Yeni solun ark kanalı
Darbe tehdidinin bu denli hissedildiği dönemde birkaç yıl sonrası için siyasi yörünge belirlemek hem zor hem de anlamsız geleceğini düşünenler olabilir.
Dolaysıyla bugün yapılması gereken; darbe tehdidini bir an önce savuşturulmak, tehdit edenlerin yargılanmasını öncelikli bir talep olarak öne sürülmesi makul görülebilir.
Ancak darbe tehdidinin beslendiği ortama bakıldığındaysa; yürütülen kirli bir savaş, vesayetçi bir demokrasinin demokratik açılımlara karşı direnişi ve bütün bu gerici direnişi güçlendirmeye çalışan CHP ve MHP’nin izlediği siyaset ile kuşatılmaya çalışılan bir ortamda yalnızca darbe karşıtı bir kampanyayla uzun süre mücadele yapılması yeterli olmadığı görülür.
Darbecilerin yargılanması ancak darbe yapmaya çalışanları geçici bir süre öteler ve darbeciler bir sonraki darbe için daha hazırlıklı olmaları için zaman kazanırlar.
Oysa darbecilere karşı kampanyanın savaş karşıtı kampanyalarla ilişkilendirilmesi hem darbecileri ebediyen toprağa gömer hem de demokratik kazanımların önünü açar.
Gerçek solun büyüyeceği ark kanalını savaş ve barış kutuplaşması içinde açıldığı görülmelidir.
Bir tarafta savaşın yarattığı acıyı, yıkımı gören ve buna karşı bir an önce barış çığlığını yükselten Kürt halkı ve siyasi öncüleri var diğer taraftan bu savaşın devamını isteyen, buradan devletin geleneksel siyasetini güçlendirmeye çalışan savaş siyasetini öne sürenler var.
Savaş siyaseti ile de yetinmeyip Dersim’de Kemalist jenosidinin aynısını bugün Kürt halkına reva gören CHP ve MHP gibi partilerin varlığı söz konusu.
Hayatım boyunca lanetle anacağım bu siyasi ortamda öncelikli olarak hükümete karşı bir mücadeleyi öne sürmek bu jenosit gelenekle yan yana düşmeme neden olacaktır.
Hükümetin de liberal ve solculukla da alakası olmadığını biliyorum. Sanırım herkes de bunun farkında. Sorunu hükümetin mi yanında yer almak veya hükümete karşı olmak olarak ortaya koyup siyaset belirlemek hem kolaycılık hem de sorunu tespit etmekten uzak bir tutumdur.
İktidar bir şeyin başlangıcı değil sonucudur.
AK Parti’nin iktidar süreci solun solculuk yap(a)madığı bir dönemde kendini var etti. 28 Şubat darbesine karşı halkın yüzünü döndüğü bir parti olarak iktidara geldiğinde solun demokrasi özlemlerini geniş halk kitlelerine anlata bildiği için iktidarını pekiştirmiştir.
Bu sürecin en önemli aktörü halk olduğu unutulmamalıdır.
Çünkü yıllardır demokrasi ve barış özlemi halkın dinleyeceği kulağını kabarttığı temel konular olmuştu. Yani AK Parti bunu gördü ve kendini dinleyen bir kitlenin varlığını görerek siyasetini belirledi.
Sol da artık bu süreci fark etmelidir.
Şimdiye değin Kürt sorunu, demokratikleşme, darbeler, sömürü, kadın sorunu gibi pek çok konu sol kendi aurasında tartışır ola gelmişti. Oysa 28 Şubattan beri geniş halk kitlesi barış ve demokrasi konusunu her evde çoktan tartışır olmuştu.
Yeni ve gerçek sol bunun farkında olarak siyasetini kurgulamalıdır. Geniş kitleler barış ve demokrasi yanlısı solu dinlemek için dünden daha hazır beklemekte. Sorun geniş kitlelerin karşısına doğru taleplerle çıkabilmekte düğümleniyor. Bunu ancak barışı ve demokrasiyi ve savunarak yapılabilinir.
Bu iki temel konuda alınan net tutum hükümet ile çatmayı da sağlar. Çünkü Ak Parti demokrasiyi ve barışı bir avuç sermaye için istemekte. Oysa biz milyonların çıkarına barış ve demokrasiyi savunacağız. AK Parti ile arasında böyle bir uzlaşmaz bir çizgi çizen solu hükümet yandaşlığı olarak yargılamak kimsenin hakkı olmasa gerek.
Yeni solun tırnaklarıyla açtığı bu ark kanalına; darbecilerden illallah eden, AK Parti’nin liberal siyasetinin farkında olanları hatta kendi tabanından bile, barışın her geçen gün daha acil olduğunu savunan herksi taşıyacaktır.
Yeni solun önemseyeceği, ittifak kuracağı, sırtını dayayacağı DTP bulunmaktadır. Batı da yapılan her savaş karşıtı gösteri, demokrasi eylemleri DTP ile birlikte yapılmalıdır. Bu ittifak günü birlik olmamalıdır uzun süreli olmalıdır. Kürt halkının özgürleşmesiyle ancak Türk işçi ve emekçisinin özgürleşebileceği unutulmamalıdır. Batıda Kürt işçi ve emekçisi ile birlikte hareket edildiğinde önemli sonuçlar elde edilebiliniyor. Ceylan Önkol için Taksim’de yapılan insan zinciri eylemi bu ittifakın gücünü göstermişti. On binler eylemdeydi. Barış ve demokrasi yeni solun büyüyeceği, kitleselleşeceği en temel alandır. Önemli olan yeni solun halkın karşısına derli toplu çıkabilmesidir.
Yeni solun ark kanalı
Siyasi Meseleler | 21 Kasım 2009 Cumartesi
Domuz gribi aşısı mı riskli darbecilerin tehdidi mi?
Siyasi Meseleler | 18 Kasım 2009 Çarşamba
Domuz Gribi Aşısı mı Riskli Darbecilerin Tehdidi mi?
Domuz gribi tüm dünyayı kasıp kavurduğundan beri bir risk tartışmasıdır gidiyor. Sanırım en çok tartışan bizim memleket oldu. Bunu aşı yapanların oranına baktıkça anlamak mümkün. Herkesin aklı iyice arapsaçına döndü.
Aşının yan etkileri ve çevremde kopan aşı olmama yaygaralarını dinledikçe ayağımı sürekli frende tuttum. Bir de başbakan aşı olmayacağını beyan edince ayağımı asla frenden çekmeye karar vermiştim.
Ancak bugün bir olaydan dolayı kararımdan caydım. Yeniden domuz gribinin risklerini düşündüm. Toplam aşı oranını ve bundan kaynaklanan yan etkileri olup olmadığına, oranına baktım.
Bir de İstanbul Barosu ve 46 ilin baro temsilcisi 500 aşkın avukatın, yargıdaki telekulak iddialarını Beyoğlu’nda yürüyüş yaparak protesto ettikleri olayı karşılaştırdım. Bunlar neyi protesto ediyor, diye düşünmeye başlamışken , bu yürüyüşü protesto ederek karşılayan ‘Darbeci Baro Taksim’e Hoş Geldin’ yazılı pankart çok daha ciddi bir tehdide işaret ediyordu. Yargı mensupları darbecilikle suçlanıyordu. Bu tehlikenin boyutunu düşündüğümde aşının riskleri inanın vız geldi geçti.
Önceki gün Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) seçimi yapıldı Ergenekon’un ve darbecilerin yargı ayağını temsil eden eski başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu devrilmişti.
Seçimi kaybedenlerin çok geçmeden bir iş çevireceğinden emindim.
Nitekim bugün; 12 Eylül anayasasına, 28 Şubat darbesine, 27 Nisan muhtırasına, Şemdinli bombacılarının askeri mahkemece serbest bırakılmasına ve Şemdinli savcısının görevden alınmasına, Mardin Kızıltepe`de 12 yaşındaki Uğur’a dokuz kurşun sıkıldığında, Lice’de 14 yaşındaki Ceylan bombalanıp parçalandığında, yerden gökten cephaneler fışkırdığında, Hrant vurulduğunda, darbeci Kurmay Albay Dursun çiçek ve başkanı Başbuğ suçüstü yakalandığında, Öymen ve CHP’nin Kürt halkına yeni bir Dersimi yaşatmak istemelerine ses çıkarmayanlar yürüdüler.
Ne için: yargıçlar Ergenekon şüphesiyle hâkim kararı ile dinlendiği için “Bu ülkede demokrasi yok” diye yürüyorlar. Zerre kadar inandırıcılıkları yoktu. Milyonların gözünde de… Nasıl Başbuğ’un inandırıcılığı yoksa bunların da inandırıcılığı yok.
Bu Ergenekoncuların ve darbecilerin tehdidi mi daha önemli yoksa domuz gribi aşısının riski mi, bence aklıselim herkes bu adamların çok daha tehlikeli olduğunu hemen söyleyecektir. Grip aşısının yan etkisi birkaç kişi ile sınırlı kalacaktır ama onların istediği darbe gerçekleşirse milyonlar bir anda ezilmeye çalışılacaktır. Başta Kürt halkı, ardından barış ve demokrasi talebi için mücadele edenler.
Bütün bunları düşündükten sonra en yakın sağlık ocağına gittim ve aşı olmak istediğimi söyledim. Yan etkisi var ama hiç umurumda değildi. Sonucu ne olursa olsun yaşamın daha önemli olduğuna karar verdim. Felç de geçirsem de darbecilere karşı olmak daha önemliydi. Bir yolunu bulur onlara karşı mücadeleye devam ederim. Darbe yapsalar bile tank paletlerinin önüne sürünerek de olsa çıkardım. Başbakansa darbe tehditten ziyade domuz gribi aşından daha çok korkar durumda. Oysa aşı öldürmez ama darbe öldürür hem de en kötü ölüm şekliyle öldürür. Zamanın başbakanı Menderes'i asan darbeciler olduğu unutulmamalıdır.
Tarihin çöplüğüne doğru yola koyulanlar: Sakın geri dönmeyin!
Siyasi Meseleler | 13 Kasım 2009 Cuma
Tarihin çöplüğüne doğru yola koyulanlar:
Sakın geri dönmeyin!
Gerici muhalefetin aylardır yaptığı ırkçı çığırtkanlık dünkü meclis oturumunda ayyuka çıkmıştı.
Demokratik açılımı konuşmak üzere toplanan meclisin çalışmasını engellemek için ellerinden gelen pisliği yaptılar.
Gerici muhalefet meclis kürsüsünden hükümete ve barış taraftarlarına gözdağı vermeye çalıştılar. “Dersim İsyanı’nda ‘analar ağlamasın’ dendi mi”, diye soran derin devletin has adamı Onur Öymen Kürt halkının son isyanının bildik kanlı Kemalist yöntemlerle bastırılmasını öneriyordu.
Dünkü oturumda Kürt düşmanları ve demokrasi düşmanları gözdağı verdiklerini, kazandıklarını sanmışlardı.
Ama meclisin bugünkü oturumunda çok farklı bir tablo ortaya çıktı.
Söz alan Ergenekoncu Baykal ve ırkçı Bahçeli süregelen inkârcı siyasetleri ile tehditler savursalar da barış sürecini kesemeyecekleri ortaya çıktı. Bunu kendileri de anlamış olacaklar ki CHP meclis oturumunu terk etmek zorunda kaldı, ırkçı Bahçeli ve sürüsü ile birlikte suspus içinde kaldı.
Oysa bir gün öncesinde yapmadıkları pislik kalmamıştı. Süreci baltalamak, geri adım atılması için ellerinden geleni yapmışlardı.
Meclisin bugünkü oturumda Kürt düşmanları, demokrasi düşmanları yenilmişlerdir. Kürt solunun sözcüsü Ahmet Türk ve Türk solunun sözcüsü Ufuk Uras hükümeti cesaretlendirmiştir. Hükümetin nereye kulak kabartacağını çıplak bir şekilde hükümete ve kamuoyuna sunmuşlarıdır.
Ancak gerici MHP ve CHP süreci baltalamak üzere birçok yöntem deneyeceklerdir. Türk, Kürt çatışmasını körüklemeye çalışacaklardır. Savaştan ve milliyetçilikten beslenen bu iki partiden barış sürecine katkılarını beklemek artık aptallık olur.
Parlamentoda güçlü bir şekilde dillenen barış sesi sokakta karşılığını bulmak zorunda. Bunun için Türk solu dünden daha güçlü bir şekilde sokakta var olmalı. Sorunun çözümünü parlamento sürecine bırakılmamalı.
Süreç yavaş ve uzun sürecektir. Gerici güçler her fırsatta barışın önü kesilmesi için her yolu ve fırsatı deneyeceklerdir. Sokağa çıkmaya çalışacaklardır.
Türk solu zaman kaybetmeden milliyetçiliğe ve savaş kışkırtıcılığına karşı kampanyalar örgütlemeli. Demokrasi düşmanları her yerde teşhir edilmeli. Bu gerici güçlerin işçi ve emekçi saflarına sızmaları engellenmeli. Bunu yaptığımız sürece barışa katkımız artacak ve sol güçlenecektir. Barış sürecinde hem Kürt tarafı hem de Türk solu kazanacaktır.
Kürt ve demokrasi düşmanları tarihin çöplüğüne doğru hızla yol almaktalar. Eğer sol güçlenmek istiyorsa barış sürecinin gerekliliğini halka anlatmak zorunda. Kısacası sol tarihin çöplüğüne yüzünü dönenlerin kıçına sıkı bir tekme atmalı.
Erdoğan gelip geçti Cumhuriyet Bayramı misali, diye…
Siyasi Meseleler | 02 Kasım 2009 Pazartesi
Erdoğan gelip geçti Cumhuriyet Bayramı misali, diye…
Birkaç gün önce Cumhuriyet Bayramı kutlandı. Kutlamalara devlet erkânının ve halkın belirli kesiminin katılımıyla yapıldı. Gece fener alayları eşliğinde sokaklarda geçitler düzenlendi.
Kutlamalara katılanlar coşkulu ve mutlu muydu acaba?
Bu törenleri yaklaşık kırk yıldır tanık olmak zorunda kalan biri olarak bir kez daha anlamsız ve komik buldum. Diğer ulusal nitelikteki bayramlar gibi. Ne bana bir şey katıyordu ne’de anlamlıydı.
Ulusalcılığa, milliyetçiliğe karşı olan biri olarak bu bayramları yalan dolan işi olduğunu düşünürüm. Benim dünyam ulusal sınırlarla çizilecek kadar dar değil. Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya ve onun bayramı benim için anlamlıdır. Bu bakış bende komünist olduğum için gelişti. Cumhuriyetin kuruluşunda yaşasaydım kesin cumhuriyet muhalifi olarak İstiklal Mahkemelerin birinde muhtemelen idama mahküm olurdum. Bunu açık yüreklilikle söyleyebilirim.
Ama Türkiye’de yaşayan milyonlar aynı gerekçeyle bu bayramları tasvip etmese de bu bayramları komik ve anlamsız bulduğundan şüphem yok. Bu duygunun yalnızca bende geliştiğini de söylersem Türkiye’de yaşayan milyonlara haksızlık etmiş olurum.
21 Ekim de Maxmur’dan barış elçileri geldiğinde Kürt sınırında yüzbinler karşıladı. Ardından Amed’te milyonlar sokakta barışı rüzgârına kucak aştı. Eminim ki Kürt halkı da benim gibi bu cumhuriyet kutlamalarını komik ve anlamsız buluyordur.
Savaşın olduğu yerde barış ancak gerçek bayramdır. Eğer barış kutlamalarını çok görürseniz sizin uyduruk bayramınıza herkes güler.
Hem bir bakın cumhuriyetin ilk yıllarına bayramlık seyranlık bir hava vardı da biz mi bilmiyorduk.
1920’de kurulan istiklal mahkemeleri 2000 üzerinde idam kararını istiklal mücadelesine muhalif gerekçesi bahane edilerek ve savunma hakkı tanınmadan uygulandı. 1921'de Dersim ayaklanması ve binlerce sürgün, idamlar Kemalist kadroların ilk savaş rüzgârı olarak esti.
Kürt halkı 29 kez isyan etmesine karşı halen inkâr edilmeye çalışılıyor.
Kimin yaptığı açığa çıkmamış Kubilay suikastı öne sürülerek Müslüman kesim sindirilmeye çalışıldı. Türkiye'nin her bölgesinden Nakşibendî tarikatına bağlı Müslümanlar asıldı. Bu yaklaşım, tehdit saçma bir laiklik gerekçesiyle hala devam ediyor.
Sosyalist oldukları için on beş arkadaşıyla Karadeniz’de infaz edilen Mustafa Suphi’nin katili Mustafa Kemal’in sağ kolu Topal Osman’dı. Bu sindirme Bolşevizm, sosyalizm korkusuyla yapıldı. Bunlar yalnızca 1919 – 1923 arası süreçte gerçekleşti.
Bundan sonraki süreç çok daha kanlı oldu. Cumhuriyet devrimlerine muhalif diye hemen hemen her bölgede insanlar sokakta asıldı.
Kürt halkının isyanlarının bastırılması demokratik muhalefetin sindirilmesi ve yok edilmesi için yapılan darbeler, idamlar, askeri muhtıralar, Ergenekonlar… Son otuz yıldır süren kirli savaş ve yaklaşık 40 binin üzerinde ölüm…
Cumhuriyet Bayramı kutlamasına katılanlar evet coşkusuz ve mutsuzlardı. Biraz daha ileri gideyim çok öfkeliydiler.
Genel Kurmay Başkan’ı foyası meydana çıktığı için öfkeliydi. Darbeci Albayı Dursun Çiçek’in hazırladığı “AK Parti ile Gülen’i bitirme planı” diye bilinen belgenin aslının ortaya çımasından dolayı kutlama boyunca Albay Dursun’a hayıflanıyordur.
Baykal ve Kemalist kadrolar kurduğumuz cumhuriyette yapmadığımız dalavere yapmadığımız baskı kalmadı ‘şeriatçı’ bir hükümet ve cumhurbaşkanı bize kutlama yaptırtıyor, diye için içini yiyorlardır. Irkçı Bahçeli de öfkeliydi ‘vatan hainleri’ ile yan yana gelmişti.
Kısacası devletin organları Shakspeare’in oyunlarını aratmaz oldu. Entrikalar ve pis kokular etrafı sarmaya başladı. Gerçi Shakspeare benim dünyamdan söz etmedi, bunların dünyası da bana uzak. Bayramları gibi bana uzaklar. Ben barış diyorum onlar savaşacağız diyorlar. Adamlar dağa çıkar korkarlar; aman dağda eşkıya var, derler. Adamlar dağdan barış için iner aman eşkıya dağdan indi, diye korkarlar. Bunların dünyasını anlamak zor.
Erdoğan ve ekibinin o kadar korkmasına gerek yok. Korktuğuna da pek inanmıyorum. Bir milyonun üzerinde katılımla gerçekleşen darbeci Cumhuriyet Mitinglerinden korkmayan bir başbakan savaş yanlısı yaygara koparmaya çalışan bir avuç ırkçı ve Atatürk milliyetçisinden korkacağını sanmam. Bu yaygaradan az da olsa etkileniyorudur kuşkusuz. O'da milliyetçi olduğuna göre bunu söyleyebiliriz. Kürt halkının sevicini, coşkusunu kim yadırgıyorsa beyninin bir bölümüne milliyetçilik zehiri bulaşmıştır. Bahçeli ne kadar da 'vatan haini' suçlamasında bulunsa da Erdoğan misakı-milliye sevdalısı bir milliyetçidir.
Eğer Erdoğan Kürt'lerden korkuyorsa bu halledilir. Kürt halkı bunun için yoğun çaba içinde. Yeter ki Erdoğan kime kulak kabartacağı konusunda netleşsin.
Başbakan bu zorlu barış sürecinde işçi ve emeçi muhalefetin büyümesinden korkuyorsa bu da gereksiz endişedir. Çünkü bu muhalefete önderlik edecek kadar gerçek sol henüz güçlenmemiş ve kitlesel sol bir partiyi henüz kuramamıştır. Yani Kürt açılımı devam ederse bir dönem daha AK Parti birinci olacak mecliste. Üstelik kendi milliyetçi dünya görüşünden taviz vermeden. Başbakanımızın içi rahat olsun.
Eğer Erdoğan ırkçı ve Atatürk milliyetçilerine benzediği için gerçek barışa ve gerçek bayrama sırtını dönüp Cumhuriyet Bayramı gibi uyduruk kutlamalara sarılacaksa kendi bilir.
Bize de ardından küçük bir tebessümle, bir Erdoğan gelip geçti cumhuriyet bayramı misali, diye yazmak kalır.
Darbe ekibini görevinden al sivil mahkemede yargıla
Darbe ekibini görevinden al sivil mahkemede yargıla
Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı öne sürülen ve kamuoyunda “AK Parti ile Gülen’i bitirme planı” diye bilinen belgenin aslının İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiğinde Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un foyası ortaya çıktı. Artık yalancı bir kurmay başkanımız var. Bundan sonra başkan aynı zamanda darbecileri kollayan veya darbeci özelliği ile de anılacak.
Dört buçuk ay önce Genel Kurmay kendi karargâhında komuta kademesini yanına alarak bu belgenin sahte olduğunu azarlayıcı bir dille kamuoyuna duyurmuştu. Alıştık bizim askerlerin tafralarına. Kafaları eser darbe yaparlar, insanları asarlar, basını sustururlar, partileri kapatırlar. Daha doğrusu kendi gibi düşünmeyenleri bir çırpıda temizlerler. Bir mıntıka temizliği kadar basittir onlar için.
Kurmay Albay Çiçek’in hazırladığı veya hazırlatıldığı rapor gerçek olduğu ortaya çıktıktan sonra karargâh komutanları kendilerini kurtarmak için raporun kendilerinden habersiz yazıldığını anlatmaya başladılar. Ağustos ayından Başbuğ ve ekibi askeri savcıların gerekeni yapacağını söyleyerek soruşturmanın sivil savcılar tarafından yürütülmesine karşı çıkmışlardı. Askeri savcı beklenen tavrını soruşturmaya gerek görmeden olayın üzerini örtmeye çalıştı.
Oysa şimdi her şey ayan beyan ortadadır. Başbuğ, ekibi ve askeri savcılık olayı ört bas etmeye çalıştıkları için suçludur. Ayrıca Genel Kurmay Başkanlığı tüm komuta kademeleri ile birlikte raporu soruşturmayı sivil savcılığa vermedikleri için darbe faaliyetine ortak olmuştur.
İki başlı yargı sistemi demokratik bir ülkede olmamalıdır. Askere ayrı yurttaşa ayrı bir yargı sistemi kabul edilemez. Cunta ve darbe faaliyetleri birkaç sapkın askerin işi olmadığı artık bilinmelidir. Siyasete ve topluma müdahale askeri okulların ideolojik yapılanmasından kaynaklanır. Askerin siyaset ile uğraşmasının önü alınmalıdır.
MGK kapatılmalı ve asker Savunma Bakanlığı’na bağlanmalıdır. Devlet memuru sıfatının dışında davranmaları yasal olarak engellenmelidir. Parlamento tarafından denetlenmelidir.
Öncelikle darbe faaliyetine karışan, örtbas etmeye çalışan tüm rütbeliler sivil mahkemede yargılanmalıdır. Bu adım artık atılmalıdır. Çünkü darbe faaliyeti belgenin aslıyla sabitlenmiştir. Erdoğan, Başbuğ’u ve diğer komuta kademesini görevinden alıp sivil mahkemeye çıkartılmalıdır. Bunlar yapıldığında demokrasi yolunda ilerleme olanağı sağlanacak ve geçmiş tüm darbecilerden de hesap sormanın yolu açılmış olacaktır.
HEPİMİZ KÜRDÜZ!
HEPİMİZ KÜRDÜZ!
Mucizevî bir gelişme olmazsa iki gün sonra pazartesi 31 Ağustos 2009’da AK Parti hükümetinin içişleri bakanı Beşir Atalay barış projesini açıklayacak. Yani 1 Eylül Dünya barış Günü’nden bir gün önce. Seçilen gün tesadüfî olmadığı yeterince açık. İnce hesapların döndüğü aşikâr. Yinede olumsuz bir açıklama olmayacaktır. Ertesi gün birçok büyükşehirde barış kutlamaları düzenlenecek. Hükümet beklentileri boşa çıkaracak bir açıklama yapması durumunda bu kutlamaların protestoya dönüşmesi söz konusu. Bunu hükümetin göze alması zor bir ihtimal.
Kürt halkı önceden olduğu gibi barış gününe kitlesel katılacaktır. İlk defa hükümetin Kürt halkını resmen tanımasından dolayı kutlamalarda coşku ve zafer hâkim olacaktır. Ancak hükümetin açıklayacağı projenin kalıcı ve sınırlandırıcı çözüm sunmasını beklemek büyük bir yanılgıdır. Birkaç madde de anayasal değişikler, eğitim alanında ve yerleşim bölgelerinin isimlerinin değişimi gibi kısmi açılımlar beklenmelidir. Siyasal açılımların ancak bu süreçten sonraki duruma göre atılacak adımlar olarak masanın gözünde bekleyecektir. Bunu Öcalan’ın barış projesi için hazırladığı yol haritasının geciktirilmesi ve muhatap tartışmalarından anlamak olası.
Her halükarda bir barış masası oluşturulmuştur. İyi veya kötü. Solun geneli bu sürece kuşkuyla yaklaşmaktadır. Solun bir kısmı hükümetin din hassasiyeti olan bir gelenekten gelmesinden dolayı şeriatçı olduğu düşünülüyor ve de getirilen bu projenin yalnızca hükümete yarayacağını kanısı hâkim. Solun bir diğer kısmı da projenin Amerika’da hazırlandığını dolaysıyla proje muhataplarının hiçbir katkı ve zorlamasının olmadığını söyleyerek sürece kuşkuyla yaklaşmaktadır. Oysa Kürt sorunu yaklaşık 100 yıla yakın yayılmış yaşanan canlı bir sorundur. Kürt halkının dört ayrı bölgeye ayrılması, hâkim ülkelerin egemenliği altında tutulması, Kürt halkı tarafından onaylanmadığı gibi bu bölünmüşlüğe karşı verdikleri mücadele kahramanlıklarıyla doludur. Güneyde bu sorun önce Saddam rejimine karşı belli kazanımlar elde etmiş ardından Amerika’nın Irak işgali ile kazanımlarını kalıcı hale dönüştürmüşlerdir. Türk solu her şeyin müsebbibi olarak Amerika’yı gördüğünden bu tarihsel mücadeleyi görmemezlikten geliyor. Dolaysıyla süreci Amerikan oyunu yaftasını yapıştırıp barış sürecine uzak duruyor. Sol yaşadığı coğrafyayı siyasi açıdan tahlil ederken hala kendi geleneğinin şablonlarıyla bakmaktadır soruna. Ya üçüncü dünya ideolojileri ya da Stalinsi ideolojik kalıpların uzantısı olan milliyetçi, sosyal şoven bakış açısı.
Masanın bir tarafından sermayenin gözdesi AK Parti var. Devlet partisi CHP ve ırkçı parti MHP Kürt sorununu inkârcı yaklaşmalarına karşın masanın dışında gözükmektedirler. Masanın diğer tarafında Kürt hareketinin legal temsilcisi DTP var. DTP başkanı Ahmet Türk, Kürt hareketinin temsilcisinin yalnızca kendileri olmadığını Abdullah Öcalan’ında olduğunu söylemektedir. Böylelikle asıl muhatabın adresi gösterilmiş oluyor. Belli ki Hükümet kendine buyruk davranmayacaktır. Yerel seçimlerde hükümet Kürt bölgelerindeki yenilgiyi unutmamıştır. Aynı yenilginin batıya kayması uzak bir ihtimal değildir. Toplumda bir barış umudu yaratılmıştır ve bu beklentiye yanıt üretilmek zorundadır. İçişleri bakanı her ne kadar partiler ve sivil toplum örgütleri ile istişarelerde bulunsa da masa da yalnız kalmıştır. Gelinen bu noktadan geri adım söz konusu değildir. Savaşacak güç olsa, harcanacak para olsa bu kirli savaş devam ederdi. Ne takat ne’de akçe kalmıştır. Bu kirli savaşın pisliği Ergenekon soruşturmasıyla açığa çıkmıştı.
Anlaşılan hükümet bu ayın son günü barış sürecini resmen başlatıp yasal yükümlülüklerini bir takvim ile belirleyecek. Bu barış sürecinde hükümet tarafı güçlü olursa Kürt hareketinin kazanımları sınırlı kalacaktır. Batıda barış sürecini kendi lütfuleri olarak sunmaya çalışılacaktır. Böylelikle demokratik muhalefetin önü de kesilmiş olacağı düşünülüyor.CHP ve MHP bu projeye karşı çıkarlarken Kürt hareketine karşı hükümetin elini güçlendiriyor. Hükümet pazarlık masasında Kürt temsilcilerine karşı muhalefeti göstererek atabileceği adımları savsaklamak isteyecektir. Çünkü Kürt hareketini belirleyen dinamik örgütlü ve kararlı emekçi halktır. 40 bin insan öldü derken bunun 35 bini Kürt emekçi çocukları olduğu unutulmamalıdır. Kürt sorunu parlamenter mücadeleyle kendini açığa çıkarmadığını anımsatmakta yarar var sanırım. Barış sürecinde hükümet böyle bir devrimci dinamikle karşı karşıyadır. Atılacak adımı ona göre atacaktır.
Kendini ezilenin yanında, demokrasinin ve adaletin yanında gören herkes ama herkes vicdanının sesini dinlemelidir. 40 bin insanın öldüğü, 18 bin faili meçhul cinayetin işlendiği, 500 milyar doların harcandığı ve binlerce köyün boşaltıldığı bir dönem yaşadık. Bunun yanında 28 Şubat post modern darbe ve üç askeri darbe girişimi. Hala yürürlükte olan 80 darbesinin anayasası. Barış süreci herkes için bir fırsattır. Türk solu eğer siyasi bir güç olmak istiyorsa ezen ulusun işçi ve emekçilerinin desteğini alabileceği koşullar oluşmuştur. Sol kendini zihinleri açık kitleye barışı neden istediğini anlatmalıdır. Milliyetçiliğe sarılarak barışa burun kıvırmakla anlatılmaz. Bütün miliyetçi argümanlara dışlanmalıdır. Barışa en iyi destek ezen ulusun işçilerinin ve emekçilerinin Türk milliyetçiliğinden uzak durmasını sağlamaktır. Kürt halkının her talebi Türk milliyetçiliğine inen bir darbedir. Ezen ulusun solcuları her zaman sınıf mücadelesini temel alır. İşçi devleti için mücadele eder. Farklı ulusun işçilerini ve emekçilerini bir burjuva devlette bir araya tutmanın şoven bir milliyetçilik olduğunu bilirler. Ezilen ulusun her demokratik başkaldırısı halılık içerir ve ezen ulusun işçi sınıfının önünü açar. Yani sınıf mücadelesini körükler. Sol bunu göremiyor. Sanki Kürt hareketi işçi sınıfının önünde engel gibi agılanııyor.
Solun görevi hükümetin barış projesine karşı çıkmak değil bu projeyi ileri taşımak görevi olmalıdır. Demokrasi mücadelesinde yer almak isteniyorsa demokrasi mücadelesinin en ön saflarında yer almalılar. Bunun adı bir gün başörtüsü yasağına karşı çıkmak olur, bir diğer gün Ergenekon soruşturmasının karartılmasına karşı çıkmak olur. Nasıl Hrant Dink cinayeti protesto edildiyse, Darbeye Karşı 70 Milyon Adım kampanyalarında bulunulduysa bu barışın sürecinin de takipçisi olmalıyız. Kürtlerin taleplerine koşul getirmeden desteklemeliyiz. Nasıl biz kendimizi yönetmek için siyasal araçlarımızı kullanıyorsak onlar içinde istemeliyiz. Eğer ayrılmak isterlerse onun da güvence altına alınması için mücadele etmeliyiz. Her halkın ve bireyin kendini yönetme hakkı olduğu unutulmamalıdır. Özgürlük herkesindir ve dilediği gibi kullanır. Bizler; demokratlar ve sosyalistler özgürlüğün yanında olmalıyız. Yeni bir dünya ancak özgürlüklerin kazanılmasıyla kurulacaktır. 1 Eylül Dünya Barış Günü'ne katılarak barışın güçlü sesi olalım.Kürt haklını gücüne güç katalım.
Filistin halkına koşulsuz destek!
Siyasi Meseleler | 01 Kasım 2009 Pazar
Filistin halkına koşulsuz destek!
Filistin sorunu bilineceği üzere eski sömürgeciliğin bir uzantısı olarak günümüze taşınmış bir sorundur. Yakın tarih bakıldığında 1967 İsrail’in işgali, Y.Arafat’ın liderliğinde 1993 Oslo antlaşması ardından 2000 yılında İkinci İntifa sonucunda Filistin bölgeleri bölünerek güvenlik ve siyasi yönetimler El Fetih, Hamas ve İsrail arasında bir uzlaşmayla paylaşılır. Nihayetinde M. Abbbas’ın liderliğinde Annapolis antlaşmasıdır. Tüm çözüm önerilerinin bugünden bakıldığından hiçbiri çözüm üretmediği gibi sorunu derinleştirmiştir.
Filistin sorunu öncelikle bir ulusal sorundur. Ulusların serf determinasyon hakkını kullanacak olan da ezilen halkın siyasi önderlerdir. İsterlerse ayrılmadan isterlerse birleşmeden yana tavır koyarlar. Ortadoğu karmaşık bir siyasi coğrafya olduğu bilinen bir gerçektir. Dolaysıyla Filistin sorununa müdahil yalnızca İsrail ve Filistin’in siyasi önderleri ile sınırlı değildir. Amerika, Ürdün, Mısır, Suriye, Lübnan ve dolaylı da olsa Türkiye, İran Filistin sorunun hakkında hamasilikleri söz konusudur. Bu denli müdahil ülkelerin bulunmasının temel nedeni de Ortadoğu üzerinde siyasi hâkimiyet yatmaktadır. Dünya ekonomisinin enerji kaynağının yaklaşık yarısından fazlası bu coğrafyada bulunması sanırım Filistin sorunun çevre ülkeler üzerinde iştah kabartan bir olgudur. Sorunun bu kadar tarafı olması günümüzün devletler sisteminin yapısından kaynaklanır. Bu yapıda Filistin sorunu bir başka dillendirmeyle ulusal sorunun çözümü olanaksız mıdır? Bence ulusal sorun modernleşme süreciyle başlar ve modernleşme sürecinde de çözümü olanaklıdır. Kıbrıs ve Kürt sorunu da buna dâhildir. Ancak Kıbrıs sorununda eleştiri söz konusudur. Çünkü bir iktidar vardır ve bu iktidarın Kıbrıs Türk kesiminde emekçi halkın çıkarları doğrultusundaki uygulamalarının denetlenmesi gerekir. Bu bakış açısı Rum kesimi için de geçerlidir. Filistin'de de işgal öncesi Hamas iktidarının eleştirilmesinin doğallığı gibi. Hamas iktidarı Filistin emekçi sınıfına karşı dayattığı ezme- ezilme ilişkisi eleştirilmesi gerekir. Bu hak emekçi sınıflarının çıkarlarının evrensel düzeyde ortak olmasından kaynaklanır. İşgal söz konusu olmadığında veya ulusal mücadele sonucunda belirli yönetimsel kazanım söz konusu olduğunda eleştiri doğaldır. Ancak işgal sürecinde eleştiri saklı tutulması gereken bir olgudur.
Ulusal örgütlenmenin ulusların gerçek özgürlüğü için yeterli olmadığını savlayan ve de gerçek özgürlüğün ulusun bileşenlerinin bir parçası olan ezilen sınıfların siyasi iktidarı olduğunu dolaysıyla nihaiyi olarak bütün ulusların ezilen sınıflarının belirleyici olduğu evrensel siyasi örgütlenme modelini gerçek bir çözüm olarak sunan her öneri de bugünden bu soruna doğru perspektifte yaklaşmalıdır. Oysa kendini sol muhalif kulvarda konumlandıran birçok siyasi gelenek ulusal sorun karşısında ideolojik yaklaşırlar. Ulusal sorunu toplumsal alt-üst oluşun bir parçası, bir ittifakı olarak görmelerine karşın yine de ulusal mücadelenin önderliklerine yaklaşımlarında kendi sübjektif bakışları belirleyicidir. Dolaysıyla ulusal mücadelenin desteklenmesi birçok koşula bağlanır. Sonuç olarak ulusal uyanışlar ya gönülsüz ya da koşullara bağlanarak desteklenir. Oysa ulusal mücadelenin siyasi içeriği hiç de önemli değildir. Filistin’e bakıldığında El- Fetih önderliğinin zayıflaması Hamas’ın önderlik sürecinde belirleyici oluşu bugünün sol muhalefeti tarafından kuşkuyla karşılanır. Sonuç olarak her kuşku bir gevşekliği, yavaşlamayı hatta yaşanan sürece seyirci kalmayı beraberinde getirir.
Filistin toprakları dışında başka ülkelerde yaşayan, orada muhalefet içinde mücadele eden her hangi bir kimse Filistin’deki mücadeleye, önderliğe burun kıvırması kabul edilemez. Eğer kuşkuyla yaklaşıyorsa siyasi açıdan kendi ülkesindeki hâkim unsurlar ile birlikte yan yana durmaktan kendini koruyamaz. Bu Türkiye’deki solcular için de geçerlidir. Türkiye kendi içinde yaşadığı Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu ve Filistin sorununa yaklaşımında bugünün devletler sitemi içinde kendi hâkim sınıfların ihtiyacına dönük siyaset yürütmektedir. Sol bu siyasetin dışında olmalıdır. Kendi evrensel değerleri ve ülküleri ekseninde soruna yaklaşmalıdır. Solun öncelikli hedefi yaşadığı ülkede varolan siyasi yapının özgürlükçü temelde yeniden inşası ve ezilen sınıfların söz hakkını savunmak, bu doğrultuda siyaset geliştirmektir. Dolaysıyla hâkim sınıfın zayıflatılması önceliklidir. Oysa sol Filistin’de ulusal önderliği eline geçirmiş Hamas’a burun kıvırmakta ve İsrail’in işgal politikalarına yeterince karşı çıkmamaktadır. Buna neden olan en önemli olgu solun Stalinciliği ve İslami kesme bakış açısında yatar. Oysa sol bu iki zehirli bakış açısını kırabilirdi ulusal soruna yeter ki doğru bakmayı becerse. Kürt sorununa doğru yaklaşabilseydi. Filistin’den yalnızca İsrail’in defolmasını değil diğer ülkelerinde defolmalarını istemeliyiz. İsrail işgali üzerinden yürütülen Ortadoğu pazarlıklarını göz önüne sermeliyiz. Ne AKP hükümeti güçlenmeli ne’de Kemalistler.
Kürt sorunun çözümünde sınıfta kalan sol bence Filistin sorununda da sınıfta kalmıştır. İşgale karşı çıkmak söz ile olunmuyor. Koşulsuz destek siyaseti ve eylemlikleriyle bunu göstermek gerekir. Ben Türkiye’de solu sokakta göremedim ya göreniniz oldu mu?
Yaşasın Filistin halkının direnişi yaşasın bağımsız Filistin devleti!
Not: Bu yazıyı yazıp yayımlanmasının ardından birkaç bin sol kişi Taksim'de İsrail'i protesto gösterisinde bulundu. Dindar ve radikal İslami kesim günlerce yüz binleri sokağa döktü. Türkiye'de yaklaşık yirmi milyon kişinin kendini solda gördüğünü düşünürsek durumun iç karartıcılığını kavrarız sanırım.
Nazım Hikmet Ran’ın naşını Türkiye’ye CHP getirseydi karşı çıkardım.
Nazım Hikmet Ran’ın naşını Türkiye’ye CHP getirseydi karşı çıkardım.
1994 yılında Moskova’da bulunuyordum ve de Nazım Hikmet'in naşının Türkiye’ye getirilme kampanyasına karşı çıkıyordum. Sanırım bu kampanyayı başlatan Nazım Hikmet Vakfı olmuştu. O yıl Çiller dönemi yaşanıyordu. Milliyetçiliğin ve derin devletin işbaşında olduğu dönemdi.
Ben de birkaç aylığına Gürcistan üzerinden Moskova’ya gitmiştim. Bir öğrenci evinde konuk ediliyordum. N. Hikmet’in 34. ölüm yıl dönümü için çeşitli üniversitelerden katılım sağlamak üzere harekete geçmiştim. Son olarak da Moskova’daki Nazım Hikmet Vakfına gittik. 3 Haziranda birkaç Türk ve Kürt arkadaş ile birlikte mezarın başındaydık. Davetimize Nazım Hikmet Vakfından yaklaşık 25 bayan katıldı. Üniversitelerden de birkaç kişi katıldı. N. Hikmet’in eşi Vera ve bir de Nazımın arkadaşı Türkolog bayan geldi. Onları görünce çok sevinmiştim. Ben de günün anlamına uygun bir metin hazırlamıştım. Metinin içeriği Nazım’ın kişiliği ve şairliğine ilişkindi. Ayrıca Nazım’ın naşının Türkiye’ye getirilmemesi ve o’nun bir dünya vatandaşı olduğuna vurgu yapıyordu. Metin Türkolog bayan tarafından anında Rusçaya çevrilmişti. O günlerdeki düşüncemi besleyen şey sanırım Türkiye’deki siyasi ortamdı.
Bugünlerde siyasi iktidar Nazım’ın vatandaşlığının iadesini kabul etti. Sanırım yakında da mezarının getirileceği konusunda girişimlere başlanacak. Bu kararları duyduğumda sevindim. Yalnızca Nazım’ı düşündüğümden dolayı değil. Türkiye’de bu sürecin demokrasinin güçlendirilmesi olarak değerlendirdiğimden sevindim. Pek tabii sırada Yılmaz Güney ve Saidi Nurs-i içinde beklentilerimi canlı tutarak.
!994 yılındaki hükümetle bugünkü hükümetti değerlendirdiğimde ne kadar fark olduğunu inkâr etmem olanaksız. O gün kelle koparanlar, faili meçhul cinayetlerin sorumluları bugün cezaevinde, O gün milliyetçiliği, savaş kışkırtıcılığını gündeminden düşürmeyen siyasiler ya silindiler ya da Ergenekon tutuklularının avukatlığına soyunmuşlar. O gün Kürt kimliği inkâr ediliyordu bugün Kürtçe televizyon kanalı devlet tarafından yayımda. Bu arada Kütçe televizyon kanalını köy koruculuğuna benzetenler eğer Kürt mücadelesinin içinden biri dillendirirse haklı bulurum. Ancak ben Kürt değilim ve ezen bir ulusu aydınıyım dolaysıyla bu açılımın Kürt halkının mücadelesi sonucunda devletin vermek zorunda kaldığının bilincindeyim ve hoş karşılarım ama yeterli bulmam. Kürtlerin kendi televizyon yayın hakkını savunurum. Yurt dışından yapılan yayınların engellenmemesini, yasaklanmamasını ve barışı isterim.
Bütün bunları değerlendirdiğimde Nazım Hikmet’in vatandaşlığının iadesini geç kalınmış ama sevindirici olarak karşılarım. Demokrasinin kazanımı olarak görürüm. Umarım diğerleri için de bu süreç yaşanır. Milliyetçilik adına getirilmediğinden dolayı bu kararı alkışlıyorum.
Komşuda pişer bize de düşer.
Komşuda pişer bize de düşer.
2008 Aralık ayının ilk haftası komşumuz Yunanistan'da başlayan kitle eylemleri dikkatle okunmalıdır. Bu süreci en dikkatle okuması gerekenler kapitalizm karşıtları, siyasi önderler, entelektüeller ve sivil toplum örgütleridir. Yunanistan süreci dünyaya hükmeden neo-liberalizmin geniş halk kesimlerince iflasının ilanıdır. Yalnızca bir gencin polis kurşunuyla katledilmesi sonucu ortaya çıkan tepki ile sınırlı değildir. Yunanistan işçi sınıfının genel grevle sürece müdahalesi de işçi sınıfının önemini bir kez daha ortaya koyuyor.
Türkiye de durum ne? Yıllardır süre gelen siyasi ortamda sosyal tarafların çok hareketli olduğu görülür.(Görmek isteyenler için pek tabi.) Kürt sorunun geldiği bu nokta sanırım sosyal tarafların bir yanını ortaya koyar. Kürt yoksul köylüsünün ısrarla sürdürdüğü siyasi mücadelesi bunun kanıtıdır. Türkiye’nin batıdaki durumunu özetlersek: H.Drink cinayeti sonucu oluşan sivil inisiyatif, Ergenekon süreci sonucundaki sivil uyanış bize umut verdiğini söylemeliyim.
Türkiye’de Kürt hareketini yalnız bırakan en önemli etkenlerin başında siyasetin merkezine laik-anti laik çatışması ve Türk milliyetçiliğinin oturtulmasında yatar.. Milliyetçilik Türk işçi sınıfını özelleştirmeler sürecinde yenilgiye uğratmıştır. İşçi sendikalarının önderliği estirilen milliyetçi rüzgâra karşı direnememiş ve milliyetçiliğe boyun eğmiştir. Sendikalara siyasi baskı gücü oluşturacak olan siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinin belirleyici kesimi de laik ve milliyetçi süreçten etkilenmişlerdir. Durumun acıklı yanı budur. Ancak, yeni dönemde memur sendikalarından KESK, yasal grev yapma özgürlüğünün getirdiği güven ile birlikte genel işçi sınıfı üzerinde olumlu etki yaratabilir. Türk işçi sınıfının bu yenilgi havasından çıkmasına katkıda bulunabilir. İşçi sınıfına bu süreçte cesaret verecek unsur tüm dünyada olduğu gibi küreselleşme karşıtlarının sosyal bileşenleri olduğunu da gözden kaçırmamalıyız. Biz bunu H.Drink cenaze töreninde, genel seçimlerde ve Ergenekon sürecinde yaşadık. Siyasi açıdan doğuda yoksul Kürt halkı siyasileşmesinin doruğunu yaşamaktadır.
Sorun batıdaki sosyal bileşenleri harekete geçirmekte yatıyor. Öncelikle küreselleşme karşıtı guruplar desteklenmelidir. Bütün sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler bu sürece kendilerini adapte etmeliler. Kürt hareketinin bütün unsurlarını batıdaki mücadele içinde görmemiz gerekir, buna Türk siyasisi ve entelektüeli de açık olmadır.
Türk solunun en yakın dönemde işçi hareketine verdiği zarara bir örnek olarak Pektim özelleştirilmesine değinmek isterim. Pektim fabrikalarında örgütlü sendika Petrol-iş sendikasıdır. Genel başkanı ve birçok sendika şube başkanları ya EMEP ya da ÖDP’lidirler. Sendikal önderlik yaklaşık yirmi yıldır sosyalistlerin elindedir.
Özelleştirme öncesinde devlete kafa tutan bu sendikalar yeni Azeri patronlarına karşı gıkları çıkmıyor. Bundan önceki süreçte, sendika milliyetçi temelde yürüttüğü özelleştirmeye karşı mücadelesi ile sınıf hareketinde bir üne sahipti. Özelleştirmeye karşı 'milli servet', 'devletin malı', 'milli güvenlik sorunu' gibi ifadelerle sınıf ayırımını örten perspektifte mücadelesini yürütmüştü. TV ekranlarına verdikleri reklâmları bir anımsayın. Gerici içerikli altın liralar kullanılarak oluşturulmaya çalışılan reklâmı. Bu mücadele perspektifine bakan bir uyanık işçi bu mücadelenin yenilgiyle sonuçlanacağını ilk başta görebilirdi ve görmüştür de.
Bu mücadele sürecinde sendikanın ağzına bir kere de olsa grev sözü alınmamıştır. Çünkü grev bu iş kolunun güvenliği açısından yasakmış. Ne zaman grev icazete mecbur oldu. Buna inanan sosyalist bir sendika önderini düşündükçe de akıl tutulması yaşadığımı söylemeliyim. SEKA direnişi oldu bu muhterem sosyalist sendika önderleri Pektim işçisini greve destek için otobüsle taşımaktan başka şey yapmadılar. Tamam taşıyın da SEKA işçisinin istediği destek Pektim işçilerinin kendi işyerlerinde yapacakları grev idi. Ne zaman Petkim özelleştirmesi gündeme gelse veya her hangi bir büyük gösteri olsa Petkim işçisi oradaydı. Bu kadar militan bir sendikaydı da neden özelleştirmeye grev ile yanıt vermeden kıçüstü oturdu. Yunanistan da işçiler nasıl eylemlere destek için grev yapıyorlarsa Petrol-iş de grev yapmalıydı. Bizim işçi önderlerini yönlendirebilecek sosyalist partiler ÖDP, EMEP ve diğerleri ne demeli? Türkiye de sosyalist önderlik, sosyal demokrat önderlik beyin travması yaşayan bir hastadan farksız. 90'lı yılların başından beri sürekli yenilgi yaşayan Türk işçi sınıfı üzerinde sosyalist partilerin payı azımsanmayacak kadar etkin oldu. Aslında Türkiye'de neo-liberal siyasete yenilenler Türk soludur, Türk işçi sınıfı değildir. Sosyalist sol kitleselleşememesini sürekli sözde sosyalist ülkelerin yıkılmasına bağlaması külleyen yalandır.
Bence bu hastalıklı Türk solu yataktan kalkmamalı ölüme terk edilmelidir. ( Türkiye'de yaklaşan yerel seçimlerde dahi bu anlayışlarla yan yana durmamak gerekir. Hastalıklı solcularla yürütülecek birliktelikten yüzlerce kez daha iyidir Kürt siyasileri ile ortaklık veya ittifaklık çabaları. Bu Türk ve Kürt halklar arsındaki dostluğu geliştirebileceği gibi aynı zamanda da siyaset yapma kanallarını da açacaktır. Unutmayalım ki büyük kentlerin varoşları Kürt işçiler ile doludur.)
Benim önerim küreselleşme karşıtlarının içinde yer almak en önemli seçeneğimiz. Önümüzde başka seçenek yok. Ha! Yunanistan’da olanlar bizde olursa sevinmeliyiz ve eylemleri desteklemeliyiz. Gücümüz ölçüsünde de yaygınlaştırıp işçileri ve emekçileri katmalıyız. Yunanistan’daki gibi. Sonuç devrim olmasın hiç önemli değil ama kitleler siyasileşecektir ve bu ekonomik kriz karsısında kazanımlarını koruyabilecektir. Sözün kısası maçın tek rauntluk olmadığını herkes bilmelidir.
Ergenekoncular kafeste Baykal ve Bahçeli dışarıda!
Ergenekoncular kafeste Baykal ve Bahçeli dışarıda!
Ergenekon’da onuncu dalgayı yaşadık. Başta Sami Kanatoğlu olmak üzere birçok tanınmış sima gözaltına alındı. Sami Kanatoğlu 28 Şubat mimarlarından olarak biliniyordu. Hemen ardından da Susurluk sanıklarından polis şefi İbrahim Şahin Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınmasının ardından İstanbul’daki evi arandı ve krokiler bulundu. Krokiler, Ankara’nın birçok yerini gösteriyordu. En dikkat çeken Gölbaşı birçok faili meçhul cinayete kurban gidenlerin bulunduğu yer olarak da bilinir. Krokilerin gösterdiği yerler de yapılan kazılar sonucunda bolca cephane bulundu. Bu silahların Susurluk sürecinde bulunamayan silahlar olduğu tahmin ediliyor.
Susurluk soruşturması meclise taşındığında bir komisyon oluşturulmuştu. Komisyon üyelerinden Fikri Sağlar ve Mehmet Elkalkmış’ın çabası ve sabrıyla Susurlukla gündeme gelen derin devletin tarihçesi gün yüzüne çıkarılmıştı. Susurluğun kaynağının 1950’lerde Türkiye’nin NATO üyeliğiyle oluşturulmuş kontur-gerilla olduğunu TBMM Susurluk Komisyonu iki milletvekilinden tüm Türkiye duydu. Gerçi 1977 1 Mayıs katliamı sonrası B. Ecevit’in o dönem cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk’e yazdığı mektup belirtilmişti. 50’li yıllardan beri çeşitli sol ve sağ siyasi gelenekler bu iddiayı sürekli gündemlerinde tutmalarına karşı sonuç alınamamıştı. Fikri sağlar, Susurluk- Ergenekon ve devlet ilişkisine örnek olarak DGM'nin 6 numaralı kararı ile devletin çete kurduğu ortaya çıktığını söyler. F. Sağlar Ergenekon örgütünü 28 Şubat post modern askeri darbenin ardından emekli devlet görevleri tarafından kurulduğu tespitinde bulunur. Susurluk sanıklarını da devletin içinde aktif görev yapan memurlar olarak belirtir. 90’lı yıllardan beri faili meçhul cinayetlerin sorumluları bu görevliler olarak gösterilir. İbrahim Şahin Susurluk sanığı olarak yargılanmış ama dönemin cumhurbaşkanı Necdet Sezer tarafından af edilmişti.
Bilindiği üzere kontur-gerilla iki kutuplu emperyalist dönemde yaşanan siyasi çekişmenin bir sonucu olarak kurulmuştu. Türkiye'de 50'lili yıllardan beri işlenen siyasi cinayetlerden, Kıbrıs’ta Denktaş'ın valilik yaptığı dönem de içinde olmak üzere işlenen cinayetlerden, sorumlu tutulmaktadır. Başta İngiltere, Fransa, Yunanistan ve İspanya bu tür örgütlenmelerden arınmayı başarmıştı. Ancak Türkiye yaşadığı Kürt sorunu nedeniyle bu örgütlenme tavsiye edilmemiş hatta desteklenmiştir. Tavsiye sürecini uluslararası sermayenin ve siyasi rekabetin ortadan kalması sonucunda gerçekleştiği öne sürülse de en önemli etkenin tavsiye sürecini yaşayan ülkelerdeki gelişen siyasi ortam olduğunu belirtmek isterim. Türkiye bu tavsiye sürecini 1980 askeri darbesinin ardından gelişen Kürt hareketi ve demokrasi güçleri tarafından verilen ısrarlı mücadele sonucunda geç de olsa yaşamaktadır. Bu sürece dindar kemsin de yoğun desteğini de görmek gerekir. Süreci yalnızca Kürt hareketine ve sol siyasi güçlere mal etmeye çalışırsak dindar partiler haksızlık etmiş oluruz. Yaşanan bu süreci üstünkörün bir şekilde sermaye ve ‘İslami- sermaye’ arasında uzlaşma olarak sınıf analiziyle yorumlamak sığ bir yaklaşımdır. Bu bakış açısına sahip olanlarında siyasi sahnede hiçbir varlık göstermemesine de şaşırmamak gerekir.
Bugün her şey dünden daha berrak ortadadır. Öyle bir sürece geldik ki artık Ergenekon sanıklarını sahiplenmek, zımnen de olsa arka çıkmak siyasi suçtur. Susurluk sanığı olarak yargılananları af edenler suçludur, Kürtlere karşı kurulan yasal örgütlenmelere izin veren liderler sorumludur, AKP’yi şeriatçı olarak mahkûm etmek isteyenler suçludur, ‘Laiklik elden gidiyor’, diye çığırtanlar suçludur, Ergenekon soruşturması yürüten savcılara şarlayanlar suçludur. 28 Şubat’ı tezgâhlayanlar, destekleyenler ve sahiplenenler suçludur. Bunlar ister sosyalist, ister Kemalist, ister ulusalcı ister milliyetçi olsunlar hepsi suçludur. Bu yapılanları vicdanlarıyla destekleyenler de genç insanları telle boğan canilerin, Çorum, Sivas başta olmak üzere birçok katliamın dolaylı da olsa suç ortaklarıdır. Çünkü hepsi birbirini beslemiştir. Ergenekon sanıklarının avukatlığına soyunanlar da suç işlemişlerdir.
Bir devlet partisi olması, 1923’den 1950 yılına kadarki döneme baktığımız da CHP’nin sicili pek iç açıcı olmadığı görülür. Takrir-i sükûn, Tevhidi Tedrisat kanunun çıkarılmasında, Kürt isyanlarının bastırılmasındaki ağırlığı ve Rize'de Kılı kıyafet 'devrimine' ve diğer 'devrimlere' karşı çıktığı suçlamasıyla 8 kişinin idam edilmesinden sorumludur. Uzun uzun CHP tarihinden söz etmek istemiyorum yalnızca 90’lı yıllardan bu yana bakıldığında CHP’nin ne olduğu anlaşılır. 1970’lerin sonlarında gelişen toplumsal muhalefetin basıncı karşısında B. Ecevit’in önderliğinde sosyal demokrasiye kayan CHP 1980 askeri darbesinin ardından siyaset sahnesine çıktığında sosyal demokrat özelliğini konusunda çok yoğun bocalama içine girmiştir. Önce SODEP ardından SHP ve CHP’nin açılmasıyla D. Baykal’ın iktidar mücadelesinde gösterdiği performans CHP’nin milliyetçi bir çizgiye gelişini görürüz. Emekçi kesimlerin siyasal alternatifsizlikten dolayı CHP’ye yönelmesi CHP’yi sosyal demokrat söylemlere yönelmesine yol açmıştır. Ancak bu süreç pek uzun sürmemiştir. Nihayetinde Baykal’ın tartışmasız muhalefeti CHP’nin geleneksel statükocu, milliyetçi çizgiye oturmasına neden olmuştur. Bu süreç içinde emekçi kesimler CHP’den kopar ve N.Erbakan’ın önderliğinde kurulan Refah Partisine yönelir. 28 Şubat sürecinde partiden kopan bir gurup AKP’yi kurar ve geniş bir toplumsal destek bulur. CHP ise ideolojisini Kemalizm’e dayandırdığı için hızla cumhuriyetin ilk dönemindeki siyasetine döner ve muhalefet sürecini yeniden belirler. Milliyetçilik cenderesinde darbe taraftarlığı, darbe kışkırtıcılığı, Ergenekon sürecinde avukatlık gibi bir dizi anti demokrat tutum takınır.
CHP ve D. Baykal Cumhuriyet mitinglerinde aldığı rollü irdelediğimizde darbe kışkırtıcılığı ve darbeye kitle desteği sağlamak olduğu aşikârdır. Sonradan ortaya çıkan Sarı kız gibi birçok darbe girişimlerinin varlıkları bu gözlemi destekler sanırım. Baykal yirmi arkadaşıyla birlikte 1993 yılında Özel Harp Dairesi'nin faaliyetlerinin araştırılması için meclise verdiği soruşturma önergesini anımsayınca insan şaşırmıyor değil. Baykal'ı Ergenekon ile buluşturan avukatlığına soyunduran şey nedir, diye çok düşündüm. Sonunda Kemalist ideoloji karşıma çıktı. Karşınıza yanlış analizlerle çizdiğiniz 'şeriat' korkusunu koyduğunuzda o'na karşı mücadele için her yönü mubah görür ve ittifak seçebilirisiniz. İşte CHP ve Baykal'ı milliyetçiliğe, ırkçılığa ve Ergenekon örgütünün avukatlığına savuran şey. Dolaysıyla CHP'nin kapatılması isteğim yalnızca darbe kışkırtıcığı ile sınırlı değildir. Ayrıca demokrasi düşmanı, hukuk düşmanı olmasından dolayı da kapatılsın.
MHP’nin 80 öncesi bulaştığı katliamlardan sorumlu bir partidir. Sorumludur çünkü geleneğini sahiplenmektedir. Komando kamplarında eğitilen katillerin sorumlusudur. Maraş, Çorum ve birçok siyasi cinayetin sorumlusu bir partidir. Derin devletin işlediği siyasi cinayetlere baktığımızda bu partinin üyeleri veya sempatizanları olduğu görülür. Bu cinayetler yalnızca derin devlete mal edilemez. Derin devlete kan pompalayan partileri aklayamazlar.
MHP D.Bahçeli aracılığıyla değiştik bir imaj çizmeye çalışsa da Türkiye’nin derin devlet ile ilişkisi Silivri’de ortay konmalıdır. Silivri’de sözde sosyalist olduğunu savunan İşçi Partisi lideri Perinçek gibi Baykal ve Bahçeli yargılanmalıdır. Pek tabi davanın hukuksal boyutu tamamlandıktan sonra. Türkiye demokrasi güçlerinin önündeki engel Baykal ve Bahçelidir. Gerçi önümüzdeki yerel seçimlerde Türkiye Halkı bu partileri bir kez daha mahkûm edeceğinden kuşku duymamaktayım. Peki, bu partilerin bu denli yan yana getiren nedir, diye sorduğumuzda karşımıza Kemalizm çıktığını görmemek bir art niyetin ifadesidir. Laiklik savunularına ve Kürt hareketine bakış açılarında Kemalizm’i sık sık referans göstermeleri bundan kaynaklanır. Demokrasi anlayışlarına bakıldığında Tek Parti döneminin demokrasi anlayışı olduğunu saptamamız abartı olmasa gerek. Anayasal değişikliklerinde aldıkları tavırlara bakıldığında bunlar görülecektir. Kemalizm’den hoşnut olmayan biriyim ama Kemalizm’i savunanlara da el insaf yani! En azından dogmatik olunmayabilirlerdi, dünyaya daha yumuşak bakabilirlerdi. Benim okuduğum kadarıyla Kemalizm içinde bulunan özgürlük anlayışı kırıntı niteliğinde saklı olsa da bulabilirler ve bugüne yorumlayabilirlerdi.
İsterseniz biraz beyin jimnastiği yapalım isterseniz. Cumhuriyet mitinglerinin amacının gerçekleştiğini bir an düşünelim. İktidar, mitinkilerin basıncına dayanamayıp istifa ederdi. Demirel obdusmanlığı sürdürürdü. Ardından CHP ve MHP koalisyon hükümeti kurardı. Nasıl olsa Cumhuriyet mitinglerinde ortak deneyime sahiplerdi. Cumhurbaşkanı N.Sezer erken seçim hükümeti teranesinin altında koalisyona izin verirdi ve Baykal başbakan Bahçeli de yardımcısı olurdu. Ergenekon sanıkları askeri konseyi oluştururlardı. Batıya hoş görünmek için de M. Ağar’ı içişleri bakanı, Çiller'i Avrupa Birliğinin baş müzakerecisi, R Denktaş Avrasya siyasi sorumlusu olurdu. Sonra mı, sonrasını düşünmek dahi istemem. Söz etmeyi de hiç! Ama adını koyabilirim Faşizm. Bizim yıllardır radikal solun öne sürdüğü bir tez vardır: Türkiye’de faşizm var. Bazıları gizli bazılar yarım yamalak falan derler. Cumhuriyet mitingleri amacına ulaşsaydı o zaman görürlerdi faşizmin ne demek olduğunu sanırım.
F. Sağların öne sürdüğü teze bakıldığında Ergenekon örgütünün 1950’li yıllara uzandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca F. Sağlar'ın serzenişinde; Ergenekon sanıklarının emeklilerle sınırlı tutulmamasını, genişletilmesi istemesi önemsenmelidir. Soruşturma hukuksal boyutta yürütülmektedir umarım hukuksal boyut tamamlanıp siyasi boyutu da ele alınır. Bu örgütlenmenin siyasi ayağı halen dışarıda ve tehditlerini sürdürmektedirler. Ama bu tehditleri artık korktukları için sürdürmektedirler. Hrant Dink cenazesinde kararlı yürüyen yüz binleri gördükleri için sürdürmektedirler. Kürt kentlerinde gerçekleşen serhildanlara şahit oldukları için sürdürmektedirler. Şemdinli'de savcılık görevini yapan memurun yetkilerini elinden alanlar eminim ki bu süreçte rahat uyumuyorlardır. ‘Bana ülkücüler cinayet işliyorlar dedirtemezsiniz.’, diyenler rahat uyuyamıyorlardır. Bundan eminim artık.
Takke düştü kel göründü mü?
Takke düştü kel göründü mü?
CHP’yi artık sol dışında görmek gerekir mi? İdeolojik olarak hiçbir zaman ne ulusal ne’de uluslararası sol gelenekle bir ilişkisi olmadı. Bazen sendikal hareket ve sosyalist hareketin basıncıyla dönem dönem sola kaydığı oldu. B.Ecevit ‘Ortanın solu’ söylemini geliştirmesinde de sosyalist hareketin basıncını anımsamak gerekir. 1960 yılların başında kurulan M. Ali Aybar ve arkadaşlarının öncülüğüyle kurulan TİP(Türkiye İşçi Partisi)’si B. Ecevit’in ‘Ortanın solu’ söylemiyle önü kesilmeye çalışılsa da ilk seçimlerde yüzde üç oy alarak on beş milletvekili çıkarmayı başarmıştı. 60’lardan 70’lerin ortasına değin CHP’ye siyasi basınç yapan gelişen sanayileşmeye paralel olarak şekillenen sanayi işçi sınıfıydı. 1962 yılında Maden-İş üyesi 175 KAVEL işçisinin grev kararı alması ile başlayan bu süreç 1967 yılında DİSK kurulmasına 15–16 Haziran eylemlerine ve 1980 askeri darbesiyle sonuçlanır. Bu süreci pekiştiren Fransa’da başlayıp tüm dünyaya yayılan 68 hareketidir.
Bilindiği üzere 80’li yılların ortalarına kadar sendikal ve siyasi örgütlülük askıya alınmıştı. 90’lı yıllar liberal politikaların uygulanmaya başlandığı yıllar olarak anılır. Özelleştirmeler başta olmak üzere sermaye cephesinden saldırı işçi hareketinin ivme kazanmasına neden olmuştur. 1989 Bahar eylemleri özelleştirmenin geri püskürtüldüğü yıllardır. Bu sınıf hareketinin siyasal uzantısı SODEP, SHP sürecidir. 1980 darbesinin ardından CHP kadroları işçi hareketinin geliştirdiği bağımsız eylemin farkına vardıklarından dolayı kentlerde yoğunlaşan işçi sınıfına yaklaşmışlardır. Ancak bu ideolojik bir yakınlaşma değildi. Özelleştirmelere karşı çıkılıyordu ve Kürt sorununa diğer partilerden daha yumuşak açılımlar sunuyordu. D.Baykal’ın milliyetçi muhalefeti ve iktidarı, işçi sınıfının CHP’den uzaklaşmasını beraberinde getirmişti. L. Zana’nın mecliste Kürtçe yemini gerici güçler tarafından sabote dilmiş ve diğer milletvekili arkadaşlarıyla birilikte uzun yıllar cezaevinde kalmak zorunda bırakılmışlardı. Yaşanan bu olumsuzluklar D. Baykal’ın iktidar yolunu açtı.
O dönemde MHP, DYP ve ANAP tarafından estirilen milliyetçi hava CHP’nin iyice sağa kaymasına da neden oldu. Buna dört elle sarılan Baykal, bu milliyetçiliği Kemalist retorikle kucakladı. CHP üzerine baskı oluşturacak sendikal hareket ve sosyalist hareket gerilemiş, güç kaybetmişti. Sendikal hareket 89 Bahar eylemlikleri ile kazandığı mücadele ruhunu en iyi Şemsi Denizer’in Maden-iş sendikasında başkanlığına seçilmesindeki süreçte izleyebiliriz. Türkiye işçi sınıfın en güçlü emek örgütlenmesi olan TÜRK-İŞ liderliğine en büyük aday Ş. Denizer idi. Ancak 99 yılında Ş.Denizer’in öldürülmesi sendikal hareketin gerilemesine neden olmuştur. Sosyalist hareket 89 süreciyle yaşadığı ideolojik felaket sonucunda kendini toparlayamamış sınıf hareketi ile siyaseten buluşamadan kendi içinde debelenip durdu. CHP’nin ve sosyalist solun Kemalist- milliyetçi, Stalinsi tutum sınıf ve sendikal hareketin parçalanmasına ve yara almasına neden olmuştur. Özelleştirilmeye karşı geliştirilen mücadele perspektifinin zafiyeti sendikaların yenilgisine neden olmuştur. O dönemi anımsıyorum da mitinglere gidilirdi işçiler kortej eşliğinde alana geldiklerinde ya gazete satmaya çalışırdık ya da onların biraz uzağında slogan atarak güya bir bağ kurmaya çalışırdık. O zaman da bana komik gelmişti şuan da komik gelir bu boşa çaba. Neyse ki o dönemde memur sendikaların örgütlenmesi söz konusuydu. Bu emek cephesi militan bir ruhla örgütlenmiş ve siyasi ortama müdahale etmişti. Daha sonra konfederasyon şeklinde örgütlenen KESK kadrolarının çoğunluğunun Kürt oluşu gelişen Kürt hareketinin mücadeleci ruhunu kendi eylemliklerine yansıtmasına neden oluyordu. O günlerde KESK şubelerini ziyaretlerimde, ister öğretmen ister belediye memurları olsun gözlemlediğim şey; Kürt olmayan sol, sosyalist memurlar karamsar ve umutsuzlardı ama Kürt memurlar ile siyaset tartışmak ayrı bir heyecandı benim için. Genel anlamada KESK’in hala işçi hareketinin temel dinamiğini oluşturduğunu, motorize gücü durumunda olduğunu söyleyebilirim.
28 Şubat, Susurluk ve Ergenekon süreci CHP’nin demokrasi, insan hakları gibi temel konularda bile nerede durduğunu ortaya koyar. D.Baykal’ın CHP içinde yürüttüğü milliyetçi muhalefet genel başkan olarak seçilmesine neden oldu. Bu süreç D. Baykal’ın milliyetçi ve Kemalist laikliği iyi savunmasından kaynaklanmaz. 80 öncesi CHP kadrosunun da partiyi terk etmesi de neden olmamıştır. 90’lı yılların sonunda sınıf hareketini neo-liberal siyaset karşısında bölünmesinden kaynaklanır. N. Erbakan’ın önderliğinde kurulan Refah Partisi ‘Adil Düzen’ programıyla ‘laik ve anti- laik’ cepheleşmesiyle sıkıştırılan siyasetin önünü açmaya çalışmış ve geni hak kitleleri karşısından yoğun destek bulmuştu. Refah Parti’sinin sermaye partisi olduğu, sermaye guruplarıyla anlaştığını 28 Şubat sürecinde görürüz. Erbakan’ın istifa kararı ve MGK’da gösterdiği uzlaşmacı tutum Refah Partisi’nin bölünmesine ve oy kaybına neden olmuştur. Yoksa Erbakan dini liderleri başbakanlığa davet etmesinden dolayı oy kaybetmemiştir. AKP’yi oluşturan kadrolar bu süreci görmüşler, değişim ve demokrasi talebini öne çıkararak geniş halk kitlelerinden destek bulmuşlardı. AKP’nin varlığı bir bakıma Erbakan’ın eleştirisidir. Siyasi analizlerinde Refah Partisi’ni şeriatçı olarak değerlendirenler büyük bir siyasi hata yaptılar ve bunun sonucunda seçimleri kaybetmişlerdi. AKP bu gün askeri kanatla belli noktalarda sürtüşmeyi göze alıyorlarsa bu önceden yaşanılan deneyimin sonucudur. AKP’liler Erbakan’ın başına gelenlerin kendilerinin başına gelmesini istememektedirler. Hükümetin, Ergenekon sürecinde yargıya ve savcılara sık sık atıfta bulunulmasının nedeni de budur. Görebildiğim kadarıyla AKP’nin Ergenekon örgütü üzerinden derin devletle uzlaşması çok zor. Türkiye’deki sermaye yapısının değişimi bu uzlaşmayı olanaksız hale getiriyor. AKP’nin uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına verdiği destek neo-liberal siyasetin uygulanır hale getirilmesidir. Bu süreçte değişimden yana olan ve Ergenekon soruşturmasıyla ayyuka çıkan derin devlet olgusuna karşı hoşnutsuz geniş halk kitlesinin beklentisi de AKP’nin uzlaşmasının engelleyen en önemli basınç olduğunu belirtmek isterim.
CHP, D. Baykal’ın öncülüğünde yaptığı tek şey AKP’ye karşı her alanda savaş baltalarını çıkarmak olmuştur. Cumhuriyet Mitingleri Baykal’ın darbeyi davet eden mitingler olarak tarihe geçmiş oldu. Baykal ve Bahçeli’nin bu savaşı Ergenekon soruşturulmasının derinleştirilmemesi, derin devletin ortaya çıkarılmaması için vermektedir. Kemalist laik cephenin mürekkep yalamış takımını ve silahlı güçlerinin avukatlığına soyunmalarının nedeni bu dur. Bahçeli hemen hemen her açıklamasında Ergenekon sanıklarını Kürt hareketinin bastırılmasında rol alan unsurlar olduğunu vurgulayarak Ergenekon sanıklarına sahip çıkmaktadır. Demokrasinin değerleri bir kalemde ayaklar altına alınmıştır. Bu süreçte Kemalist ideoloji referans gösterilerek yapılmıştır.
Peki, kendini daha sol veya gerçek sol adlandıran kesim ne yapmıştır? Baykal’dan farksız laiklik kalemine dört elle sarılarak ringoluğa soyunan İlhan Selçuk’u sahiplenmiştir. Sosyalist solda birlikte iş yapacak güçler Cumhuriyet Mitinglerinde ve e- muhtırasına karşında derin bir yarılmada bulunmuştur. ‘Darbeye Karşı 70 milyon Adım’ eylemliliklerinde seyirci kalanlar sol adına seçenek oluşturmaları artık olanaksız hale gelmiştir. Cumhuriyetin kazanımlarını sahip çıkmak veya varolan kutuplaşmayı ‘kimse demokrasi mücadelesi vermiyor’ diyerek küçümseyenler sol adına artık bir seçenek ortaya koyamazlar.
Bu yazıyı kaleme aldığım da Petrol-iş sendikası Bursa’da krizden dolayı işten çıkarılan işçilere desteğe gitmişti. Televizyondan izlediğim kadarıyla başkanlarıyla birlikte bayağı öfkeliydiler. Bu öfke kimeydi acaba? Cavit Çağlar’a mı yoksa Pektim çalışanlarının işten atılmaları veya Dört- C uygulamalarıyla karşı karşıya kalışlarına mıydı? Emekliliğine üç yıl veya daha fazla kalmış işçiler kazanılmış haklarını bırakıp aldıkların üretin üçte biri karşılığıyla devlet dairelerinde en vasıfsız yerlerde çalışmaya zorlanıyorlar. Petrol-iş ne yapıyor, Bursa’da eylemde. Bu sendikal önderliklerde sosyalistler bulunuyor. ÖDP ve EMEP kadroları yönetimde. Sendika yıllardır işverenin öne sürdüğü güvenlik gerekçesiyle kendi işyerlerinde grevi örgütlemediğinden dolayı Petkim özelleştirildi. Gelinen noktada işçiler atılıyor veya Dört C uygulamasına tabi tutularak sürülüyorlar. Petrol- iş sendikası bu saldırıları geri püskürtmesi için işyeri temelinde eylemlerini örgütlemelidir.
Mücadelenin kendi işyerlerinde kazanabilecekleri inancını kazanmaları gerekiyor. Kendi işyerlerinde yapacakları mücadelenin kazanımlarının sınırları Bursa’daki işçi direnişine daha güçlü katkı sağlayabilirdi. Direnişe destek olunmalı ama kendi işyerinde bir saldırı varsa öncelikle o'na karşı konularak genel işçi hareketiyle bağ kurulması örgütlenmeliydi. EMEP yıllardır örgütsüz işçileri örgütlemeye çalışır belli ölçüde de başarır ama siyaseten etkisizdirler. Petrol-iş sendikasının işyeri temsilciliklerinde yer almalarına karşın ve işçilerin gözlerinin içine bakar ne zaman harekete geçeceklerini beklerken hiçbir girişimde bulunmazlar buna karşın örgütsüz ve en geri işçilerin olduğu yerde sınıf mücadelesini kazanabileceklerini düşünürleri. Bu örnekler küçümsenmeyecek örneklerdir. Sosyalist solun sınıf hareketi içinde organik ve siyasi bağı kurmadaki başarısızlığı ortaya koyar.
Gelgelelim 2007 yılındaki seçimlere ve Baskın Oran için düzenlenen kampanyalara. Baskın Oran seçilemedi ama bütün soldan daha genel bir etki yarattı ve seçilmiş kadar da oldu. Ezber bozma, dedi ve gerçekten de bozdu. Herhangi bir partiye bağlanmadan insanların bir araya gelip kampanyalarla siyasi etki yaratabileceklerini gösterdiler. Medyaya çıktığında B. Oran ne diyordu; gençler örgütlenmişler ve beni seçmişler. Hrant Dink cenaze töreninde yürüyenler sanırım Türk sosyalist solunun Türkiye genelinde aldığı oydan daha fazla kalabalıktı. Törene katılan insanlar ‘Hepimiz Ermeniyiz!’ sloganı atarak oluşturdukları gündemi anımsayalım.
Peki, sol nasıl büyüyecektir? Bu soru acilen yanıtlanmayı bekliyor. Sol ve sosyalist hareketin büyümesi, kamuoyu karşısında seçenek olması ancak mücadele içinde gerçekleşecektir. Çatı partisi, seçim ittifakları gibi birçok seçenek solda tartışılmış anacak başarılı olunamamıştır. En yakın örnek DTP ile yapılan seçim ittifaklarıdır. Bu seçim ittifakı ne solu büyültmüş ne’de DTP’yi güçlendirmiştir. 1960 yılların başında TİP deneyimin anımsanması önemlidir. Ancak o dönem birleşik mücadelenin bir kazanımı olarak TİP komu oyunda seçenek olmuştur. Neo-liberal siyaset kapitalizmin tahribatını yalnızca emek ekseninde yaratmamıştır. Yaşamın her alanında; soluduğumuz havadan, içtiğimiz suya, toplumsal kimliğimizden cinsel tercihlerimize kadar birçok alanda tahribatı ve saldırısı söz konusudur. Dolaysıyla mücadele perspektifi bütün bu çelişkilere aynı derecede solun gündeme almasıyla siyasi bir seçenek olabilir. Ergenekon soruşturmasının mahkeme sürecinin takibinde sol çok gevşek davranmaktadır. Ergenekon sürecinin derinleştirilmesi, hükümetin ve savcıların cesaret edemediği noktaları göstermek üzere kampanyalar düzenlemesi solun acil görevlerindendir. Bu sürecin demokrasi lehinde çözülmesi demokratik kazanımların önünü açacaktır. Sol gerek sosyal siyaset ekseninde gerek emek cephesi ekseninde gerek demokratik kazanımlar konusunda AKP’den daha aktif olmalıdır. AKP’nin liberal bir parti olduğu vurgusu Solun emek cephesi ekseninde seçenek olmasını sağlayabilir. Dikkat edilmesi gereken önemli ayrıntı AKP’yi bir düşman olarak görüp eleştirmesi değildir. Eğer siyaset bu eksende yapılırsa kampanyalar dar sivil inisiyatiflerin dışına taşmaz. Atık Türk solu AKP’yi sosyal demokrat (Sosyal demokrat partidir demiyorum.) bir parti gibi değerlendirip siyaset geliştirmesi gerekir. Unutmayalım dünyada sosyal demokrat partiler uzlaşmacı neo-liberal siyasetin uygulayıcısı durumundadır. Birçok sol AKP’yi sol değerlendirmemi haksız bulabilirler bu önemli değildir. CHP’de yıllardır sosyal demokrat değildi ama Türkiye’deki sosyal demokrat boşluğu doldurmuştu ve emekçi kesimin beklentisi olduğu bir parti haline dönüşmüştü. Bence AKP’yi sosyal demokrat nitelemesi yapmasak ta sol siyaseti buna uygun duruma dönüştürmelidir. Aksi taktirde sol Ergenekon savunucularının yanında konumlanan CHP ve MHP’nin yanında yer alacaktır. Mücadele reform taleplerinin derinleştirilmesini gerektiriyor. Unutmayalım Bolşeviklerin 1918 devriminin en temel talepleri reformları içeriyordu: Toprak, barış ve özgürlük.
Bizde barışı hemen şimdi, demokrasiyi hemen şimdi istemeliyiz. Bu doğrultuda kampanyalar geliştirip kamuoyu yaratmalıyız. Sol her zaman bir seçenektir yeter ki kamuoyunun karşısına çıkabilmeyi becersin.
Sol hat! Heyhat! .
Sol hat! Heyhat!
2009 yılına girdiğimiz bu günlerde dünya ekonomisi finansal krizi derin bir şekilde yaşamaktadır. Birçok uluslararası finans kurumları devletlerin müdahalesi sonucu ayakta kalmaları sağlanmakta olup krizin bedeli eskiden olduğu gibi çalışan emekçi kesimin omuzlarına yıkılmaktadır. İki emperyalist bloklu dünya siyasi sistemi yıkılıp Amerikanın önderliğinde kurulmaya çalışılan tek kutuplu dünya 90 yılların başından beri krizin içinde.
Amerika'nın Ortadoğu’ya müdahalesi, İsrail’in Filistin topraklarına karşı geleneksel işgal siyaseti ve diğer emperyalist ülkelerin tamamlayıcı uzantıları olan ülkelerin hem Ortadoğu hem de Kafkasya bölgelerindeki fütursuz destek siyaseti ile birlikte dünyamız her geçen gün bölgesel savaşların içine itilmektedir. Bunun sonucunda savaştan ve yıkımdan kaçmanın çaresi olarak yaşanan göçler ve kullanılan bombaların yarattığı çevre kirliliği de buna eklenince önümüze konan dünyanın geleceğinin hiç de iç açıcı olmadığı görülür. Bu sürece müdahalenin aktörlerine düşen en önemli görev yaşadıkları ülkedeki siyasi ortama müdahale etmektir. Pek tabi bunun birçok yöntemi vardır.
Ben yöntemden ziyade siyasetin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin birkaç saptama da bulunmak isterim. Öncelikle Türkiye’de siyasi iktidarın uluslararası devletler sistemi içinde yer alıp onun ihtiyaçlarına göre hem ulusal hem de bölgesel siyaset güttüğünü başta belirtmek isterim. Toplumsal muhalefetin önderliğine bakıldığında görünecek şey de yıllardır Kemalist ideoloji ile kendini var etmiş sınıfların belirleyicilikleri söz konusudur. Varolan siyasi iktidar 'sözde' demokratik açılımlardan söz ederek uluslararası sermayenin ve iç dinamiklerin dayatmaları karşısında pek gönüllü olmasa da belirli açılımlar yapmaktadır.
Avrupa birliği süreci, Kemalizm’in geleneksel siyasetine karşı duruşu, anayasa değişikliği, başörtüsü yasağına karşı tavrı ve Kürt sorununa yaklaşımında buna tanık oluyoruz. Bu siyasi ortamda muhalif gibi görünen siyasi yapılara baktığımızda militarist, devletçi ve milliyetçi olduklarını anlamak pek zor olmasa gerek. Sol bu toplumsal muhalefetin içinde güçsüz ve cılız durmakta olup varolan sürece müdahalesi belli bir süre daha söz konusu değil. Ancak sol gerçek demokrasi güçleri ile birlikte hareket ederse bu sürecin değişmesine katkıda bulunabilir. Kendini sol diye sunan CHP ile birlikte hareket ederse bu sürecin dışında kalır.
Peki, sol nasıl büyüyecek ve toplumsal mücadelenin belirleyici unsuru haline gelecektir?Bu sorunun yanıtını günlük siyaset içinde vermek bu dönem için acil bir durumdur. Solun önünde çok seçenekli bir denklem yoktur. Her şey ayan beyan ortadadır. Türkiye’de resmi ideolojiyi sorgulayan ve 'sahte' diye yargılayıp burun kıvırsak da iki unsur, yaklaşık otuz yıl boyunca toplumsal süreçte belirleyici oldu. Birincisi kendini solda belirleyen Kürt hareketidir diğeri de dindar kesimdir. Dindar kesimin siyasal uzantısı AKP karşısında Türk solu ya Kemalizm ile bütünleşmiş ya da militarist milliyetçilikle barışmıştır. İlan edilmiş kutsal “Kızılelma ittifakı” Ergenekon süreciyle sarsılsa da siyaseten halen devam etmektedir. Eğer sol bu süreci görmemeye devam ederse faşist bir iktidar bizi beklemekte olduğu da bilinmelidir. Bu ortamdan çıkış görüldüğü kadarıyla zor değildir hatta çok basittir. Yeter ki evrensel demokratik değerlere sahip olalım, yeter ki ezilenlerden yana olalım ki toplumsal muhalefetin ses getiren unsuru haline gelelim.
Dindar iktidarı toplumun yüzde ellisi destekliyorsa solun işi hem zor hem de kolay gibi görünür. Yukarda söz etmeye çalıştığım gibi bu dindar iktidar ne Kemalist ne faşist ne de militarist. Hal böyle olunca solun işi de zorlaşıyor. Öncelikle sol Türkiye’de siyaset yapacaksa Kürt hareketiyle koşulsuz bir dayanışma içinde olmalıdır. İkincisi de dindar iktidardan daha 'solcu' olmalıdır. İktidarı gerici, milliyetçi, militarist veya ulusalcı söylemlerle eşleştirmemesi gerekir. Türkiye kamuoyununa iktidarın sunduğu her açılımın nedeni olarak Türkiye’deki iç dinamiklerin etkisi dillendirilmeli ve daha ileriye götürecek açılımlar sunulmalıdır. Demokrasi ama tam demokrasi istenmelidir. Özgürlüklerin sınırlandırılması değil sınırsız özgürlük yüksek sesle dile getirilmelidir.
Kürtçe bir kanalın Kürt halkının mücadelesi ve direnci sonucu kazanıldığını vurgulanmalıdır. Kürt halkına daha çok demokrasi ve söz hakkı istenmelidir. Bugünlerde yaşanan ekonomik krizin sonucunda işten çıkarmalar ülkenin her köşesinde olağan duruma gelmiştir. Türk solu bu konuda da harekete geçmesi gerekirken süt dökmüş kedi misali bir köşede sus pus oturmaktadır. Meydanda solun esamisi okunmamaktadır. Umarız Türk solu kendi kabuklarını kırar ve olup bitenin farkına varır. Eğer sol siyaset varolan durumu doğru değerlendirirse bir şeyler yapabilir ve siyasi ortamda güç haline gelebilir. Aksi takdirde milliyetçi cephenin, darbecilerin ve Ergenekoncuların suç ortağı olurlar. Önümüzdeki yerel seçimlerde milliyetçi kesimle yapılacak seçim ittifakı siyasi intihardan farksız olacaktır.
Unutmayalım solun yüzüne baktığı yerler dindarlara dönüktür ve bu kesimin sola hatta sol ideolojiye kazanılması da çok zor değildir. Bu kesimleri kesinlikle 'şeriatçı' veya 'alevi' gibi yanlış kanılarla mahkum etmemek gerekir. Solun soluk borusu olacak bu kesimler en azından Kemalizm ve militarist demokrasi anlayışıyla hesaplaşmıştır. Bence Kemalist ve milliyetçi emekçiden daha kolay sol saflara kazanılabilinir. Bunu anlayan sol kısa sürede olmazsa da ileride güçlü bir konuma gelecektir.
Bu günden yapacak çok şey var ama yarın yapacak hiçbir şey bulamayabiliriz.
Sol hat! Heyhat!
.
Siyasetin sivilleşme hikâyesi
Siyasetin sivilleşme hikâyesi
Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda siyasi partilerin sivilleşme süreçlerini çok sancılı geçirdiklerini söyleyebiliriz. Türk siyasetine yön veren bu partilerin pek çoğunun ideolojik olarak resmi ideolojiyi bir zırh olarak taşıdıklarını görürüz. Dolaysıyla resmi ideolojinin sürekli yeniden üretilmesi, yenilenmesi siyasetin sivilleşmesini sağlamadığı gibi siyaseti kaba retorik bir dil ile laik, milliyetçi, ulusalcı sınırlarda tutmuş olup siyasetten ziyade statüko ve militarizmden medet ummuştur.1950 yıllarına kadar Mustafa Kemal’in kurduğu CHP tarafından ülke yönetilmişti. 20’li yıllarda Mustafa Kemal’in silah arkadaşları tarafından kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası’na bile bir yılını tamamlamadan kapatılması cumhuriyet kadrolarının demokrasisiz modernleşme anlayışının ilk göstergesidir. Cumhuriyetin kurucu kadrosu yaklaşık 40 yıl tek parti aracılığıyla topluma hükmetmiş ve şekillendirmeye çalışmıştır. Bu modernleşme algısı merkezi otoritenin sağladığı olanaklarla topluma tepeden dayatılmıştı. Önce devlet otoriter örgütlenmiş ardından da bir etnik kök referans alınarak bir ulus kimlik yaratılmaya çalışılmıştır. Bu ulusal aidiyet uzun yıllar diğer etnik kimliklerin inkârını temel almasından dolayı cumhuriyetin yarattığı ulusal aidiyet günümüzde de canlılığını koruyan bir tartışma konusudur. Osmanlı İmparatorluk döneminde resmi ideolojinin payandası olarak kullanılan din cumhuriyet kadrolarınca dışlanmış kendi din anlayışını topluma dayatmıştı. Toplumun dini yaşayış ve algısı tek bir merkezden şekillendirilmeye çalışılmıştı. Resmi otoritenin geliştirdiği bu laiklik anlayışı toplumsal bir uzlaşmanın ötesinde halkın geleneksel dini örgütlenmelerini dışlanmasına yol açmıştır. Cumhuriyetin yaratmaya çalıştığı ulusal kimlik nasıl tek bir etnik temele dayandırıldıysa din de tek bir dinin hatta o dinin tek mezhebi olan suniliği halkın elinden alarak kendi anlayışı altında kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Tek devlet tek din Kemalizm’in ideolojik payandası olmuştur. Bu laiklik anlayışı karşısında başta aleviler olmak üzere bütün dini mezhepler uzun yıllar baskı altında kalmışlardır. Cumhuriyetin oluşturduğu ideolojik, kültürel kimliğin ulusal aidiyeti beslemediğini ve bu sorunsalın günümüzde hala tartışılır olmasından anlayabiliriz. Bunun ana nedeni de modernleşmeyi kendi ideolojik perspektifinde yorumlayan Kemalist ideolojidir.
Türkiye’nin siyasi hayatını belirleyen siyasi partilerin çoğu ulusal örgütlenmeyi eleştirisiz kabul eder. Bu anlayışı bir düstur gibi kabul eden siyasi partiler siyaseten ya statükocu muhalefet ile sınırlamış kendini ya da toplumsal değişimin karşısında yer alarak statükonun sahiki olarak kendini konumlandırmıştır. Türk modernleşmesinin demokratik muhtevasına katkı sağlayacak sosyal, kültürel yapılar ve siyasi partiler modernleşmenin ilk döneminde Kemalist sahikleri tarafından bertaraf edilmişti. Batıda bu toplumsal yapılar modernleşme sürecine katkı sağlayabilmişti. Modernleşmenin seküler veya laik algısı sosyal sürtüşmelere neden olsa da bu süreç başarılmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundaysa aktif destekte bulunmasına karşı işçi ve emekçi kesim ulusal örgütlenmeden dışlanmıştır. Oysa işgal hareketine direnen etnik, dinsel ve işçi örgütleri kısa zamanda siyasileşerek işgale karşı Anadolulun çeşitli yerlerine giderek direnişlere katıldılar.1927 tarihinde yapılan nüfus sayısına göre Türkiye’de 13,6 milyon insan sayılmıştı. Her yıl 2 veya 2,5 milyon nüfusun artışı düşünülürse 1923–25 döneminde yaklaşık 11 milyon civarında insan vardı. Bu nüfusun 110 bini sanayi sektöründe çalışıyordu. Azımsanmayacak nitelikte olan işçi sınıfı ne yazık ki cumhuriyetin kuruluşunda Kemalist kadrolar tarafından saldırılmış ve örgütleri dağıtılmıştı. İstanbul Amele Birliği 1922 yılında kurulmuştu. Zaten bu dernek Osmanlı İmparatorluğu döneminde dernek statüsünde örgütlenmiş işçilerin tarafından kurulmuştu. Ancak bu dernek kısa zamanda kapatılır ve yerine 1924 yılında Amele Teali Cemiyeti kurulur. Sendikal örgütlenme için hükümete baskı yapar ve sendikal örgütlenmesi için bir yasa meclise sunulur. Bu dönemde Şeh Sait isyanıyla birlikte Takriri Sükûn yasasıyla bütün muhalefet bastırılır. İşçi dernekleri de yasaklanır ve işçilerin önde gelenleri kurulan İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar. 1925–1933 döneminde yaklaşık 30 civarında grev yapılmıştı. Cumhuriyetin kuruluşunda işçi ve emek örgütlerinin etkinliği söz konusu olmasına karşılık cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından dışlanmışlardır. Bu süreç cumhuriyetin anti-demokratik karakterini ortaya koyar. En çarpıcısı da Koçgiri, Dersim isyanlarının bastırılması ve 1938 yılında ‘sınıf esasına dayalı cemiyet kurulması’nın yasaklanmasıdır. Bu baskı dönemi 1946 yılına kadar sürer. Düşünme, örgütlenme ve grev yasağı 2. Dünya savaşının sonuna kadar sürer. Türk modernleşmesinin bu denli halkı dışlaması Kemalizm’den kaynaklandığını belirtmiştik. Asıl can yakan sorunsa, günümüzde toplumsal sorunların ana kaynağı haline dönüşen Kemalizm’in belirleyici konumudur. Bu konumu en radikal eleştirecek siyasi akım sol ve sosyalist hareket olmasına karşın bu köklü eleştiriyi yapamamıştır. Oysa Uluslararası kapitalizmin Türkiye’de ikametgâhı Kemalist ideoloji ile sağlanmıştı. Kapitalizm karşıtı olarak kendini konumlandıran sol, kapitalizme ve emperyalizme karşı olmanın tek yolu Kemalizm’e karşı konumlanmaktan geçtiğini kavrayamadı ve bunun sonucunda siyasi alternatif seçeneğinden yoksun kaldı.
Kemalizm 1950 yıllarına değin takriri-sükûn yasası ve kurulan İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla diktatörlük dönemini aratmayan bir süreç yaşatmıştı. Modernleşme halkı dışlayarak anti-demokratik muhtevasıyla uygulanmaya çalışılmıştı. Bu dönemin ideolojik referansı batı aydınlanmasına atıfta bulunsa da iktidar ilişkisi temel alındığında batının en diktatöryal yönleri üstyapısal alanda kurgulanmış ve uygulamaya geçirilmişti. Türk modernleşmesinin eklektik yapısı bu nedenle uzun süre varlığını korumaya devam etmiştir. 1920 -1945 yılları arasındaki batının gerici olarak bilinen dönemi Türk modernleşmesini nasıl etkilediyse 2.Dünya savaşı sonrası ortaya çıkan demokratik ortam da Türkiye’yi dolaylı olarak etkilemiştir. Bu dönemde cumhuriyetin kadroları gönülsüz de olsa belirli demokratik açılımlar yapmak zorunda kalırlar. Çok partili parlamento döneminin önü açılması, devletin desteğiyle Türk-iş kurulması bu dönemin ilk adımlarıdır. Sanayileşme ile birlikte gelişen sosyal sınıfların kontrolü Kemalist kadrolar tarafından sağlanmak istenmiş ve bu açılımlar kendi inisiyatiflerinde hayata geçirilmiştir.
Çok partili demokrasiye geçiş ile birlikte CHP’den ayrılan bir grup DP’yi kurar ve halkın büyük ilgisi sonucu iktidara gelir. Güçlenen sermaye sahiplerini ve köylülüğün desteğiyle iktidarını iki dönem sürdürür. Bu dönemde uluslararası sermayenin genişlemesinin etkisiyle de görece refah ve teknolojik gelişmeler görülür. Marshall yardımı DP’nin popülaritesini pekiştirir.
1960 askeri darbesi sonucunda DP kapatılır ve başbakan A.Menderes, Hasan Polatkan ve Fatih Rüştü Zorlu asılırlar. A. Türkeş’in içinde bulunduğu askeri bürokrasi 27 Mayıs 1960 yılında ‘ordu millet el ele ‘ şiarıyla askeri darbeyi gerçekleştirmişti. CHP’nin popülerliğini yitirmesi ve DP’nin kısmı demokratik açılımları Kemalist kadroları huzursuz etmişti. Darbe ekonomik sosyal örgütlenmenin biçimlendirilmesinden ziyade Kemalist asker ve bürokrasinin iktidar endişesinin bir sonucu olarak gerçekleşir. Kemalist asker ve bürokrasi kendi iktidarını sağlamlaştırır. MGK bu dönemde kurulur. OYAK yine bu dönemde örgütlenir. Kemalist kadrolar siyasi ve ekonomik kazanımlarını sağlamlaştırırlar. A. Türkeş bu darbenin ardından bir süre devlet içinde görev yapar. 1963 yılında T. Aydemir’in darbe girişiminde rol almaya çalışır ancak darbe girişimin ortaya çıkmasıyla yurt dışına gönderilir. Ardından Türkiye’ye döndüğü 1964 yılında Cumhuriyet Köylü Millet Partisine katılır. Bu parti bir yıl sonrada MHP olarak adı değişir.1944 yılında genç bir subayken Türkçülük- Turancılık davası nedeniyle bir yıl tutuklu yargılanmıştı. Türkeş’in ırkçı fantezileri darbe sırasında diğer üst rütbeli Kemalist kadrolar tarafından kabul görmemiş olsa gerek ki gerçekleşen askeri darbe çok kısa bir süre sonra iktidarını N. Erimin başkanı olduğu hükümete devreder. Bu hükümet askerlerin denetimindedir. Türkeş, ırkçı düşüncelerini hayata geçirmek için MHP'nin başına geçer ve uzun yıllar milliyetçi hareketin liderliğini yapar. 1960 sonrası gelişen siyasal mücadele içerisinde sürekli devletin ve resmi ideolojinin yanında durarak sivil-apoletli olarak mücadelesini sürdürür. Bu dönem 80’li yıllara kadar en kanlı dönem olur. Birçok siyasi cinayet ve katliamlardan sorumlusu olarak bu parti anılır.
CHP’nin aracılığıyla toplumun bütün kesiminin yönetilmesindeki sıkıntı DP’nin daha çok hazar görmesine neden olmuştu. Kemalist ideolojiyle şekillenmiş asker ve bürokrasi yasama, yargı ve parlamentonun üzerinde bir erk olarak kendini görmesi bu askeri darbelerin on yıl arayla gerçekleşmesine neden olduğu görülür. Türk siyasi tarihine yakından bakıldığında Kemalist ideoloji yargı bürokrasi üzerinde de önemli bir etken olmuştur. Askeri bürokrasinin klasik ve post-modern darbelerinde yargı orduyu ya yalnız bırakmamış ya da müdahalesine hukuksal gerekçeler üretmiştir.
1960 yılının sonlarında dünyada gelişen toplumsal muhalefet bir biçimde de Türkiye’ye yansımıştı. Bu dönemde gelişen sosyal sınıfların etkisiyle de sol siyasette etkin bir rol oynar. TİP’in kurulması ve parlamentoda temsil gücüne erişmesi, öğrenci derneklerin kurulması ve CHP’nin B. Ecevit’in önderliğinde sol söylemi benimsemesi bunlara örnek olarak gösterebiliriz. Siyasetin yeniden sivilleşmesine tanık oluruz. Merkezin ideolojik ve siyasi denetimi sosyal sınıfların gelişmesine paralel olarak sarsılır. Türk modernleşmesi sosyal sınıflar tarafından sorgulanır hale gelir. 68 gençlik hareketi Türk modernleşmesinden ideolojik anlamda kökten bir kopuşu içinde barındırmasa da demokratik özlemleri içinde barındırdığını söyleyebiliriz. 68 gençlik hareketi Kemalizm ideolojisinden kopuşu sağlayamadığı için soyut ve sembolik düzeyde ant-emperyalist niteliğiyle öne çıkmıştı. Bu zaaf Türkiye solunun uzun yıllar etkilemiştir. 68 hareketinin Türkiye’de sosyalist solun en büyük damarını oluşturmasının nedenini sosyal yapısında aramak gerekir. Öğrencilerin büyük bölümü Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelmesi dolaysıyla etnik sorunların farkında oluşları ve yoksul köylü, küçük üreticilerin üyeleri olarak sosyal konulara duyarlılıklarını artırmıştı. Bu anlamda Türkiye’de batıda olduğu gibi içine kapanık muhalif gençlik topluluklarına rastlanmaz. Gençlik sosyal taleplerini programatik düzeye çıkarıp biran önce siyasal sonuçlar elde etmeyi düşler. Bu sivilleşme 1970 askeri darbesiyle engellenir. Merkezi iktidar dünyada esen sosyalist rüzgârdan ve anti-komünist korkusundan süreci baltalar. Buna karşın gelişen sosyal sınıfların hareketlilikleri ve bağımsız örgütlenme becerileri siyasetin sivilleşmesi kısa sürede yeniden başlamasına neden olmuştur.
Sağ siyasetin Kemalist modernleşmeden kopuşu N.Erbakan önderliğinde MNP’nin kurulmasıyla süreklilik kazanmıştır. DP’nin yasaklanmasının ardından kurulan AP S.Demirel’in önderliğinde siyasi hayata yerini almıştı. Demirel, Demokrat Parti geleneğin devamı olarak nitelediği AP merkez Kemalist bürokrasisi ile daha ılımlı siyaset kurarak DP’nin uğradığı akıbete uğramamak için elinden geleni yapmıştır. Komünizm korkusuna karşı Kemalist bürokrasinin öne çıkardığı hukuk dışı mücadele yöntemlerine göz yumarak A:Menderes’in yapamadığını yapmış ve 90’lı yılların başında cumhurbaşkanı olarak ödüllendirilmiştir.
Sağ siyasetin popüler lideri N. Erbakan ve partisi defalarca yasaklanmasına karşın Kemalist bürokrasiye karşı alternatifliğini korumuştur. MNP, MSP, Refah Partisi ve FP olarak siyasi varlığını sürdürmüştür. 28 Şubat muhtırasıyla birlikte hükümetten istifa etmiş ve içinden AKP doğmuştur. Her ne kadar AKP, milli görüş çizgisini reddetse de siyasi iktidar döneminde Kemalizm’in kırmızıçizgileri olarak belirlenen temel siyasete karşı daha bağımsız siyasetleri öne çıkarmıştı. Başörtüsü yasağına karşı olması, Kürt sorununa yaklaşımı, Kıbrıs sorununa karşı, AB’ne karşı ve son olarak da Ergenekon soruşturmasına karşı aldığı tutumla kendini ortaya koymuştur. AKP’nin Erbakan geleneğini karşısını almış değildir. Yalnızca dindar sermayenin Türkiye ekonomisinde 90’lı yıllardan buyana hızla büyümesi, pazar alanının genişlemesi ve uluslararası sermaye ile bağlarının güçlenmesi nedeniyle daha liberalleşmişler dolaysıyla AKP’nin siyasetinde belirleyici olmuşlardı. Dindar hassasiyet konusunda Erbakan’dan farklı olmadıkları gibi siyasetin tıkanıklığı noktasından dini referanslar aynı ölçüde alınmıştır. Erbakan’ın zaten şeriat gibi bir siyasal hedefi olmadığından AKP’nin siyasal hedefinde de ne Erbakan karşıtlığı ne’de şeriat vardır.
Siyasetin sağ kanatta sivilleşmesi DP'nin ardından Erbakan dönemiyle sürdürülmüştü. Bu sürecin son kesintine 28 Şubat muhtırasıyla tanık oluruz. 28 Şubat Erbakan’ın Kemalist asker bürokrasisine boyun eğmesi ile sonuçlanır ki bu Erbakan’ın siyasi açıdan zayıflamasına neden olur. Bu sivilleşme zora dayanan Kemalist bürokrasi tarafından kesilmiş ve Erbakan bu sürece göz yummuştu. Sağın sivilleşme süreci artık AKP’nin Başkanı T.Erdoğan’ın önderliğinde sürdürülür. Ergenekon soruşturmasında hükümet olan AKP ile Kemalist bürokrasinin sert karşılaşmalarında bunu gözlemek olası. Belki de bu sürecin sonunda Kemalist bürokrasi tavsiye olacaktır. Gerçi bunu söylemek için biraz erken ama en azından bundan sonraki süreçlerde Kemalist bürokrasinin siyaseten daha az belirleyici olacağı açıktır.
1980’lerin ortasında Kemalist bürokrasi ile zıt düşen Özal olmuştu. Özal, iki kutuplu emperyalist dünya siyasi sistemin çöküşünü öngörerek geliştirdiği siyaset hem geniş halk kesimlerince hem de büyük sermaye tarafından desteklenmişti. Halkın desteği 12 Eylül askeri darbesi ile beliren demokrasi özlemi olarak algılanmalıdır. Buna karşın Özal, Kemalist bürokrasi tarafından dışlanmış hatta ilk kez bir başbakan suikastta uğramıştı. Özal aslında 1950’li yılların AP’ sinden farklı değildi. Bugün AKP’sinin birçok siyaseti ile de örtüşür. Özal siyaseti sivilleşme sürecinde önemli bir mihenk taşı olduğunu vurgulamak gerekir. Özal’ın kurduğu parti olan ANAP, Demirel’in müdahalesi ve özelleştirme karşıtı gelişen işçi sınıfı hareketi karşısında yıpranmış nihayetinde Özal’ın Çankaya süreci ile de misyonunu tamamlamıştı. Özal geleneği dediğimiz sağ liberal siyasettin temsilcisi bugün AKP sürdürmektedir. AKP aynı zamanda da Erbakan geleneğinin devamcısıdır. Bundan dolayı da toplumda yoğun bir destek bulmuştur. Diğer sağ siyaset iddiasında olan DYP ve Yeni ANAP sivilleşme geleneğine karşı olan ve Kemalist modernleşme ile sorunu bulunmayan statükocu güçlerin eline geçmesinden dolayı siyasi alternatiflikleri artık söz konusu değildir. Toplumun değişimden yana olan ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzaktırlar.
Sağda statükoyu ve Kemalizm’in en katı yönünü savunan hala güçlü olan MHP vardır. Siyasi krizin derinleştiği dönemlerde Kemalist askeri bürokrasi ile uzlaşmaları iki taraf için de sancısız olacağı görünmektedir. 1980 öncesi MHP’yi ideolojik açıdan besleyen siyaset komünizm karşıtlığıydı. İşçi ve emekçi hareketin bağımsız olarak geliştiği ve siyaseten varlığını hissettirdiği dönem MHP’nin hedefi olmuştu. Her demokratik eylem komünist kışkırtıcılığıyla suçlanmış ve şiddet temel alınarak bastırılmaya çalışılmıştı. MHP’nin bu hoyrat saldırısı devlete ve askeri bürokrasiye kendini alternatif olarak sunmasında yatar. MHP’nin kurucu lideri olarak biline A. Türkeş aynı düşüncelerle 1960 yılında askeri darbeye kalkışmış ama başarısız olmuştu. Albaylık rütbesi ile kalkıştığı bu hareket sonucu cezaevine girmiş ve tırnakları sökülmüştü. Kemalist askeri bürokrasi o dönemde bu darbeyi sahiplenmemesini nedeni kendi emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleşmemesinde yatar. Ancak A. Türkeş siyasal mücadelesini MHP içinde yürütür. 80’li yıllarına kadar da siyasi mücadelesinin merkezine anti-komünizmi koyar. Gösterdiği performans sonucu 1. ve 2. milliyetçi cephe hükümetlerinde yer alarak devlet içinde kadrolaşmasını sağlar. 90’yılların başından ölümüne kadar Türkeş gelişen Kürt hareketine karşı en hoyrat siyaseti benimser. Türkeş’in ölümüyle MHP hiçbir geleneğini sahiplenerek anti-Kürt siyasetini devam ettirir. 80 sonrası toplumsal muhalefet sokakta kendini hissettirmediğinden dolayı sokak hâkimiyetine dönük siyasetten ziyade parlamento düzeyinde siyasetini yürütmektedir. MHP bu süreçte ‘değişmiş’ olarak algılanması büyük bir siyasi körlüktür. Dönem dönem asker cenazelerinde ve Kürt mahallelerinde kitlesel sindirme eylemlilikleri MHP’nin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. D. Bahçeli’nin kısa aralıklarla Kemalist bürokrasiyi ve sermaye guruplarını sert bir dille uyarmasında siyasal iktidara açlığını ortaya koyar. CHP ve MHP’nin gerek Cumhuriyet Mitinglerinde gerek Ergenekon sürecinde aldıkları ortak tutum Kemalist bürokrasiye göz kıpmam amacındadır. Askerin siyasete müdahalesi istenmekte hatta siyasi boşluğun yaratılmasıyla Kemalist siyasetin en katı uygulayıcısı olarak bu siyasi boşluktan medet umduklarını geçtiğimiz dönemde yaşadık ve gördük. Cumhuriyet Mitingleri 28 Şubata benzer sonuçlarının yaşanmasına yol açabilirdi ve bu iki partiyi zahmetsiz bir biçimde iktidara gelebilirdi.
Kendini solda tanımlayan CHP 80 sonrası milliyetçi çizgide kendini konumlandırması işçi hareketinin zayıflığından kaynaklanır. Unutmamak gerekir ki CHP’nin işçi hareketiyle kurduğu bağ samimiyetten uzak olmuştur. 1960’lı yıllar gelişen işçi hareketi ve kurulan TİP’e karşı CHP’nin işçi ve emekçi sınıfına yüzünü dönmüştü. Gelişen sınıf hareketin kontrolü CHP için önemliydi. Ne de olsa devletin partisiydi ve gelişen hareketi kendi iktidarı için bir tehdit olarak algılıyordu. 90’ların başında yeniden açılan CHP Kemalist ideolojinin katıksız savunucusu olmuştu. D. Baykal’ın iktidarıyla ortaya çıkan bu süreç sağ siyasette sivilleşen siyasi partilere karşı CHP’nin konumlanışında bunu gözlemek olası. CHP için toplumsal tehlike şerait olarak tanımlanmakta olup buna karşı geliştirilen siyaset merkezi bir unsur olarak kabul edilir. Toplumsal sorunun tepesinde laik ve anti-laik çatışma olduğu savıyla siyasetine süreklilik kazandırmaktadır. Bunun yanında Kürt sorununa yaklaşımda yine katıksız Kemalist bir savunma sunmaktadır. Dolaysıyla bu siyaset CHP’yi statükoculuğun cenderesine koymaktadır. Ergenekon soruşturmasında geliştirdiği tutum az önceki saptamalarımın ışığında beklenen bir tavrın sonucu olarak algılanmalıdır. Sonuç olarak CHP siyasetin sivilleşmesi ekseninden çıkıp siyasetin resmi ideoloji ile bağını güçlendirmesi ekseninde konumlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Sosyalist sol Türk siyasetinden uzun yıllar boyu dışlanmıştır. İlk saldırı Kemalist kadrolarca 1921 yılında Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de katledilmesidir. Kemalist kadrolar komünist hareketi cumhuriyeti il yıllarından beri tehdit olarak algılamıştır. O dönemde Bolşeviklerin Rusya’da iktidarı almaları Kemalist ve batı devletleri için bir tehdit ve tehlikeydi. Bu durum Kemalist asker bürokrasinin ulusal örgütlenmeyi kendi iktidarları doğrultusunda örgütlenmelerinde bir avantaj olarak kullanmışlardı. Bu doğrultuda yapıla pazarlıklarda Kemalistler büyük avantajlar elde etmişleri. Lozan Antlaşması Kemalistlerin zaferi olarak algılanması bu nedenledir.
2. Dünya savaşının ardından Kore Savaşı ve DP’nin iktidarıyla siyasi ortamın canlılık kazanır. ‘Halkçı- Demokrat’ kavgası sol sağ olarak belirginleşmeye başlar. 1960’ların ortasında TİP’ meclise girer. O dönemde 68 hareketi dünyada sol bir rüzgâr estirir. Türkiye’deki gençlikte bu durumdan etkilenir. Birçok mitingler ve kitle gösterileri düzenlenir. Kurulan gençlik dernekleri siyasi açıdan çok etkinlerdir. Türkiye tarihinde ilk kes soldan sivil ve kitlesel bir hareket doğar. Sivilleşme o denli güçlüdür ki Rusya’nın Çekoslovakya’ya işgali, Rusya'da iddia edilen sosyalizme yakın olmasına karşın TİP tarafından protesto edilir. Bu dönemde DİSK kurulur. Solun işçi hareketiyle bağlarını geliştirdiği yıllardır. 1960 ve 1970 dönemi demokrasi talebinin, öğrenci ve sınıf hareketinin yükseldiği dönemdir. Bu demokratik hareketlik CHP’yi de belirmeye başlar. Kurulan koalisyon bu sürecin bir yansımasıdır. Parlamentoda TİP milletvekillerinin muhalefeti Kemalist asker bürokrasi için bir tehlike olarak algılanır. Sosyalist Devrimci hareket olarak örgütlenen gençlik hareketi TİP’in mücadele perspektifini sistemle uzlaşmayı öngördüğü iddiasıyla bağımsız örgütlenmeye başlar. Sol siyasetin sivilleşme süreci işçi sınıfı ve demokratik kamuoyunun gelişmesine paralel olarak yaşandı. 1970’de 15–16 Haziran işçi eylemi sınıf hareketinin siyasal düzeyini ortaya koyar. 1965–1969 seçimleri AP’nin iktidarı söz konusudur. Demirel başbakan olarak görevini sürdürür. Demirel’in AP’si Demokrat Partisi'nden daha çok merkeze yakındır. DP’nin sivilleşme çabasından çok uzaktır. Bunun nedeni; daha sonraki yıllarda Demirel'in siyasi yaşamında aldığı tavırlara ve görevlere dikkatle bakıldığında anlaşılacaktır. 1961 yılında kurulan MGK hemen hemen her dönemde siyasi ağırlığını hissettirmişti. Ordu içinde ‘sol subayların’ darbe girişimi öne sürülerek 1971’de ordu iktidara el koyar ve Nihat Erim başkanlığında bir hükümet kurulur. TİP kapatılır ve birçok tutuklamalar beraberinde gelir. Sosyalist gençlik hareketi liderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edilirler Mahir Çayan ve arkadaşları Tokat’ın Niksar ilçesi Kızıldere köyünde katledilirler. Bu sindirme hareketi toplumun geneline dönüktür. Gelişen demokratik ve sivilleşme hareketinin tehdit olarak algılanması darbenin gerekçesi olmuştu. İsmet İnönü Nihat Erim hükümetini destekler ancak B. Ecevit buna karşı çıkar ve bunun sonucunda parti liderliğine seçilir. CHP’nin sivilleşme sürecinin ilk işaretidir. Darbenin yarattığı hasar gelişen demokratik kamuoyunun önünü alamaz. 1980’li yıllara kadar sosyalist devrimci sol parlamentoda olmasa da sokakta siyasi bir güçtür artık. Milliyetçi- ırkçı sağ bütün azgınlığıyla işçi eylemlerine ve sosyalist sola saldırarak sokak hâkimiyetini kurmaya çalışır. Uzun yıllar bu görevi yerine de getirir. 80’li yılların başına gelindiğinde sağ-sol çatışması öne sürülerek askeri darbenin meşruluğu sağlanır ve askeri darbe 12 Eylül 1980 yılında yapılır. Darbenin bilânçosuna gelince; 517 kişi siyasi nedenle idam edilir, 171 kişi işkence yüzünden yaşamını yitirir, 650 bin kişi gözaltına alınır ve binlerce kişi fişlenir.
Türk sosyalist solu örgütlenmeye başladığında karşısında sürekli çatışacak güçler buldu. Dolaysıyla kendi siyasal bağdaşıklarını eleştirme sürecinde bulunamadı. Türk sosyalist hareketi dünyanın çeşitli yerlerinde sosyalizm adına alınan iktidarlara sempatiyle bakıyordu ve onlardan etkileniyordu. Türkiye’de hayata geçirdikleri siyasetin büyük ağırlığını bu anlayışlar belirliyordu. Bu Stalinzm veya 3. Dünya sosyalizm anlayışıydı. Aşamalı devrim kuramı, mücadelenin iktidarla devrimciler arasında görülmesi 12 Eylül darbesi karşısında yenilgilerini sağladı. Sosyalist sol her ne kadar mücadele anlamında sivilleşse de ideolojik açıdan resmi ideoloji halini alan sözde sosyalizm anlayışlarına bağımlıydı. Bu anlamda sosyalist solun 1970- 80 döneminde tam bir sivilleşme yaşamadığını söyleyebiliriz. Sosyalist solun Kemalizm ile olan sıkı bağını da anmak gerekir. Kürt hareketinin sol devrimci güçlerin önderliğinde gelişmesinin ana nedeni de Kemalizm eleştirisini yapmalarından kaynaklanır. Kürt siyasi önderleri kendi etnik kimliklerinden dolayı ayrıca ezilmeleri Kürt sorunun siyasal anlamda kavranmasını neden olmuştu.
1980 sonrası sosyalist sol ideolojik olarak uluslararası sosyalist bilinen rejimlerin çöküşü ile birlikte yoğun bir tartışma sürecin içinde bulur kendini. Bu olumlu süreç ne yazık ki hakkıyla değerlendirilemedi. Sosyalist solun kitle tabanı olarak gördüğü işçi ve emekçi sınıfların içinde güç kazanamadığı gibi günümüze kadar güçlü bir siyasi alternatif de olamadı. Kendi zayıflıklarını sürekli 12 Eylül darbesini gerekçe göstererek örtmelere çalışmaları bunun göstergesidir. Oysa bu uzun dönemde 89 bahar eylemleri ve birçok kitle hareketi söz konusuydu. 80 sonrası siyasi ortamın belirleyici gücü sağ sivilleşmiş partiler olmuştur. Bu kitlesel güç sol ve sosyalist sol tarafından görülmemiştir. Oysa bu partiler sürekli değişimi dile getirmeleri ve anti- demokratik uygulamaların eleştirisiyle güç kazanmışlardı. Solun temsil etmek istediği bu alan sağ partilerin etkisi altına girmişti. Gerek Refah partisi gerek AKP sol tarafından doğru analiz edilemedi. Ergenekon soruşturmasında solun ya taraf olmayarak ya da soruşturmaya karşı durarak bu kitleden iyice uzaklaşmıştır. Topluma bu nedenlerden dolayı güvenmeyen sol siyaseten iyice silikleşmiş, siyasal mücadelenin önderliğinden dışlanmıştır. Bu süreçte sol Kürt hareketine ya akıl vermeye çalışmış ya da Kemalist kırıntılarla eleştirmeye çalışmıştır. Solun en önemli siyasal ittifakı olan Kürt hareketinden uzak durması da solun güç kaybetmesinin nedenleri arasında görülmelidir.
Türk siyasi hareketine baktığımızda sivilleşmeye çabalayan ve bunun dilini öne çıkaran partilerin toplumsal güç olduklarına tanık oluruz. Bu partilerin aldıkları toplumsal desteği göz önünde bulundurursak, toplum aslında değişimden ve demokrasiden yana olduğu rahatlıkla söylenebilinir. Bu anlamda sol ve sosyalistler için umut verici bir ortam vardır Türkiye’de. Sorun bunu görmemekte ve buna uygun siyaset yapmamakta yatar. Sağ Özal'ın ANAP'ı, Erbakan'ın Refah Partisi ve T. Erdoğan'ın AKP'si ile birlikte sivilleşmeyi becerirken Kürt hareketi de DTP ile bunu başardı. Türk solu ve sosyalist hareket henüz bu sivilleşmeyi başaramadı. Eğer başarırsa toplumu daha iyi anlayacak ve siyasi bir güç olacaktır. Darısı bizim başımıza.
29 Mart seçimi ve Türk solu
29 Mart seçimi ve Türk solu
Yaşanan bir kaç yılı siyasi açıdan siyasi gerilimlerle geçirmiştik. Cumhuriyet mitingleri, bir çok askeri darbe teşebüsü, Ergenekon soruşturması v.b gerici hamlelerle karşılaşmıştık. Mart ayına geldiğimizde de küresel krizin etkisinin hemen ardından yapılan yerel seçimler tahmin edilen sonuçları ortaya koydu. Her ne kadar yerel seçim yapılmasına karşı 29 Mart seçimleri genel siyasi ortamda geçtiği ve sonuçlarının da bu eksende değerlendirilmesi gerekir.
AKP'nin aldığı oy önceki genel seçimler ve yerel seçimler ile karşılaştığında gücünden az da olsa bir kan kaybına uğradığı söylenebilinir. AKP'nin liberal ekonomik ve siyasal açılımları toplumsal zenginliğin paylaşımında adaletsizliği artırması, DTP'yi dışlayarak Kürt sorununda belirli açılım hamleleri toplumsal desteğinin azalmasına neden olmuşur. Ayrıca sahil kent ve beldelerde siyasi açıdan silinmesi de CHP'nin laik-antilaik siyaseti karşısında tutunaması anlamına geliyor. Artık AKP merkez sağda konumlanan liberal bir partidir. Sadet Partisi'nin aldığı oy göz önünde tutulduğunda geneleksel siyasal islam tabanın SP'ne kaydığı bu seçimlerde görülür.
CHP ise Türkiye genelinde aldığı oy açısından başarısız bir muhalefet örneği gösterdiği söylenebilinir. Yalnızca İstanbul belediye başkanlığı için öne çıkartılan K. Kılıçlaroğlu sayesinde oy oranını artırmış olduğu görülür. Kılıçlaroğlu, CHP'nin terk ettiği sol anlayışı sembolik aday olarak öne çıkarıp kampanyalarını yürütmüş ve de belirli ölçüde başarılı olmuştur. Kentin varoşlarına yaklaşımı, sosyal belediyecilik vurgusu ve yolsuzluklarla ilgili ortaya serdikleri Kılıçlaroğlunun toplumsal desteğini az da olsa belirli ölçüde artırmıştır. Ancak Kılıçlaroğlunun aldığı oyun hatırı sayılır bölümünü de MHP seçmeninden aldığı görülmelidir. Son dört-beş yıldır yapılan seçimlede MHP ve CHP tabanı aralarında hangisi güçlüyse ona seçim desteğini sunmaktadır. MHP'nin bir önceki genel seçimler dikkate alındığında, aldığı belediye başkanlıkları ve genel il meclis oylarına bakıldığında İstanbul'da MHP'yi başarısız olduğu söylenebilir. Oysa MHP seçmeni Kılıçlaroğluna desteğini sunmuştur. Kılıçlaroğlu'nun aldığı destek Cumhuriyet mitingleri oluşan kızıl-elma koalisyonun siyasal karşılığı olduğu gözlenir.
MHP son sekiz yıl içerisinde hızla oyunu yükseltiği gibi Türk siyasetinde tedirgin edici bir yörüngeye oturduğu bu seçimlerle birlikte ortaya çıktı. MHP'nin geleneksel Orataanadolu oylarını yeniden kazanması Türkiye genelinde aldığı destek Türk siyaseti açısından tedirgin edicidir. Kürt düşmanlığı, ergenekon sürecindeki tutumu ve demokrasi karşıtlığı özellikleri dikkate alındığında bu tedirginlik sanırım küçünsenmeyecektir. AKP' nin DTP'yi dışlayarak Kürt sorununda Ankara bazlı açılımları aslında Kürt sorununda ayak sürçtüğü olarak algılanmalıdır. Bu da siyasetin merkezinde Kür-Türk karşıtlığı olarak oturmaktadır. Kürt sorununda zaman kaybetmek MHP'nin oylarını daha da artırmak, ekmeğine yağ sürmek anlamına geliyor.
DTP açısından 29 Mart seçimleri bir başarı olarak algılanmalıdır. Kürt sorununda çözümün tek muhatabı olduklarını bir kez daha kanıtlamışlarıdr. DTP'nin Türkiye genelinde bir alternatif olması Kürt sorunun çözümüne ve Türk solu, sosyalistlerin tutumuna bağlıdır. Kürt halkının batı illerinde orta ve alt sınıfların üyeleri olarak görüldüğünde siyasal eğilimlerinin AKP ve ya CHP olduğu gözlemlenir. CHP olan eğilimin nedeni alevi oluşarı ve AKP'nin alevi açılımında yetersiz olmasından kaynaklanır. Batıda yaşayan Kürtlerin bir kısmı da AKP'yi desteklemektedir. Bunun nedeni de AKP'nin resmi Ankara yaklaşımının dışında kürt sorununa getirdiği açılımlardır. Ayrıca DTP'nin batıda emek eksenli siyaset vurgusunun da eksikliği Kürtlerin bir kısmının diğer partilere yöneldiği gözlemlenir.
Bu kısa siyasi değerlendirmelerin ardından Türk solu hakkında birkaç şey değerlendirebiliriz artık. Türk solu kemalizm ile olan bağı ve AKP'nin 'şeriatçı' olarak algılanması sonucunda Türk soluyla alakadarı olmayan CHP'nin kuyruğuna takıldığı görülür. Büyük kentlerdeki seçim propagandası baz alındığında bunu gözlemek olası. Türk solu henüz kendine olan güveni kazanamadığından hala CHP'nin kuyruğuna takılmış durumdadır. Türk solunun sendika düzeyinde organik bağı gözlemlendiğinde işçi snıfı içerisinde önemli bir örgütlenme düzeyi söz konusudur. Gerek Türk-iş, gerek DİSK ve KESK bu bağın gücünü ortaya koyar.
Bu seçimlerde en önemli sonuç olarak şu söylenmelidir; kemalizm düşmanlığı, şeriat düşmanlığı öne çıkarılarak Türk solu siyasal bir güç ve alternatif olma olasılığını taşımıyor. Çünkü solun kazanması gereken kitle CHP tabanı, kemalizmle bağını koparamamış sosyalist partilerin tabanı, AKP tabanın ve küreselleşme karşıtı oluşturulan çeşitli küçük örgütlenmelerdir. Sol başka bir yerde inşa edilemez. Bu öneriyi sunarken CHP ile ortak eylemler içinde konumlanalım demek istemiyorum. Ama CHP'li sendikalara gidilmeden, alevi derneklerine gidilmeden de onlarala tartışmadan sol bir alternatif oluşturulamaz. Ancak sol alternatif CHP partisinden bağımsız düşünülmelidir. Küçük bir örnek vermek gerekirse; bir kasbada belediye baskanlığı için sol CHP'yi desteklese ve belediye baskanlığı kazanılsa ki bunun bir çok örneği vardır, sonuç olarak ne deyişecektir? Siz bu belediye ile ne yapabilirsiniz? Kemalizmin, milliyetçiliğin, kürt düşmanlığının, islami fobinin bu denli işlendiği bir yerde ne yapılır, çok çok bir kaç çay ocağı veya çay bahçesi işletmesi elde etmekten başka hiç bir işe yaramaz.
Solun ulaşması gereken kitlenin dağınıklığını ortadan kaldıracak olan ortak mücadele çağrısıdır. Bu yapılmadığı sürece solun alternatif olması söz konusu değildir. Yoksulluk ve yolsuzluk siyaseti Kemal Kılıçlaroğluna belirli bir oy kazandırığı göz önünde bulundurulursa solun, gerçek solun öne çıkarması gereken sorunlar apaçık ortadadır. Gündelik siyasi talepler Türk solunun alternatif olması için olmazsa olmaz taleplerdir. Bu talepler siyasi bir parti olmadan da hayata geçirilmesi solu pek güçlendirmez. Nedeni de küçük sol partilerin parti anlayışları ve kendi partilerinin çıkarını genel solun çıkarlarının karşısında görmelerinden kaynaklanır. Peki ne yapılmalıdır?
Öncelikler dağınık sol kitleyi bir araya getirilmelidir. Bu bir araçla olunur. Yalnızca kampanyalarla bu sağlanmaz. Yeni bir parti talebi hem kampanyaları hem de birlikteliği artıracaktır. Partileşme süreci ayrıca bir disiplin sağlayacak ve ortak eylemlikleri önceliyecektir. 29 Mart yerel seçileri sol ve sosyalistlerin kendi bölgelerinde CHP kuyrukçuluğuna savrulmaları bu dağınıklığın sonucu olarak gerçekleşmiştir. Partileşme süreci somut gündelik talepleri etrafında olmalıdır. Bu partileşme aynı zamanda Kürt hareketi ile de bağımızı güçlendirecektir. Türk solunun önceden tartıştığı çatı partisi gibi bir çok girişim sonuçsuz kalmıştı.
Bu yeni dönemde eylem birliğini ortaya koyan bir parti girişimi kampanyalar ekseninde tekrar denenmelidir. Bu süreç sendikalar, meslek örgütleri başta olmak üzere bir çok siyasi gurup ve partiyi kapsamalıdır. Acil sorunlar öne çıkarılarak bu süreç bir kampanya havasıyla sağlanabilinir. Öncelikle ergenekon sürecinde tavizsiz, sonuç alıcı kampanyalar düzenlenmelidir, ergenekoncu cinayet örgütünü sol sokakta yargılamalıdır, Kürt sorununda DTP ile oratak eylemler düzenlemelidir, küresel kriz karşısında ortak mücadele bayrağı yükseltilmelidir, Yolsuzluklar üzerine kampanyalar örgütlenmelidir ve demokrasi talebi öne çıkarılmalıdır. Bu eksende bir eylem partisi şekillendirlilebilinir ve de sol siyasi anlamda alternatif olabilir.
Sosyalistler eğer sözüne ettiğim partileşme süreci içinde olabilirlerse demokrasi, militarizm, derin devlet, kemalizmi, kürt sorunu, sosyalizm, çevre sorunu, devrim- reform ve kadın sorununu gibi temel konu başlıklarını geniş kitlelerle tartışabilirler ve sosyalistlerin yitirdikleri prestiji kitlelerin önünde yeniden kazanabilirler. Hatta siyasette belirleyici konuma da gelebilirler. Pek tabi bu, sol sendikacıların bürolarda oturmaktan ve yirimi kişiliklik sol ve sosyalist pati guruplarının bürolarda birbirlerine şov niteliğinde yaptıkları tartışma toplantılardan sıkılmalarıyla olacak şeydir.
Barış, Hemen Şimdi!
Barış, Hemen Şimdi!
Nihayet hükümet yaklaşık otuz yıldır yürütülen kirli savaştan yana olmadığını açıkça ilan etti. Türk devleti ve hükümeti seksen yıllık hakim ideolojisini sorgulamaya basladı. Bunu 'Kürt Açılımı', 'Demokratik Açılım' veya 'Milli birlik projesi' olarak ortaya koymaya çalışıyor. Bu süreç nasıl adlandırılırsa adlandırılsın belliki yürütülen resmi siyaset fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Dolaysıyla Türk siyaseti ve egemen sermaye yeni bir döneme doğru yönelmeye çabalıyor. Bu süreci zorlayan unsur en başta mücadele eden Kürt halkı ve onun siyasi önderliğinin yılmadan verdiği mücadele ve direnişçi ruhudur.
Türk solunun geniş kesmi neyazıkki bu süreci uluslararası güçlerin direktifi ile başladığını söylemektedirler. Ergenekon sürecinde aldıkları tutumun bir benzerini bu barış surecinde de almaya çalışmaktadırlar. Dolaysıyla barış sürecinin engelleyicisi, takoz koyucluğa hatta bir zamanlar hasım gördükleri ırkçı MHP'nin yanında yer almaya savrulmuşlardır. Cumhuriyet mitingleri ile beraber bu sol sol olmaktan çıkmıştı dolaysıyla bu sözde soldan söz etmek pek anlamlı olmasa gerek. Bir diğer sosyalist solda Kürtlere akıl verir bir tutumu benimseyerek sürecin çeperinde gezinmektedir. Oysa durum çok açık; halklar barış istyor ve hemen, şimdi, gecikmeden barış istiyor. Bunun nasıl olacağına savaşan taraflar karar verecektir. Bu barış sürecinin başarıya ulaşması, kürt halkının kazançlı cıkması Türk solunun en acil ve vaz geçilmez görevi olmalıdır. Türk solu bu sürece destek olmalıdır. Hükümetin barış sürecinde ayağını sürçmesini eleştirmeli ve bir an önce masya oturtmaya çalışmalıdır. Nasıl ergenekon sürecinde hükmeti denetliyorsa barış sürecinde de denetlemelidir. Toplumsal duyarlılığı artırmaya çabalamalıdır.
Türk solu bu sürece doğru yaklaşırsa otuz yıllık yürütülen bu kirli savaşta oluşturulan milliyetçilik kırılabilir. Eğer bu süreçte Türk solu ve sosyalistleri Ergenekon sürecinde aldıkları 'bana ne ci' tutumu takınırlarsa AK Parti'nin oluşturmaya çalıştığı mavi milliyetçiliğin kanalına kitlelerin akması engellenemez olur. Ha bu iyi mi olur, valla bir sosyalist olarak iyi olmaz. Çünkü yeni bir dünyanın kurulması ancak dünya işçi sınıfı ve özgür halklarla olabileceğine inanmaktayım. Hiç bir milliyetçi ideoloji ile yola çıkılarak yeni bir dünya kurulamaz. Sosyalizm bile kurulamaz ki bunun hezimetini çok yakın dönemde hepimiz tanık olduk. Bundan dolayı bu süreçte hükümeti koşulsuz barış sürecine zorlamak kendini sosyalist olarak niteleyen herkesin görevidir.
Unutmayalım Ak Parti ardı ardına gelen krizlerden bıkan emekçi kesimlerden aldığı destekle bugüne geldi. Yaklaşık yedi yıllık iktidar sürecini de her geçen gün pekiştirmektedir. Demokratik açılımlar AK Parti'nin geniş kitleler karşısında hala umut olarak görülmektedir. Keşke bu süreçte Türk sosyal demokrasisi belirleyici olsaydı ama nerede...Türk sosyal demokratları juntacılıkla, ergenekoncuların avukatlığıyla veya Kemalizmden medet ummaktan başka birşey yapmıyorki. Gerçek bir sosyal demokrat anlayış olsa, yani bizim sahtekar sosyal demokratlar olmasalar bugun bu süreç onların insiyatifiyle yürüyecekti. Pek tabi benim ve benim gibi düşünen sosyalistlerin daha çok işine gelecekti. Çünkü, gerçek sosyal demokrat işçi ve emekçiyi sosyalist saflara katmak, sosyalist fikirlerin geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak daha kolay olacaktı.
Oysa şimdi, liberal demokrat bir sermaye partisinin yakaladığı toplumsal önderliğe alternatif olmak daha zahmetli. Yine de buna şükretmiyor değilim. Hasbelkader Cumhuriyet Mitinglerinin sonucunda bizim nadide sosyal demokrat CHP iktidara gelseydi ne olacaktı halimiz, düşünmemek daha iyi.
Barış süreci artık geri dönülmeycek sürece girdi. Unutmayalım Kürt halkının karşısında egemen sınıfın temsilcisi AK Parti var. AK Parti bu süreçte Türk sermayasinin ihtiyaçlarına öncelik tanıyacaktır. Türk sosyalistlerin böyle bir önceliği yoktur. Bizim önceliğimiz işçilerin ve emekçilerin çıkarıdır. Bu barış süreciyle birlikte demokratik kazanımlar elde etmenin yolunu aramalıyız. Demokratik bir anayasanın hazırlanması ve Kürt siyasi temsilcilerin taleplerinin koşulsuz olarak sağlanması için mücadele etmeliyiz. Eğer hala solcu ve sosyalistsek.
Hükümete Değil Barışa Destek!
Hükümete Değil Barışa Destek!
Türk devletinin Kürt halkıyla yürüttüğü kirli savaşın sonuna yaklaştığımız artık ayan beyan ortadadır. Barış koşulları her yerde konuşulmaya başlandı. Bu süreci belirleyecek güç Kürt halkının kendisi, onun siyasi temsilcileridir. Türk solu bu süreci Kürt halkının talepleri doğrultusunda destek sunmalıdır. Ancak Türk solu ve sosyalistleri AK Parti hükümetini şeriatçı olarak değerlendirdiğinden dolayı barış surecine kuşkuyla yaklaşmaktadır.
Türk solunun bu süreçte tutuk olması AK Parti hükümetini geriye doğru savurmaktadır. Başbakan ‘Kürt açılımı’, ‘Anneler ağlamasın artık’ söylemini ‘Milli birlik projesi’ olarak yeniden adlandırmaya başladı. Bunun nedeni ırkçı MHP ve sözde solcu geçinen CHP’nin gerici muhalefeti olduğu görülmelidir. Bu gerici muhalefet ne kadar yaygara koparmaya çalışsa da bu süreci engelleyemeyecektir. Ancak süreci geciktirmeye ve baltalamaya çalışarak barış sürecini batıda hissettirmemeye çalışacaklardır. Bunu başarırlarsa tabanlarını ve toplumsal desteklerini büyütebileceklerdir.
Türk solu biraz akıllı davransa bugün önemli bir toplumsal ve siyasi güç olabilir. Bu ‘demokratikleşme’ sürecini barış süreci olduğunu algılayıp HÜKÜMETE DEĞİL BARIŞA DESTEK, diyerek gerici ve ırkçı muhalefete karşı çıkarak sokakta varolmaya çalışsa bugün hükümeti çok daha ileri düzeye taşıyabilirdi. Çünkü hükümetin toplumsal desteği demokrasi, barış özlemiyle dolu. Dolaysıyla böyle bir taban karşısında bir parti gericiliğe düşmez. Düşerse ırkçı MHP ve devletçi CHP’den farksızlaşır ki AK Parti böyle bir parti değil. AK Parti Türk sermayesinin temsilcisidir. Ancak kendi sınıfının demokratik özlemlerini de içinde barındırdığını gözden kaçırılmamalıdır. Bundan dolayı MHP ve CHP’ye benzemiyor.
Barış sürecine destek hükümete destek anlamını taşımaz. Çünkü barış yukardan, hükümet tarafından gelen bir istek değildir. Barış isteği Öcalan’ın yakalanmasından sonra Kürt halkının genel talebi oldu. Bu talep on yılı aşkın dillendiriliyordu. Nihayet Hükümet ve devlet bu çağrıya gönülsüz olsa da yanıt vermiştir. Asıl mesele bundan sonra başlıyor. Kürt halkı kendi barış taleplerini ardı ardına sıralıyor yani hükümetten önce kendi taleplerini masanın üzerine bırakmış durumdadır. Türk solu bu talepleri mi destekleyecek yoksa barış karşısında tutum alan MHP ve CHP’nin yanında mı yer alacak. Bütün mesele budur.
Türk solu 500 milyarı doların anlamsız savaş için nasıl harcandığını ve bu kirli savaşın sonucunda Ergenekon gibi cinayet şebekesinin nasıl beslendiğini ve 18 bin faili meçhulü düşünsün. Türk solu yıllardır demokrasi talebi diyerek aşındırdığı yollara sorsun neden her sokağa çıktığında azgınca üzerine gelen devlet güçlerini düşünsün. Bütün bunlar acaba demokrasinin eksikliğinden kaynaklanmıyor mu? Biraz düşünülse, biraz Ergenekonculuktan, biraz Kemalistlikten uzak dursa bugün barışa hükümetten daha fazla sahip çıkacak ve sol toplum karşısında kaybettiği popülerliği yakalayacak.
Bu tarihsel süreçte Türk solu barışın yanında tutum aldığında Kürt halkı kazanacaktır. Pek tabi Türk işçi ve emekçisi de kazanacaktır. Özelleştirmeler karşısında yenilen işçi sınıfı kendine güven kazanacaktır. Kürt halkı kazandığında kamu emekçilerinin öz güveni gelişecek ve toplu sözleşmeli sendikal haklarını kazanacaktır. Barışın kazanması Türk solu, Kürt solunun yani toplumun kazanması anlamına gelecek. Bakın sendikalar biraz ses çıkardı barış süreci genel demokrasi taleplerini kapsadı. Demek ki Türk solu ve sosyalistleri biraz kımıldayıp yüklenseler koca bir dünya kazanacaklar!
Yeni bir sola ihtiyaç var mı?
Yeni bir sola ihtiyaç var mı?
Siyasi gündemimiz yine bizi şaşırtmadı. Toplumsal sorunlar ne kadar bastırılsa da, görmezden gelinse de gündemdeki yerini alıyor. Bu bize şunu gösterir; sosyal ve siyasal sorunlarımızın birikmişliğini ve değişime ne kadar aç olduğumuzu. Dile kolay üç askeri darbe, 28 Şubat post modern darbesi, son on yılda dört askeri darbe girişimi, kapatılan birçok parti ve yaklaşık 30 yıldır Kürt halkına karşı sürdürülen kirli savaş, bunun sonucunda binlerce ölüm! Yüzlerce aydının ve binlerle ifade edilen faili meçhul cinayetler! Böyle bir ortamda tek düze bir siyasal gelişme beklemek abesle iştigal değil mi? Ayrıca böyle bir ortamda yüzde üç’lük Erbakan’ın partisinin biranda yüzde 20’lera ulaşması veya Erdoğan’ın öncülüğünde kurulan AK Partinin ilk girdiği seçimde yüzde 35 ikinci girdiği seçim de yüzde 48'e yakın oy almasına ne demeli? Demek ki çok ama çok canlı toplumuz. Küçük bir partinin toplumsal kodları doğru okuduğunda çok kısa zamanda siyasal güç olmasının önünün açık olduğunu saptamak sanırım yanlış olmaz.
AK Parti yaklaşık sekiz yıldır iktidarda. Bu iktidar sürecinde demokratikleşme adına birçok girişimde bulundu. Başardı veya başaramadı, kendi sınıfının çıkarını temel alarak yaptı veya yapmadı, gücü yetti ya da yetmedi. Her neyse uzatmaya gerek yok. Anayasa değişikliği, Kürt sorununa getirdiği yaklaşım, yasaklara karşı tutumu gibi ataklar başarılı veya değil. Bildiğimiz şey; başarının sağlanmamasında en büyük etki Ergenekon suç örgütünün faaliyeti, provokasyonlar, Kürt sorunu karşısında savaş yanlısı CHP’nin ve MHP’nin varlığı ve AK Partiyi denetleyecek onu ileriye itecek yani onu aşacak bir sol partinin olmaması sayılabilinir. Bütün bu sürçte AK Parti toplumda bir beklenti yarattı. Bu demokrasi ve adalet beklentisidir. Bu günlerde birde buna barış’ı eklersek abartmış olmayız sanırım. Bu beklentiler bende ne yarattı derseniz şöyle yanıtlarım; AK Parti sosyal demokrat bir parti mi? Ardından, eğer sosyal demokrat parti ise sosyal demokrat bir partiye veya yeni bir sola ihtiyaç var mı? Biraz daha ileri gidip, bir sosyalist olarak böyle bir partinin kurulması sosyalistlerin görevi mi, diye birçok soruyu sürekli kendime sormadım değil doğrusu.
AK Parti ideolojik geleneği açısından ve de işçi sınıfı ile kurduğu bağ açısından bakıldığında sosyal demokrasi ile bir bağı bağdaşığı olmadığını söylemek mümkün. Bu iki açıdan bakıldığında CHP’yi de hiçbir zaman sol veya sosyal demokrat olarak nitelemeyebiliriz de. Ama toplum bir zamanlar sol deyince CHP’yi belledi ve bu memlekette solun adresi olarak gösterilen CHP’ye hoyratça saldırıldığında bile toplumsal desteğini kaybetmediği gibi onu umut olarak dağa taşa yazdı. Çünkü özgürlükçü ve emek yanlısı söyleme sahipti. Sınıf çıkarını gözeten uyanık işçiler bu partinin bürolarını aşındırıyorlardı. Bugün CHP sol içinde görülebilir mi, görülemez tabii. Darbeci özlemleri, Ergenekon suç örgütüne sahip çıkışı son dönemde barış sürecini Silivri kafesinde tutulan Ergenekon canilerinin özgürlüğü için pazarlık koşulları yaratmaya çalışan devletçi bir partiden farksız. AK Parti de sol bir parti değil. Her fırsatta Başbakan muhafazakâr olduğunu, Osmanlı hayranı olduğunu söyler durur. İdeolojik açıdan bu böyle. Demokrasi açısındansa sınıfı geçer not aldığını söylemek mümkün. Ama pekiyi notu vermek zor. Memur sendikalarının grevli toplu sözleşme hakkı yıllardır hayata geçirilmedi. Tuzla tersanelerindeki işçi ölümlerine karşı tutumlarında, düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü konusunda keza öyle. Daha da uzatılabilinir. Ancak Kemalizm, derin devlet konusunda, askerleri hizaya sokmak açısından başarılı. Biz yıllardır sol bir parti görmediğimiz için AK Parti bize hoş geliyor. Ergenekon suç örgütünün yargılanmasında gösterdikleri kahramanlık, Kemalist cuntacılara karşı verdikleri mücadeleyi, hayranlıkla karşılandığını söyleyebilirim. Bu konular ve diğer birçok demokrasi ve barış lehine yapılacak eylemleri bile desteklenmelidir de. Yine de bu sorunları çözmek için AK parti yeterli değildir. Yeterli olmadığı gözüküyor. Yeni sol bundan gereklidir!
AK Parti olmasa da sosyal demokrat veya sol bir parti iktidarda olsa ne yapardı, diye kendimize sorduğumuzda yeni bir solun gerekliliği daha çok su yüzüne çıkar. Örneklersek; Kürt sorunu bu denli uzamaz yılan hikâyesine dönmezdi, emek örgütleri daha örgütlü olurdu. Toplumsal adalet daha yerine otururdu. Toplumsal refah daha adaletli paylaşılır en önemlisi de kapitalizmin krizi emekçilerin sırtına değil patronların sırtına yıkılırdı. 12 Eylül cuntasının hazırladığı anayasadan kurtulmuş olurduk. Bütün darbeciler yargılanırdı. Düşünme, örgütlenme özgürlüğü büyük ölçüde sağlanmış olurdu. Ne yazık ki AK Parti iktidarda ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya kaldığında sürekli patinaj yapar durumda. Çünkü Kemalistler tarafından kuşatılmış ve sorunların üzerinden gelebilecek ne tarihsel birikime ne’de ideolojik birikime sahip. Gerici muhalefetle cepheden karşılaştığında Yeni Osmanlıcılık sahipleneceği ideolojik argüman oluyor. Biriken sorunları aşamıyor yalnızca zaman yayıp duruma göre ileri veya geri adım atmakta. Bugün çok canlı bir barış havası var ama hükümet hala patinajda ve geri adımın kıyısında. Muhalefette güçlü ve gerçek sol olsaydı bu gün barış konusunda çok ilerde olurduk. Tüm bunlarda dolayı yeni bir sol parti için harekete geçilmelidir. Bu süreci başlatanların yanında yer almak gerekir. Bu sureci ofis ve bürolardan değil sokaklarda düzenlenen kampanyalarla hızlandırılmalıdır. 22 Temmuz seçimlerinde bağımsız adaylar oluşturulan kampanyaların getirdiği ses anımsanmalıdır. Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu (Küresel BAK), Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DURDe, Savaş Karşıtları ve birçok sivil insiyatifin yürüttüğü başarılı kampanyalar önemli bir toplusal güç olduklarını kimse yadsıyamaz. Ancak bu kampanyalar siyasal olarak bir havuzda toplanmalıdır. Yeni sol için yola çıkanlar bu sivil insiyatifleri hesaba katarak süreci hızlandırmalıdırlar.
Bugün toplumsal sorunlara sosyal demokrat veya özgürlükçü sol arayışlar çok rahat yanıt üretebilirler ancak AK Partiyi karşılarına alarak değil onu aşacak bir pozisyon belirlemelidirler. Bütün sıkışmışlık sol ve sosyalistler açısından reform taleplerin ekseninde birleşmek ve bu taleplerin etrafında kitlesel sol partiyi inşa etmek olmalıdır. Sorun bu reform taleplerin peşinden gidebilecek bir siyasal iradenin ortaya çıkarılmasıdır. Bu anlamda Özgürlük Dayanışma Partisi (ÖDP) içinde gelişen süreçte Ufuk Uras’ın aldığı tutum çok önemli ve sahip çıkılması gerekir. ÖDP’nin Ergenekon soruşturması karşısında Ufuk Uras’ın Ergenekon savcılarına ve hükümete verdiği destek eleştirilmişti. Bu tutum sol açısından iç ağlatıcıdır. Uras ÖDP’den ayrılıp Sosyal demokrat Halkçı Parti (SHP), 10 Aralık Hareketi ve diğer sosyal demokrat ve sosyalist guruplarla yürüttüğü sol alternatif çabası dikkate alınmalıdır. Uras sosyalist solun bir kanadı tarafından liberallikle suçlandı. Bir diğer kanatta sosyal demokrat parti kurmak sosyalistlerin görevi olmadığına dair eleştirileri oldu.
Sosyalist hareketin tarihine bakıldığında bu eleştirilerin külliyen yalan olduğu görülür. Troçki, Hitlere karşı Alman Sosyal Demokrat Partisi ile Alman Komünist Partisinin mücadele birliği için nasıl çırpındığını biliyoruz. Bu birlik sağlanamadığı içindir ki Hitler rahat bir şekilde iktidara gelmişti. Bugün bu birlik sağlanmalıdır. Çünkü hala Ergenekoncular ve onların destekçisi partiler bıçak biliyorlar. Her fırsatta hükümete saldırırlarken aslında bize, demokrasi güçlerine saldırıyorlar. Bu sürece karşı durmak ancak birleşik bir hat oluşturmaktan geçiyor. Klasik anlamda parti disiplinin uygulandığı, tek bir ideolojinin temel alındığı parti anlayışıyla yapılamaz. Böyle bir fikir birliği iş yapamadan ayrılmayı getirir. Temel sorunlar belli. Demokrasi ve derin devlet, yeni bir anayasa, barış, çevre sorunu, kadın sorunu gibi temel konularda fikirliği sağlanmalıdır. Torçki bunu eylem birliği ve seçim birliği olarak düşünmüştü. Çünkü birlik istediği iki partide büyük ve kitleseldiler. Oysa bizde öyle güçlü parti yok. Yani biz bize kaldık. Küçüğüz, diye de kimse endişe etmesin. Bu avantaja çevrilebilinir. İsterseniz kentte küçük bir otomobille her sokağa girip-çıkabilir, ayak basmadık yer bırakmayabilirsiniz. Toplum solla bütünleşebilir duyarlılıktadır. Boşuna AK Parti üç dönemdir geniş kitlelerce desteklenmiyor. Toplumun vardır bir bildiği sol bunu yeni öğreniyor ne yazı ki. Arabamız küçük olabilir en azından hantal bir arabayla yola çıkmamış olacak sol. Gündemi sürekli değişen memleketimizde böyle bir kıvraklık avantaj sağlar sanırım. Bu da sola daha çok iş ve örgütlenme olanağı sağlar. Sol buradan büyür. Önümüzdeki 1 Eylül Dünya Barış Günü bunun başlangıcı olsun. Ama AK Partiye karşı sol değil demokrasi, adalet ve barış için yeni sol için sokağa çıkılmalıdır. AK Partiyi aşan bir sol için!
Türk solu barışa engel: Burjuva milliyetçiliğin ikiz kardeşi sosyal şovenizm !
Türk solu barışa engel: Burjuva milliyetçiliğin ikiz kardeşi sosyal şovenizm !
Çok yakın zamana kadar Kürt ismini telaffuz etmek yasaktı. Oysa şimdi barıştan söz ediyoruz. Her şeyi tartışabiliyoruz. Kürt halkının bir ulus olduğundan, özerklik, federasyona, Öcalan’ın muhatap alınmasına, PKK ile görüşülmesi ve ayrılmaya kadar her şeyden söz ediyoruz. Düne kadar bunlar tartışılaydı hepimizin başı belaya girerdi. Birçok aydın bundan dolayı ömrünün yarısını cezaevinde geçirdi. Birçoğu da sokakta infaz edildiler. Bugüne gelmek için çok ağır bedel ödendi. Bugün artık dünden daha iyi bir yerde duruyoruz. En azından barış için konuşulmaya başlandı.
Oysa bazıları ısrarla barış için değil savaş için konuşun, diyorlar bize. Kimdir bunlar? Irkçı MHP! Bu faşist partiyi dinlemek, duymak ve söz etmek bana işkenceden farksız geliyor. İçişleri bakanı olsam anında yasaklar kafese tıkardım bunları. CHP’ye ne demeli. Bence deli demeli! Bütün ideolojik, siyasi kurgularını ısrarla Kürt sorunu vardır ama Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, diyerek Kürt halkını aşağılıyorlar ve görmezlikten geliyorlar. Dolaysıyla barışın karşısında dalga geçer bir edayla tutum almış oluyor. Neymiş, anayasa dayanak gösterilerek Türk kimliğinin siyasi bir kimlik olduğunu, etnik bir kimlik olmadığı vurgusu. Kürtler etnik temelde hak istediklerinden bu talepler kabul edilemez deniliyor. Yani Türkler etnik değiller, Kürtler etnikler dolaysıyla istekleri de gerici ve kabul edilemez. Çünkü Kürtler ırkçılık yapıyorlar! Ya sabır! CHP ve MHP tam bir demagojinin içindeler. Kürtler yaklaşık 80 yıldır Kürt’üz diyorlar. Bunun için 29 kez isyan isyan ettiler. Bu partiler Kürt sorununu görmek istemedikleri gibi inkarcılarda.
Birlikte, eşit haklara yaşamaya karar veren çiftlerden birinin sözünden vaz geçip diğer eşi zorla alı koyup tüm haklarını gasp etmesi gibi Kürt halkı yıllardır hakları ellerlinden alınmıştır. Eskiden devlet partisi şimdi Ergenekon partisi olan CHP, Kürtlerin herhangi bir siyasal talebine yanıt vermeyerek uyduruk Türk kimliğini Kürtlere dayatmakta ısrarla savunuyor. Yani Kürtlerin 29. kez kendi haklı ulusal talepleri için başkaldırmadıklarını, dilendiriyor. Barış projesinin Amerikan oyunu olduğunu söyleyerek milliyetçi duruşunu meşhurlaştırmaya çalışıyor. Bugün yalnızca Kemalizm iflas etmedi aynı zamanda Türk ulusal kimliği de iflas etti. CHP bunu görmediği sürece savaştan yana anılacaktır ve tarihten silinecektir.
MHP Türk etnik kimliğini diğer hakların kimliği olduğunu söylüyor ve dayatıyor. Dolaysıyla hem ırkçılık hem de savaş çığlığı atıyor. Eğer Kemalist ulusal kimlik Türklük üzerine kurulmasaydı MHP ırkçılıktan dolayı kapatılırdı. Kemalizm’de Türk kimliği yıllardır resmi ideolojinin ulusal kimliği olarak görüldüğünden MHP’nin ırkçılığı şimdiye dek kamufle oldu. Barış sürecinde MHP’nin ırkçı parti olduğu vurgulanıp kapatılması için kampanyalar yapılmalıdır. CHP, Kürt halkı vardır, diyor ama siyasi hakkı olmadığını belirtiyor. Biri ırkçı diğeri milliyetçi ve şoven. Barış karşısında ikisi de barışın gereksiz olduğunu savunarak ortak tutum almış oluyorlar. AK Parti de milliyetçi. CHP Kemalist milliyetçiliği dayattığı için milliyetçi ve şoven bir parti oluyor. AK P ati 80 yıldır dayatılan Kemalist milliyetçiliği tartışıyor ve barışı çağrısında bulunuyor. Sosyalist sol veya sosyal demokratlar savaş yanlısı olduklarını gizlemek için bin bir dereden su getirmekle meşguller. Sanki birbirleri ile yarışıyorlar.
Bu şoven tutuma örnek olduğunu düşündüğüm Türkiye Komünist Parti’sinin sözde kardeşlik bildirisine değinmek isterim. Hiçbir siyasi değeri olmayan istekler uzun uzadıya anlatılıp sonunda emperyalist bir proje olduğu yazılır. Sonunda da bu barış projesinden barış çıkmaz diyerek, bildirge sonlanır. Bu savaşın yanında tutum almak değil de nedir! Bu sosyalist gelenek için kepazelik, sosyal şoven bir tutumdur. Bu tutum Türk solunun genelinde görmek olası. Kürt siyasal hareketine güvenmediklerinden, onlara reçete sunarak destekte bulunuyor havası estirmektedirler. Barış yanlısı olup birlikte yaşamayı kardeşlik ve barış projesi olarak yorumlayanlar dolaylıda olsa Türk sermayesine yaltaklık ve işbirliği yapmaktadırlar. Sanki Türk sosyalistleri Kürtlerle savaşıyor havasındalar. Bu kepazelik değil de nedir! Türk sosyalistleri bunu sosyalist ideolojiye yaslanarak yapmaktadırlar. Oysa milliyetçilik ideolojisine yaslanarak savaştan yorulan, bitkin düşen Türk sermayesine yani T.C devletine destek sunmaktadırlar. Dolaysıyla sosyal şoven bir tutum takınıyorlar. Şovenler, çünkü çok seviyorlar devletlerini öyle ya devrimcilikleri terk edeli epey oldu. Devirecek neleri kaldı ki!
Önümüzde koca bir barış süreci var. Barış sürecinin başlaması bir kazanımdır. Bu kazanımı Kürt halkının lehinde olması ve kazanımların kalıcı olması için ezen ulusun sosyalistleri Kürt halkını isteklerini koşulsuz desteklemeliler. Bunun en sıkı mücadelesini yapmalıdırlar. Hatta tek taraflı ayrılma hakkını da içinde barındıran siyasal güvencenin savunucuları olmalılar. Lenin’in sosyal şoven, diye suçladığı Kautsky patentli oportünizme ‘yurtseverlik veya yurt savunusuna’ veya ‘Tek ülkede sosyalizm’ anlayışını sosyalizme kaynatmaya çalışan Stalinist milliyetçi siyasetten uzak durulmalıdır. Kautsky oportünizmi ile 1. Dünya savaşında Alman işçi sınıfını burjuva savaşa kurban etmiştir. Stalin ise milliyetçiliği kullanarak Almanya, Macaristan, gibi birçok devrimci kalkışmayı boğarak dünya devrimini satmıştır. Almanya da faşizmin iktidarının önünü açmıştır anayurt savunusu siyaseti ile. Devrimci sosyalist olaranL. Troçki’nin birleşik cephe siyasetinin hayat bulması engellenmiştir. Bizim nadide sosyal demokrat ve sosyalistlerimiz hala bu ideolojilerin bir uzantısı olarak siyaset yapmaya çalışıyorlar ve Ergenekon soruşturmasında aldıkları tutumla, barış sürecini değerlendirişleriyle çuvallıyorlar. Artık her şeye Amerikan kulpu bulmakta iyice uzmanlaştılar. Darbe olur Amerika denir, Ergenekon kafese tıkılır Amerikan oyunu, savaş olur Amerika, Barış olur yurtseverliğe sarılılar. Yarın devrim olduğunda yine Amerikan oyunu, diye karşı çıkacaklar bu gidişle. Bu siyasi anlayışların sol ile alakası kalmamıştır. Cumhuriyet mitingleri ile başlayan yol ayrımı barış sürecinde tamamlanmıştır. Sosyal şoven sol ile birlikte hareket etmek artık tamamen kendini tüketmiştir. Birleşmiş Milletlerin dünya halkların için aldığı kararlarda Kendi Kaderini Tahin Hakkı bile güvenceye alınmıştır. Ya bu şovenler bile bunu kabul etmemektedirler. Kendilerine sol diyorlar ama Birleşmiş Milletler kadar “demokratik” bir kurala sahip çıkamıyorlar. Bu yüzdende Kürt halkına halk denmiyor etnik azınlık olarak sesleniyorlar.
Sayın sosyal şovenlerimiz! Emperyalizm her şeye mutlak kadirse siyaset yapmaya da gerek yok sanırım. Nasıl olsa her şeyi Amerika biçimlendiriyor. Barışın arkasında kimin olduğunu, barışı isteyenlerin niteliğini araştırmak öküzün altın da buzağı aramaktır. Solculuk ve sosyalistlik yapmamaktır. Entrikalara alet olmaktır. Bugün böyle davranmak Ergenekoncuların ve savaş yanlısı faşist MHP’nin yanına düşme anlamına gelir. CHP’den farsızlaşıyorsunuz. Bu yazı siz, kendini sosyalist sanan ama bugün sosyal şoven olan Türk sosyalistlere ve sosyal demokratların yöneticilerini ikna etmek için yazılmamıştır. Onları destekleyen işçi, emekçiler ve öğrenciler için yazılmıştır. Yöneticiler kendilerini satalı çok olmuştur. Ama içler, emekçiler ve öğrenciler neler olup bittiğinin farkında olan sosyalistler partilerinizi terk edin! 1 Eylül Dünya Barış Günü için sokağa çıkın! Böylelikle sizi satan parti yöneticilerinizi cezalandırmış olacaksınız!
Kendini solda gören herkes hiç olmazsa bugün barışın yanında olup Kürt halkının taleplerine koşulsuz destek vermelidir. Korkmayın, ürkmeyin hükümete destek vermiş olmazsınız. Gönüllü birliktelik eşit koşullarda ancak olur. Gönül işlerinde de bu böyledir. Taraflar bir birlerinin tüm haklarını tanımalılar hatta istediklerinde de tek taraflı ayrılma hakkını kullana bilmeliler. Çünkü her aşk sonsuz olmaya bilir. Tek taraflı ayrılmanın da güvence altına alınması gerekir. Bizim yapmamız gereken bu değil mi? Ama sizin parti önderleriniz neyi salık veriyorlar; güçlü eşin avantajlı olması için reçete üretiyorlar. Yani güçlü eş bu birliktelik sürecinde eşine istediğini yapacak ve ezilen eş buna boyun eğip ayrılamayacak. Bu insanlık mı yoldaş! Bu açık açık cinsiyetçiliktir. Bunu Kürt sorununa indirgediğimizde parti yöneticilerin cinsiyetçi ve sosyal şoven olduklarını görebiliriz. Çünkü Kürt halkının taleplerini görmezden gelmek ve tek taraflı ayrılma hakkını savunmamak Türk kimliğinin altında yaşamak anlamına gelir. Bu şoven boyunduruk ne Kürt halkı için ne’de Türk işçi, emekçi ve öğrenciler için gerekli. Biz yurtsever değil sosyalistiz! Biz sosyal şoven değiliz! İşçilerin vatanı yoktur. Kürt halkı kendi kimliğini özgürce kullanamadığı sürece biz hep Türk kalacağız demektir. Sosyalist bir dünya için adım atamayacağız anlamına gelir. Türk olmak bizim karnımızı doyurmadığı gibi Türk milliyetçiliği temelinde sosyalist bir dünya da kurulamaz. Kürt işçisi, emekçisi ve öğrencisinin sosyalist özlemlerini kullanma hakkı vardır ama önce kimliği tanınmalıdır. Türk işçisine, emekçisine ve öğrencisine tanındığı gibi. Birlikte yaşadığınız eşinizin kimliğini nasıl tanıyorsanız, tanımalısınız.
Dolaysıyla Kürt hareketine, onun siyasal temsilcilerine tereddüt yaşamadan güven vermeliyiz. Bu ancak barışı desteklemek ve Kürt hareketinin taleplerinin eleştirisiz desteklemekten geçer. Aranızda sosyalist Kürdistan diye düşünenler olabilir. Bu bakış diğer soldan da farksızdır. Çünkü Kürt Hareketine sosyalist karakter yükler. Öncelikli olarak barışa koşulsuz destek sunmak gerekirken, önderliği sorgulamak barış sürecine engel olmaktan baksa bir şeye yaramaz. Türkiye’de sınıf hareketi, sosyalist hareket geri, diye yılardır yakındık, durduk.
Bunun en temel nedeni Türk milliyetçiliği idi. Bugün bu milliyetçi hava çatladı. Egemen sınıf Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşın desteğini Türk halkından sağladı. Bunu Türk milliyetçiliğini sürekli öne çıkarak yaptı. Bu milliyetçi hava sınıf mücadelesini çok iyi gizledi. Özelleştirmeler sürecinde Türk işçi ve emekçisi yenildiyse bu milliyetçilikten yenildi. Sol ve sosyalistler de milliyetçilikten nasibini aldı. Ama bugün bu milliyetçi hava çatladı. Daha fazla çatlatmak olmalı görevimiz. Türk milliyetçiliğine karşı çıkıp sosyalist fikirleri savunmalıyız. Ezen ulusun işçileri ve sosyalistleri yurtsever olamazlar. Eğer Kürt ulusunun Kendi Kaderini Tahin Etme Hakkını koşulsuz, yani reçete sunmadan desteklersek ezen ulusun işçi ve emekçisi olarak ideolojik ve siyasi açıdan sermayeden koparabiliriz. Kürt halkının her kazanımı bizim kazanımızdır. Böyle dönemlerde ezen ulusun işçilerin ve emekçilerin yeni fikirlere açık olduğu dönemlerdir. Tüm bunlardan dolayı sokağa çıkalım ve yeni bir sol yaratalım. Sosyal şoven olmayan, milliyetçi olmayan, barış yanlısı, Ergenekon terör örgütünün peşini bırakmayan, çevre sorunlarına, cinsel ve azınlık haklarına sahip çıkan, anti-militarist, kapitalizmi sorgulayan sol için sokağa çıkalım.
Başbakan Ya Zebercet* Olacak Ya da Cesur!
Başbakan Ya Zebercet* Olacak Ya da Cesur!
Başbakan her gittiği yerde barış vurgusunu öne çıkartmakta. Özellikle iftar katılımlarında bu daha çok öne çıkıyor. Hükümetin diğer sözcüleri için de bunu söylemek mümkün.
Büyük bir drama sahne oldu yaklaşık 30 yıl yürütülen kirli savaş. İki taraftan anneler ağladı, babalar ağladı. Binlerce kişi yerinden edildi. 40 bin insan öldü ve onun yarısı kadarı da faili meçhule kurban gitti.
Yanı başımızda içimizi sızlatan ABD’nin Irak işgaline karşı çıkarak işgale ve savaşa dur dedik. israil'in Filistin halkına saldırısını protesto etmek için sokaklara döküldük.
Kürt halkının yaşadığı savaşta anneler hala ağlıyor bizde göz yaşlarımızı tutamıyoruz. Bir çocuk sırtından vurulduğunda bizde vuruluyoruz. Ormanlar yakıldığında bizde yanıyoruz. İnsanlar köylerinden sürüldüklerinde bizde sürgünlüğü yaşıyoruz. Buna benzer birçok trajedi…
Dün ajansları dinlerken 2010 yılının Genel Kurmay Başkanı olacak gözüyle bakılan Jandarma Genel Komutanı orgeneral Işık Koşaner’in açıklamasında tüylerim bir kez daha diken diken oldu. Türkiye’nin her yerinde barış konuşulurken bir yaşlı askerin geleceğe dair savaş çığlığı atan narası intikam ve kin kuşanmış mermi gibi yüreğime saplandı. Konuşması bir tespitten öte bir askerin savaş kusmuğundan farksızdı.
Bu askerlerin hiç mi vicdanı yok, bir şey eksik ama ne, bu yaşlı askerler birilerinin canlarından can alıp daha uzun yaşayacaklarını mı sanıyorlar, diye içimden geçirmedim değil.
Sıradaki ajans da savaşın mağduru bir annenin feryadı.
O an bizim nadide şık üniformalılar bu dramlardan hiç mi etkilemez, bunların kulağını çekecek anneleri yok mu, ömürlerinin sonbaharlarında Genel Kurmay Başkanı olmalarına ramak kala bu meydan okuma, bu pervasızlık nereden geliyor, diye uzattım. Valla ne uzatayım merakım pek uzun sürmedi. Asker işte!
Karamanlis, orman yangınından sorumlu gördüğü Yunan Genel Kurmay Başkanı’nı görevden aldı. Bizim başbakan savaşı isteyen askeri duymuyor. Belki şimdilik, ilerde bu da değişebilir. Belki dedim ya!
Yusuf Atılgan’ın yazdığı Anayurt Oteli kitabında, müşterilerinin bilgisini içeren raporun gün sektirmeden polis şefine gönderen Zebercet’in şaşkınlığını anlatan küçük bir anekdotu bir edebiyat denemesi için alıp kullanmıştım. Savaşla bir alakası yoktu ama bu yazı içinde kullanabileceğimi gördüm. Ajans deyip geçiştirmemek lazım bak insanı nerelere sürüklüyor.
Atılgan, “Şaşılacak şeydi yıllardır gerek babasının gerekse onun önemle, aksatmadan her hafta polise gönderdikleri kâğıtların orada bir yerlere atılması.”(1), roman kahramanın ruh halini çözerken ben de başbakanı düşündüm.
Bizim başbakan hemen her hafta bir yerlere raporlar sunuyor.
Ekim ayında parlamento açıldığında Zebercet’in haline düşer mi acaba,
tahmin etmek biraz zor şuan.
Başbakan biraz şanslı Zebercet’ten. Yalnız değil. 20 milyon Kürt yanı başında ve ısrarla elini uzatıyor. 50 milyon da Türk ve azınlık halkı bu el sıkışmayı bekliyor. Başbakan, Başbuğ konuştuğunda biraz temkinli idi ama veliahttı Koşaner konuştuğunda şimdiden Zebercet’in haline düştü sanırım.
Bugün olduğu gibi başbakan, ekibi ve DTP parlamento açıldığında da savaş yanlılarının direnişi ile karşılaşacak bu belli.
Buna rağmen parlamentonun açılmasını umutla bekleyen 70 milyon insan var.
Barış yanlıları bizler, bu süreçte hükümetin barış için daha fazla adım atmasını mı isteyeceğiz yoksa bir başbakanın Zebercet olmasını mı?
Eğer başbakanın önüne bu ikilem bırakılırsa o Zebercet olur.
Barış korkakların değil cesur insanların isteğidir. Savaşsa korkak insanların.
1) Anayurt Oteli. Yusuf Atılgan, Y.K.Y sayfa 68.
*Anayurt Oteli romanındaki güçsüz, korkak ve gülünç karakter.
Ermeni açılımı hakların kucaklaşmasını sağlayacak mı ?
Ermeni açılımı hakların kucaklaşmasını sağlayacak mı ?
Cumhurbaşkanı A. Gül göreve seçildikten sonra 7 Eylül 2008’de milli maç için Erivan’a gitmişti ve kıyamet kopmuştu. Kemalist ve ırkçı güçler bu ziyarete şiddetle karşı çıkmışlardı. 1993 yılında Azerbaycan-Ermenistan savaşının ardından Azerbaycan devleti Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgal edildiği öne sürmüştü. Türk devleti de bunu gerekçe gösterip sınırı kapatmıştı. Türk devletinin Ermeni halkıyla yaşadığı problemler aslında çokuluslu Osmanlı devletine dayanır. 1915 ‘Büyük Facia’sı olarak adlandırılan tehcirde 1 milyon Osmanlı Ermenisi "yok" edilmişti. Türk devleti bu olayı sürekli inkar ederek Ermenistan ve diaspora Ermenilerinin abartısı olarak yorumladı.
Cumhuriyet döneminde de Kemalist devletin etnik homojenleştirme siyaseti aralıksız devam etmişti. En önemli hukuksal ayağını da "Varlık Vergisi" oluşturmuştu. Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin Osmanlı'dan gelen ekonomik etkinlikleri bu dönemde budanmıştı. Lozan’da azınlık haklarına garanti verilse de, Kemalist iktidar azınlıklara karşı asimilasyon siyasetini benimsedi. Kıbrıs olaylarının ardından Patrikhane ve Rumlara karşı başlatılan kampanyalar sonrasında gelen 6–7 Eylül olayları, bu etnik homojenleştirme siyasetinin devamı niteliğindeydi. Kemalist devlet komşu ülkelerle yaşadığı her sorunda kendi azınlıklarını sürekli pazarlık kozu, şantaj malzemesi olarak gördü. Bu bakış açısı bütün azınlıkları günümüze dek huzursuz bırakmıştır.
Rus emperyalizminin girdiği kriz sonucu Ermenistan ve Azerbaycan egemen sınıfları Karabağ üzerinde hak iddiasında bulundukları için birbirleri ile çatışmışlardı. 1918'de Ermenistan ve Azerbaycan devletleri kurulduğunda, Karabağ Ermenistan’a bağlanmıştı. Son olarak 90'lı yılların başında Rusya’ya bağlanan Karabağ Azerilerin baskısıyla Azerbaycan’a bağlandı ve çok kısa bir sürenin ardından da Karabağ Ermenileri bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu kararın üzerine Karabağ’ın özerk statüsü Azerbaycan tarafından kaldırıldı. Bunun üzerine çatışmalar çıktı ve Ermenistan Karabağ’ı kendi egemenliğii altına aldı. '89 yılında yapılan nüfus sayımında Karabağ’da % 70 oranında Ermeni halkı yaşıyordu.
Karabağ sorununu çözecek olan Karabağ’daki halktır. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın bu doğrultuda Karabağ’ın kendi kaderini kullanma hakkı olduğu açıklaması taraflar açısından çok olumlu oldu.
Türk hükümetinin sınırların açılması konusundaki tutumunun olumlu karşılanması gerekir. Yıllardır nefretlik ve düşmanlık tohumu eken Kemalist siyasete inen bir darbe olması açısından önemlidir. Bu hükümeti desteklediğimiz anlamına gelmez. Halkların kucaklaşmasının önünü açacağı için de sınırların açılmasını olumlu karşılamak gerekir. Ancak hükümet bunu son dönemde gündeme getirdiği Kürt halkına dönük barış açılımının hayal kırıklığını gizlemek için kullanıyorsa, büyük bir hata yapmış olur. Hükümet Kürt hareketine karşı uluslararası kamuoyunu yanına çekmek için ezeli düşmanı olarak gördüğü Ermenistan’la barışıyorsa Kürt hareketini hafife alıyor demektir. Bizim isteğimiz aynı tutumun Kürt halkına da gösterilmesidir. Kürt halkının en son 1 Eylül'de Diyarbakır'dan yükselttiği barış çağrısına hükümetin acilen yanıt vermesini istiyoruz. Hükümetin barış ve demokrasi için atacağı her adım desteklenmelidir. Çünkü sol ve sosyalistler barıştan yanadır. Demokratik adımların atılmasından yanadır.
Türk solu ve milliyetçi sosyalistleri dar kafalılığı bırakıp Kürt halkının barış çağrısına koşul aramadan destek çıkmalıdır. Bunun için ırkçı ve şoven güçleri teşhir etmelidir. Çünkü bu güçler savaştan, kin ve nefretten beslenirler. Bugün bu sınırın açılmasına da karşı çıkıyorlar. Bizim çok değerli bazı Avrupa karşıtı solcularımız da Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin baskısıyla Ermenistan sorunu için adım attığını söyleyerek sürece karşı çıkıyorlar. Bu olumlu adımı desteklemek Avrupa Birliği'ni savunmak anlamına gelmez.
Hükümetin Ermenistan açılımında niyeti ne olursa olsun süreç hakların kucaklaşmasının, komşu ülkelerle barış tohumların ekilmesinin önünün açılması anlamına geliyor. Karabağ sorununu öne çıkarıp sürece karşı çıkılmamalıdır. Eğer sürece karşı çıkılırsa Ergenekoncu, darbeci gerici güçlerin yanına düşülür. Çünkü onlar Türk milliyetçiliğinin zayıflamasından dolayı sürece karşı çıkıyorlar. Kürt halkıyla yapılacak barışa karşı çıktıkları gibi.
Barışa engel olmayalım
Barışa engel olmayalım
11 Ağustos günü başbakan Erdoğan tüm Türkiye’yi barışa davet etmişti. Cumhuriyetin kuruluşundan buyana ilk kez bir başbakan tarafından barış dilendirilmiş oldu. Herkes hükümetin barış açılımı için görevlendirdiği Beşir Atalay’ın görüşmelerini dikkatlice izledi. Ta ki 31 Ağustos günü açıklama yapacağı güne kadar. İçişleri bakanının yaklaşık bir saatlik sunuşunda bırakın Kürt açılımını ağzına Kürt sözcüğünü bile almadı. Oysa bitmesi gereken bir savaş var. Bu savaş bir cephe savaşıdır. Kendi askerine pimi çekilen el bombası verip ölümlerini kasten istemek ve kendi döşediği mayının patlamasıyla ölen askerlerin ölümünü normal görmek bir yer de cephe savaşının sürdüğünü gösterir. Hükümetin bu süreci uzun ve gelişen kamuoyunun dikkatte alarak adımlarını atacağı tahmin ediliyordu. Nitekim de öyle oldu.
Evet, açılım olmadı ama bir şey oldu. Artık barış her evde ve dairede tartışılmaya başlandı. Siyasetçilerin gündemi olmaktan çıktı. B. Atalay’a ucu açık bir konuşma yaptırılarak hükümet zaman kazanmaya çalıştığı görülüyor. Bunun nedenlerin başında CHP ve MHP’nin gerici muhalefeti yatıyor. Ayrıca 26 Ağustos günü askerin siyasi müdahalesiyle devlet bürokrasisi içinde tam bir açılım mutabakatın sağlanamadığı ortaya çıktığı görülür. Sürecin pişirilme safhası sanırım devam edecek. Şu açık ki hükümette adım atacak ama elini sağlam tutmak istiyor. Başbakan ve hükümetin diğer sözcülerinin açıklamasına bakılırsa açılımla ilgili birçok konu bir süre daha çantada bekleyecek.
Bu barış sürecinin adı ne olursa olsun, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın Kürt halkının kararlı mücadelesi sonucu gündemdeki yerini almıştır. Türk solun bu süreçte hiçbir katkısı olmadan gelişiyor. Toplumun genelindeyse barış hala umut. Kürt halkı siyasi açıdan yalnız kalmış durumda. Çok küçük bir sosyalist ve demokrat azınlığın dışında kalan sol ya hükümetin şeriatçı olduğunu ya da barışın ithal bir proje olduğunu ileri sürerekek sürecin yavaşlamasına neden olmaktadır.
Hükümetin barış projesi bir lütuf değildir. Siyasallaşan Kürt halkının yarattığı basınç karşısında bu beklenen bir durumdu. Durup dururken barış çıkmamıştır. Türk devleti artık sorunla baş edemediği için gönülsüz de olsa yanıt vermiştir. Bugün her yerde barış konuşuluyorsa bu nedenledir. Dolaysıyla bu süreç kazanımla yürürse bir burjuva kazrışanım olmayacaktır. Burjuva kazanım ilerde tehdit niteliğine bürünecek bir reformu önceden gerçekleştirilmesidir. Bugün barış açılımını böyle okumak Kürt halkının verdiği mücadeleyi hafife almak olur. Kürt halkının yıllardır öne sürdüğü barış talebini görmemezlik anlamına gelir. Bu Kürt halkının yıllardır verdiği mücadelenin sonucu olarak görülmelidir. Barış aşağıdan gelen bir taleptir. Bundan dolayı her kazanım kalıcı olacaktır.
Sorun Kürt halkının yalnız bırakılmaması noktasında düğümleniyor. Siyasi açıdan zayıf bir noktada olan sol 28 Şubat ve diğer darbeler , Ergenekon süreci ve Kürt sorunu karşısında sol bir tutum alamayarak sürekli sağa savruldu. Tüm bu süreçlerde güçlü çıkması beklenirken her siyasi gelişmenin sonucunda zayıflayarak çıkıyor. Hükümetin dillendirdiği barış sürecini daha ileriye çekmesi gerekirken, arasına mesafe koyarak barış karşıtlarının yanına düşmüştür. Dolaysıyla 1 Eylül Dünya Barış Günü solun katılımı sembolik kalmışıtr.
Diyarbekir'deki kutlamada konuşan DTP genel başkanı Ahmet Türk barışı bozacak taraf olmayacaklarını söyleyerek barış sürecinin arkasında olduklarını bir kez daha duyurdu. Sol Kürt halkının önderliğini suçlayanları ve sosyal şoven unsurları içinden ayıklarsa barışa katkı sağlayacaktır. Bu mücadele hattı solu büyütecektir. Böylelikle Türkiye’de barış karşısında konumlanan gerici güçler zayıflatılacaktır. Yeterki Türk solu en azından eşit koşullarda birlikteliğin savunucusu olsun. Kürt halkını inkâr eden MHP’ye karşı çıksın, Kürt sorunun bireysel kültür sorunu olarak değerlendiren ergenekon partisi CHP’ye karşı çıksın. Türk Solu barışa engel olacak duruma düşmemelidir.
Zorlu barış süreci: Faşistlerin suç ortağı sözde solcular
Zorlu barış süreci: Faşistlerin suç ortağı sözde solcular
Bugün barış süreci yaşanıyor. Kesintiye uğrasa da devam edeceği gözükmektedir. AK Parti hükümeti bunu kavramış bulunmaktadır. Yaklaşık bir milyon kişi Kandil ve Maxmur’dan gelen barış elçilerini karşıladı. Gelenler teslim olmaya değil barışı konuşmaya geldiklerini gururla söylediler.
Evet, başları dikti ve zafer kazanmışlardı. Karşılamaya gelen bir milyon kişi de bayram coşkusuyla duygularını ifade ettiler. NATO’nun 4. büyük askeri gücüne karşı verilen silahlı mücadele sonucunda barış zorunlu hale geldi. Düne kadar Kürt halkına savaşmaktan başka seçenek bırakmayanlar şimdi barışa razı oldular. İşte size zaferin ve sevincin nedeni.
Barışa karşı olanların en başta gelenleri faşist partilerdir.
Birincisi MHP ve uzantısı Ülkü Ocakları diğeri de BBP ve uzantısı Alperen Ocakları olduğu bilinmektedir. DİSK’te örgütlü Kent AŞ. İşçilerine geçtiğimiz Pazar günü yaklaşık 500 kişilik faşist BBP’nin uzantısı Alperen Ocakları üye faşist güruh işçilere saldırmıştır. Fırsat bulduklarında en küçük direnişe saldırarak işçilerin ve solun düşmanı olduklarını çekinmeden ortaya koymaktadırlar.
Faşist hareketin bu iki kanlı kanadı Kürt hareketinin, solcuların, sosyalistlerin, mücadeleci işçilerin, azınlıkların son dönemde de barış ve demokrasi karşıtı olarak bir cephede yer alıyorlar. Hrand Dink cinayetinde, Ergenekon davasında, askerlerin siyasete müdahalesinde aldıkları tutum bu iki ırkçı partinin ve uzantılarının ne kadar barış ve insanlık düşmanı olduklarını ortaya koymuştur. Bütün pis işlerin altından ya MHP ya da BBP üyeleri çıkması tesadüf değildir.
Bu faşist partileri güçlü kılan şey suç ortaklarının artmasından kaynaklanıyor.
1980 askeri darbesi öncesi faşist hareket devletin desteği ile gelişmişti. Genel Kurmay’ın kışlalarında oluşturulan komando kamplarında silahlı eğitildikten sonra solun ve işçilerin üzerine salındığını biliyoruz.
Türkiye’de faşist hareket yıllardır çok güçlü bir hareket oldu. Bu tespiti doğrulayan faşist hareketin toplumsal tabanını veya örgütlü gücü değildir. Faşist hareketin güçlü olmasında en büyük zemini Kemalist ideoloji sunmuştur. Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin tek bir etnik kimlik (Türk kimliği) temelinde oluşturulması ırkçılığın korunmasına, beslenmesini faşist hareketin siyasi bir güç olmasını sağlamıştır
Darbe sonrası faşist hareket 90’lı yılların başında Kürt ulusal hareketine karşı saldırgan bir tutum alarak siyasi varlığını sürdürdü. Bu dönemde devletin sistematik milliyetçi savaş siyaseti faşist hareketin resmi ideoloji ile örtüşmesini sağlayarak sesi daha güçlü çıkmaya başladı.
Devletin sürekli dayattığı savaş siyaseti ile oluşan milliyetçi ortamda ’80 öncesi faşist hareketin hedefi olan CHP’yi MHP’nin yanına itti. CHP bu siyasetten etkilendiği gibi önce Erbakan ardından Erdoğan karşı uyduruk bir İslami fobiden dolayı da faşist hareketin diliyle konuşmaya başladı. Son olarak Ergenekon davasında Baykal’ın avukatlık pozisyonu ve Bahçeli’nin Ergenekon davasına ve savcılarına karşı duruşu faşist hareketin sesini güçlü kılmıştır.
Faşizm ve ırkçılık insanlık suçu olduğu tüm dünya tarafından kabul edilmesine karşın Türkiye’de çok rahat ortamda siyaset yapmaktadır. Türk faşist hareketinin son yirmi yıldır suç ortaklığını CHP yapmaktadır. CHP’nin barış sürecinde izlediği savaş siyaseti olmuştur. Dolaysıyla MHP ile aynı safta aynı söylemle Kürt halkına, barışa ve demokrasiye karşı düşmanlık ısrarla sürdürülmektedir.
Hatırlanırsa Cumhuriyet mitinglerinde de bu ‘kutsal’ ittifak kurulmuştu. Yapılan son yerel seçimde yaşadığım ilçede buna şahit oldum. CHP, MHP, İP,EMEP, TKP ve kendini solda gören Petrol-iş sendikası bile bu 'kızıl-elma' ittifakının parçası olmuştu. Türk faşistlerinin suç ortakları böyle geniş bir havzada gerçekleşti. Bu ittifak anlayışı sanırım birçok yerde de gerçekleşmiştir.
Bütün bunlar olmasına karşın faşist ve milliyetçi cephe toplumun ezici çoğunluğu karşısında azınlık durumundadır. Kürt topraklarında DTP alternatifsiz, batıda AK Parti faşist-milliyetçi cepheyi ikiye katlıyor.
Türk solunun geniş gövdesi Stalinizm ve Kemalizm etkisinden dolayı bu milliyetçi cephede yer alıyor. Sol içinde küçük ama ses getiren sosyalist devrimci kesim gerçek solu gündeme getirerek bu milliyetçi cepheden ayrılmış durumda. Batıda Kürt ve Türk emekçilerini siyasi olarak etkilemekte olup alternatif bir seçenek sunmaya aday gibi görünmektedir.
Gerçek solun barış sürecinde aktif bir tutum alması solun seçenek olmasını hızlandıracaktır. Bunun için barış ve demokrasi temelinde bir partide birleşmek gerekmektedir. Bunu faşist, milliyetçi ve darbeci cephenin teşhiri ile işe koyulmalıdır. Eninde sonunda barış süreci sol bir rüzgâr estirecektir. Çünkü Kürt hareketi solda duruyor. Her kazanımı sola yarayacaktır. Önemli olan geleceğin sola ait olduğunu kavranılmasıdır.
Barış sürecinde Türk solu ve halkı kime güvenecek
Barış sürecinde Türk solu ve halkı kime güvenecek
Barış elçileri Kandil, Maxmur’dan geldiler. 28 Ekim’de Avrupa’dan bir gurup daha gelecekti ama AK Parti'nin geri adım atmasıyla bir süreliğine ertelendi. Yine de barış süreci işlemektedir. Sürece en büyük katkı Öcalan’ın çağrısı oldu. Gerillalar Habur Kürt Sınır Kapısı’ndan geldiler. İlk açıkladıkları şey; teslim olmak için değil barış için geldikleri oldu. Binlerce kişi gerillaları coşkuyla karşıladılar. Maxmur’dan gelenler hemen Kürt halkının kutlamalarına katıldı gerillalarsa birkaç saatin ardından Kürt halkıyla buluşmasına izin verildi. Bu arada Ankara’da MGK toplanmış gelişmeler değerlendiriliyordu. Devlet geleneksel gevenlik uygulamalarından vazgeçerek gelişmelere sessiz kalarak onay vermiş oldu. Belli ki barış sürecinde hükümet kararlı gözüküyor.
Öyle veya böyle bir barış süreci devam etmektedir. Bu sürecin gelişmesinde AK Partisi’nin rolünü küçümsememek gerekir. Erdoğan, Kürt açılımı olarak ortaya koyduğu proje devam etmektedir. Yıllardır Kürt halkının barış talebi ilk Erdoğan hükümetince duyuldu. Bundan önce TÜSİAD’ın genç patronu Cem Boyner Kürt sorununu dillendirmiş ve barışı isteğini de içeren bir parti kurmuştu. Ama partinin hiçbir kamuoyu tarafından ciddiye alınmamıştı. Kitlesiz bir sermaye partisi olduğu bu kadar açık bir partinin de destek bulmaması da doğaldı.
AK Parti Kürt sorununa diğer partilerden farklı yaklaştığı çok açık. Sorunu görüyor ve çözüm için adım atmaya çalışıyor. Atacağı adım sanırım sınırlı ve temkinli olacaktır. Çünkü, AK Parti ne Kürtlerin ne’de Türk emekçi sınıfların partisidir. Desteğini aldığı sermaye sınıfının ihtiyaçlarına yanıt üretmektedir. Türk sermaye sınıfı savaşın durmasını, küresel sermayenin önemli aktörü olmasını istiyor. AB’ye girerek dünya pazarından aldığı payın artırılmasını istiyor. Birkaç yıl öncesine kadar özelleştirmelerin yapılması ile beraber kaynak transferini doğrudan ele geçiren Türk sermayesi, savaşın yarattığı maliyetin kendine aktarılmasını istiyor ve bunun yanında birçok liberal politikaların uygulanmasını. AK Parti de bu sermayenin ihtiyaçlarına öncelik tanıyarak süreci götürmeye çalışıyor. Yani AK Parti, Kürt açılımını Kürtleri çok sevdiğinden veya Türk işçi ve emekçi sınıfını sevdiğinden bu sürece gönül vermiş değil.
AK Parti olmasaydı yerine CHP veya MHP olsaydı bugün bambaşka bir hava esecektir. Barut ve kan kokusunun tiksindirici havası içinde yaşmaya çalışacaktık. Bu iki barış karşıtı mankafa partinin bir savaş karşıtı olarak böyle pis bir havada yaşamama ve soluk almama da izin vereceklerini de sanmazdım. Dolaysıyla AK Parti diğerlerinden farklı olduğu görülmelidir.
Barış sürecinde AK Parti’ye güven anlayışı Türk solunu AK Parti’nin attığı adımları izlemekle yetinmesine neden olacaktır. Veya AK Parti’nin attığı adımların alkışlayacak, barış sürecinin AK Parti’nin başarısı olduğunu öne sürecektir. Her iki koşulda Türk solu silinecektir. Unutmadan barış sürecinin ABD’nin projesi olduğunu ısrarla tekrarlayanlara ve bugünkü barış sürecini teslimiyet olarak algılayan sol da tarihin çöp tenekesini boylayacaktır.
Öncelikle AK Parti gerillaların Habur, Amed ve diğer birçok Kürt illerinde halkla buluşmasına tepkiyle yaklaştı. Kürt halkının savaşın bittiğine dair bu küçük adımın sevincini içine sindiremedi. Milliyetçi reflekslerle hemen karşı çıktı. Bundan sonra gelecek barış elçilerin karşılanmasında yapılacak kutlamaların sınırlı olmasını istedi. AK Parti gerçekten barışın emekçiler için isteseydi bu kutlamaları sevinçle karşılar ve batıda Türk halkının barış kutlamaları için sokağa çıkmaları için çalışırlardı.
Oysa AK Parti’nin tavrı böyle olmadı. Tam tersine barışa sınırlama getiren bir tavrı benimsiyor. Çünkü; AK Parti emekçileri düşünerek barış için adım atmıyor Türk sermayesini ve kendi siyasi varlığını düşünerek adım atıyor. Bazıları AK Parti’nin attığı bu kontrollü adımları Türk halkının milliyetçi ruh halinden kaynaklandığını anlatmaya çalışıyorlar. Gerçi Erdoğan ve diğer parti liderleri de bunu öne sürüyor. Eğer durum böyle olsaydı bu zatlar barış sürecini hiç dile getirmezlerdi. Bu milliyetçi hassasiyetler göz önünde bulundurulsaydı 2002’de Amed’te Erdoğan Kürt sorunu gündeme getirmezdi. Öyle olsaydı AK Parti yüzde kırk civarında aldığı oyla iktidarda olmazdı. Eğer Türk halkının milliyetçi duyguları çok güçlü olsaydı CHP ve MHP milyonları barış karşıtı olarak sokağa dökerdi ama dökemiyorlar. Yalnızca birkaç yüz veya bin kişilik gurupla savaş mağduru aileleri kullanarak gösteri yapabiliyorlar.
Sonuç olarak AK Parti ve diğerlerinin öne sürdüğü gibi Türk halkı savaş yanlısı değil barış yanlısıdır. Bu savaşı Türk devletinin ısrarla yılar boyu yürüttüğünün farkındadır. Ancak Savaşa karşı barışı kutlamak için sokağa çıkamıyor. Bunun nedeni AK Parti ve diğer milliyetçilerdir. AK Parti Türk halkının barış için sokağa çıkmasını istemiyor, bu çok açık. Be nedenle de Avrupa'dan gelecek barış elçilerinin ertelenmesi bunun göstergesidir. Çünkü, bu barış süreci yalnız silahların susması ile sınırlı kalmayacaktır demokrasi rüzgarını da estirecektir. Bu demokrasi rüzgârından Türk işçi ve emekçisi olumlu yönde etkilenecektir. AK Parti ve Türk sermayesi bundan korkmaktadır.
Türk solu bu süreçte Kürt halkına güvenmeli ve barış sürecine Türk işçi ve emekçisini katmaya çalışmalıdır. Güveneceği yer yalnızca Kürt hareketi olmalıdır. Barış masasının Kürt tarafında yerini almalıdır. Türk solu kendini ve yeni partisini bu alanda inşa etmelidir. Uçurtmayı ancak rüzgârda uçurabiliriz.
Büyük doğumun eşiğinde Kürt halkının rolü
Büyük doğumun eşiğinde Kürt halkının rolü
Cumhuriyet tarihinden buyana ilk kez Türk solu büyük doğumun eşiğindedir. Türk siyasetinin geldiği bugünkü durum bu süreci hızlandırdı. Solun savunması gereken evrensel demokratik değerler günlük siyasetin dayattığı çelişkiler sayesinde yeniden şekilleniyor. Gerçek sol demokratik değerler ve Kürt ulusal sorunu temelinde büyük yarılmayı yaşadığı gibi milliyetçilik ve Kemalizm ile olan göbek bağını koparmış bulunmaktadır.
Ergenekon davasının arkasında duran Ufuk Uras, Ergenekon davasında sessiz kalan Türk solunun kitle partisi olarak bilinen ÖDP’den kopmuştu. Bu Türk solunun militarizme bulaşmış kanadına indirilen önemli bir tokattı. Ufuk Uras ve DSİP askeri darbe ve girişimlere karşı yapılan kampanyaları örgütlemede gösterdikleri çaba Türk solunda evrensel demokratik değerlerin yeniden sahiplenilmesini gündeme taşımıştır.
Bütün bu süreç sokakta yapılan mücadelelerin sonucunda oluştu. Bunda kazanan Türk solu ve sosyalistleri oldu. Kürt halkının barış isteğini koşulsuz destekleyen bu demokratik ve devrimci sosyalist kanat solda yeni bir kitlesel parti için kolları sıvadı. Bir temas gurubu oluşturuldu ve demokratik kitle örgütleri ile sol partinin gerekliliği tartışıldı.
Türk solu ve sosyalistleri artık Kürt hareketine güven verecek şekilde yanında konumlandı. Ceylan Önkol için oluşturulan insan zincirine onbinlerin katılması ile bu sürecin en açık ifadesini önümüze sermiş bulunmaktadır. Kürt hareketinin barış çağrısı duyulmalıdır. Kandil ve diğer Avrupa’dan gelecek olan barış gurupları desteklenmelidir. Barış zincirleri oluşturmak bugün çok önemlidir. Yeni partinin temas gurubu Kürt halkının barış talebinin yanında durmalıdır. Kürt halkına güven vermeyi sürdürmelidir.
Yapılacaklar önümüze çok daha açık serilmiş bulunmaktadır. Tarihsel süreç artık bizden yana işlemektedir.
Devrimci sosyalistler bu yeni sol partinin içinde yeralmalı hatta en sıkı savunucusu olmalıdır. Örgütlenme disiplinini sağlayan günlük veya haftalık gazeteden bile vazgeçilebilinir. Devrimci sosyalistler fedakarlık yapmaları gerekiyorsa yapmalıdırlar. Önemli olan devrimci fikirlerin ve siyasetin dillendirilmesidir. Yeni partinin temas gurbu demokratik çoğulculuk ilkesini sürekli öne çıkarmaktadır.
Batı dünyasında yeni sol partiler (Fransa, Almanya, Brezilya, İngiltere, İskoçya) anti-kapitalist hareketlerin basıncının sonucunda ortaya çıktılar. Bizde anti-kapitalist hareket 10 binleri sokağa çıkardı. Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De! Girişimi, Küresel Eylem Gurbu gibi anti-kapitalist olarak kendilerini tanımlayan diğer sivil inisiyatifler ile birlikte zaman zaman yüzbinleri bulan gösteriler ve kampanyaların altına imza attılar. Dolaysıyla Türkiye’deki ant-kapitalist hareketi küçümsememek gerekir.
Son IMF protestolarının katılımının sayıca az olması milliyetçi solun tavrının büyük ölçüde etkisi vardır. Onlar ikameci gelenekten geldikleri için IMF’e karşı mücadeleyi kendileri ile IMF arasından olacağını düşünmektedirler. Oysa IMF’e veya başka bir kapitalist kuruma karşı mücadele ancak işçi ve emekçi sınıfları kattığımız ölçüde kazanabiliriz. Biz sosyalistler ve solcular ancak bu süreci örgütlemek için seferber olmalıyız. Çünkü yeni sol, yeni bir dünya ancak aşağıdan emekçi ve işçilerin katılımıyla gerçekleşeceğine inanıyoruz.
Yeni sol parti devrimcilerin bulduğu bir proje değildir. Küresel sermayenin girdiği krize karşı dünyada gelişen ant-kapitalist hareketin ortaya çıkardığı bir ihtiyaçtı. Türkiye bu basıncın dışında değildir. ÖDP ve Türk aydınları bu basınçtan az veya çok etkilenmişlerdir. Bugün yeni bir sol parti arayışı bunun sonucunda ortaya çıkmıştır. Türkiye’de yerel örgütlenen anti-kapitalist sivil inisiyatiflerin bu sürecin örgütlenmesini hızlandırdıklarını görmeliyiz. Türkiye’nin kendine özgü siyasal sorunları olarak öne çıkan; Kürt ulusal sorunu, askeri darbe tehdidi ve yukardan örgütlenmeye çalışılan milliyetçi cephe sınıf mücadelesinin sertleştiği alanlardır. Dolaysıyla yeni parti bu iki zemin üzerine ihtiyaç olarak belirmiştir.
Sonuç olarak devrimci sosyalistler bu yeni kitlesel sol partinin içinde olmalıdırlar. Bu partinin bir kanadını ama güçlü bir kanadını oluşturmalılar. Bugün öne çıkan ihtiyaç bu. Mücadele geliştikçe yeni ihtiyaçlar çıkacaktır şüphesiz, ama önümüze çıkacak ihtiyaçlara yanıt vermek içinde bu surecin içinde olmak gerekir. Derenin yönünü değiştirmek istiyorsak suya girmeniz gerekir.
Biz sosyalistler ve Kitlesel sol partinin hava sahası
Biz sosyalistler ve Kitlesel sol partinin hava sahası
2002′de AK Parti’nin iktidara gelmesinden bu yana sosyalistler ve solcular güçlü bir muhalefet sergileyemediler. Sergileyemedikleri için siyasal sorunların çözümünde AK Parti güçlü bir milliyetçi cephenin direnişi ile karşılaştı. Bu iki cephenin neyi temsil ettiğine bakıldığında, bir tarafta küresel sermayenin ihtiyaçlarına dönük ekonomik ve siyasal ‘açılımları ‘ öne süren iktidar partisi var, diğer tarafta ise geleneksel devlet ideolojisine sıkıca sarılan ve varolan siyasal statükonun devamından yana olan bürokrasi ve egemen sınıfın diğer kanadı. Bu iki taraf birbirleri ile zıtlaşan bir şirketin yönetim kurulundan farksızdırlar. Birbirleri ile didişiyorlar, küfrediyorlar ama şirketi kurtarmak içinde ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü şirketin varlığı iki tarafında varlığını sürdürmesi anlamına geliyor. Şirket biterse onlarda bitecekler ve bunun farkındalar. Dolaysıyla bir birlerine ‘aşk mektupları’ bile yazmaktan çekinmiyorlar. Bu ‘aşkı’ bozacak güç yeni bir kitlesel sol parti olacaktır. Eğer sol siyasi varlığını ortaya koymazsa şirket oratklarının ‘aşkı’ gerçekleşecektir. Şirkette söz sahibi olanların en büyük korkusu şirket çalışanların bir gün bu didişmeden sıkılıp yönetime talip olmaları bu iki tarafın en büyük korkusu ve uzlaşacakları yerdir. Biz bu iki taraftan sıkılanlarız. Kürt halkı çoktan bu durumun farkına vardı ve onlardan yana hiçbir sorun yok. Sorun biz Türk solu ve sosyalistlerinde.
Başbakanı yanıltan “solcular”
AK Parti şu an alternatifsiz olduğunun farkında. Muhalefet yapmaya çalışanları değerlendirdiğinde gördüğü şey; genel anlamda solun da içinde olduğu geleneksel milliyetçi, ırkçı argümanlar ve en son IMF karşıtı gösterilerde ortaya çıkan tablo. 1 Eylül Dünya Barış gününde de aynı tablo vardı. Birkaç bin kişilik gösteriler. Kürt halkının bu tablonun dışında bırakıyorum. Kürt ulusu kendi talepleri ile yapabileceği, gelebileceği en demokratik düzeye ulaşmış ve Türk hükümetine karşı en tutarlı muhalefet dinamiği olarak konumlanmıştır. Sorun batıdakilerde. IMF karşıtı milliyetçi soldan söz ediyorum. Başbakan bizim bu halimizi sanırım izlemiştir. Koca IMF toplantısı dünyanın neresinde yapılsa toplantıya katılan bürokratlar kadar protestocu sokağa çıkardı. Başbakan, bu gösterilere yüzbinler katılmaya hazır beklerken bunlar ne yaptı da birkaç bin kişiyi ile sınırlı bir protesto düzenlediler, diye şaşkınlığını geçirmiştir içinden belki de.
IMF, Türkiye’de ilk toplantısını 1955 yılında yapmıştı. O günden buyana itibarını iyice yitirmiş IMF, İstanbul gibi siyaset ve emek örgütünün merkezi konumundaki bir yerde IMF karşıtı birkaç bin kişilik gösterileri haliyle benim gibi milyonlarca işçi sınıfı üyesini üzmüştür. En azından onbinlerin sokakta olmasını beklerdim. Ama olmadı. Bu sorun bizim sorunumuz ve nasıl aşmamız gerektiği üzerine neler yapılması gerektiğini bir kez daha düşünmemiz gerekir. Çünkü Erdoğan yirmibin civarında IMF bürokratlarını yedi katın altında bulunan ‘güvenli’ bir yere davet etmişti. Belli ki IMF karşıtı gösterilerin daha büyük olmasını bekliyordu. Bizim gibi o’da yanıldı!
Biz ne yapıyoruz?
Bazılarımız ipin ucunu kaçırarak TKP’ yi de içine çekebileceğinden söz ediyor. Oysa AK Parti ve Kürt ulusu karşıtlığı üzerinden ne söylerseniz söyleyin yeriniz ya milliyetçiliktir ya da Kürt ulusu düşmanlığıdır. Bu sol anlayış 1914 yılı Almanya’sında iflas etti. Dolaysıyla barış ve demokrasi karşıtlığı yanlısı her siyasi karar solun intiharı olmuştur. Alman Sosyal Demokrat Partisi savaş kredilerini destekleyerek egemen sınıfın yanında yer aldı ve milliyetçilik çamuruna bulaştı. Almanya’da beklenen işçi sınıfı devrimi böylelikle boğulmuş oldu. Bu sosyal demokrat geleneğin bu günkü durumuna baktığımızda ya liberalizmin savunucu ya da milliyetçiliğin son bekçileri konumundadırlar. Bizim nadide CHP veya kendini sosyal demokrat tanımlayan partiler gibi. Bu doğal çünkü sınıf uzlaşmacı siyaset sonunda başka nereye varabilirdi ki. Ya Stalinistler, sosyal demokratlardan ne farkları var, ne zaman geleceği belirsiz bir sosyalist bir dünya istemek onları farklı kılar mı? Bakıyorsunuz Kürt sorununa yaklaşımlarına veya demokrasi anlayışlarına inanılmaz bir şekilde sağ safların söylemlerini dillendirdiklerine tanık oluyorsunuz. Askere söz söylenmez, Ergenekon davasına burun kıvırırlar, Kürt sorununda akıl hocalığı verirler. Ardından sosyalist olurlar. Yani sosyalistliklerini fi tarihine ertelemişler anlaşılan. Bu solun Avrupa’da iktidarda olan sosyalist partilerden veya CHP’den farkları kalmadığını cesaretle dillendirilmelidir. Dolaysıyla yeni parti bunların dışında aramak gerekir. Bu sendikalarla da kitlesel sol parti kurulmaz. Ancak milliyetçiliğe karşı ve Kürt halkının taleplerinin yanında olan sendikalar sürece dâhil edilirse hem süreç hızlanır hem de sağlam bir zemine oturur.
Kitlesel sol partinin hava sahası
AK Parti iktidara geldiğinden beri gelişen toplumsal muhalefete bakıldığında iki temel noktada kendini açığa çıkardı. 1 Mart 2003’de tezkereye karşı 100.000 kişi ve 2007 yılında da Hrant Dink’in cenaze töreninde yürüyen yüzbinler sokağa çıktı. Bunun yanında darbe karşıtı onbinlerle ifade edilen çeşitli gösteriler ve alternatif festivaller yapıldı. Bu gösteriler ve protestoları siyasi olarak okumaya çalıştığımızda geniş bir ittifak zeminini göze çarpar. AK Parti’nin tabanından tutunda kendini solda gören herkesin bu gösterilerde yer aldığını söyleyebiliriz. Bu insanları bir araya getiren temel kaygı neydi, diye azıcık düşünüldüğünde; darbe karşıtlığı, milliyetçi cephenin söylemsel ve fiili saldırısına karşı tepki ve küresel sermayenin yarattığı sorunlara olan öfke insanları bir araya getirdi. Kitlesel sol parti işte bu toplumsal hareketliliğin üzerinden şekillenecektir. Daha açık söylemek gerekirse ne sosyal demokratların ne’de sosyalistlerin ihtiyaçları üzerine sol şekillenecektir.
Yeni kitlesel sol bir parti yalnızca anti-kapitalist hareketin unsurlarının üzerinden düşünülmemelidir. Hareketin ihtiyaçları belirleyici ama demokrasi ve barışta o kadar önemlidir. Son IMF toplantısında işçi ve emekçilerin olmaması hareketin zayıflığı ve cılızlığındandır. Ayrıca Türk solunun bu hareketin dinamiğini kavrayamamasından dolayı da anti-kapitalist hareketin sürekli emeklemesine neden oluyor. Durum çok açık Türk solu AK Parti düşmanlığından başka bir şeyi görecek durumda değildir. Dolaysıyla soldan umudu kesip yalnızca ant-kapitalist hareketin tüm unsurlarını bir araya getirecek guruplar ve sınıf mücadelesinin parçası olan demokrasi ve barış taleplerini öne çıkaran yeni sol parti ilan edilmelidir. Oluşturulan temas gurubu bu süreci görüyor ve ona göre adım atıyor. Başbuğ’a suç duyurusu çok önemli bir adımdı. Siyaseti öğreniyoruz artık. Türk askerine ait havan topu mermisi ile öldürülen 12 yaşındaki kız çocuğu Ceylan Önkol için yapılan cinayetin hesabını soran insan zinciri eylemi siyasetin kitlesel açılımını ne olduğunu bize sunuyor. Kitlesel sol partinin soluk borusu kitle siyasetidir. Yani genel siyasi sorunları içinde taşıyan talepler önceliklidir. İşçilerin, emekçilerin ve anti-kapitalist gurupların yan yana gelmeleri gerekiyor. Yeni partinin tek derdi bu olmalıdır. Yoksa solu veya aydınları bir araya getirmek olmamalıdır.
Dolaysıyla kitle siyasetini belirleyecek en doğru perspektif demokrasi ve barış isteğidir. Bu istek her iki kişiden oy almış olan AK Parti’yi aşan, ona karşı hoşnutsuz tabanını da sarsacaktır. Pek tabi bu demokrasi ve barış isteği söylemsel çabada kalmamalıdır. Ceylan için yapılan eylemlikler çoğaltılmalı ve barış, demokrasi için sokak kampanyaları örgütlenmelidir. Yeni sol parti bunun üzerinden söz almalıdır ki milyonlar gerçek demokrasi savaşçıların kimler olduğunu görebilsin.
YENİ ORTA SINIFLAR ve YENİ SOL OLASILIK: İşçi sınıfının fay hattı ve sosyalistler
YENİ ORTA SINIFLAR ve YENİ SOL OLASILIK: İşçi sınıfının fay hattı ve sosyalistler
Yaklaşık on yıldır bütün dünyada siyaset iyice toplumun en uç hücrelerine kadar taşınmış durumdadır. Ant-kapitalist hareketin Seattle’de ortaya çıkıp kendini göstermesi ile siyaset profesyonel kişilerin tahakkümünden söküp sokağa fırlatmıştır. Olması gereken yere…Bu egemen sınıfları, ayrıcalıklı sendikaları ve benzer birçok bürokratik yönetişim aygıtları sarsmıştır. Neo-liberal sermaye birikim modelinin içinde düştüğü döngüsel krizlerle de gün geçtikçe daha açık ortaya saçılmaktadır.
Neo-liberal ittifak olarak da adlandırılan sınıfsal ittifak egemen sınıfların tek vücut davranmalarını kırmış durumdadır. Aynı gözlem entelenjensiya da ve yeni orta sınıf (YOS) üzerinde de gözlemek olası. Tüketim toplumunu fetişleştiren liberaller şimdilerde ulusal çıkarlara öncelik verilmesinin öneminden söz eder oldular. Küresel kapitalizmin girdiği krizden kurtulmak için devletlerin kendi şirketlerini kurtarmak üzere aktardıkları kaynaklara bakıldığında tablo önümüzde daha da berraklaşıyor. Bu yalnızca bir kaynak aktarma operasyonuyla sınırlı değildir. Ulusalcı, milliyetçi neo-keynesçi ideolojik argümanları da peşinde sürüklemektedir. Bu yeni konumlanma emperyalist devletler sistemi hiyerarşisinde, ulusların kendi güçlerine bağlı olarak ‘yenidünya düzeni’ içinde konumlarını gözden geçirmelerine neden olmaktadır. Yeni emperyalist ataklar eski alışkanlar olarak bilinen pazar iştahıyla yeniden şekillenmektedir.
Yerellerde(ulusal) hâkim sınıflar ittifakının yol ayrımına geldiği en belirgin ülke Türkiye’dir. Bu uzlaşmaz bir çelişki olamadığı gibi bu çelişkiyi derinleştirecek güç işçi ve emekçi güçlerin demokratik özlemleri ile alakalıdır. Sol siyaset emek güçlerinin bu demokratik özlemleri dile getirmesi açısından önemli bir payanda durumundadır. Eğer işçi ve demokrasi güçleri bu kırılmayı gerçekleştiremezse faşizmin veya totaliter bir milliyetçiliğin iktidarıyla sonuçlanma riski hala canlı durmaktadır.
Kürt halkı bu süreçte konumu ve mücadelesiyle egemen sınıfların yol ayrımını kızıştıran ileriye taşımaya çalışan bir dinamik olarak konumlanmaktadır. Sürecin demokratik kazanımlarla sonuçlanmasını sağlayacak ana gövde olarak kendini sürekli canlı tutmaktadır. Buna egemen blok içinde tartışan tarafların Avrupa Birliği süreci üzerine yürütülen tartışmaları, Ermenistan ve Kıbrıs sorununda alınan tutumları ve demokratikleşme hamlelerini de eklemek gerekir.
Küresel sermayaye eklemlenen ulusal düzeydeki egemen sınıfların kendi aralarındaki uyumsuzluğu; liberalizm-ulusalcılık, liberalizm-neo keynescilik olarak belirginleşmekte. Sol bu ikilemden etkilenip ulusalcı, neo-keynesci bir siyaseti kendine düstur edinmiştir. Solun sesleneceği, örgütleneceği kesim olarak gördüğü yer yeni orta sınıftır. Sol açısından yeni orta sınıf(YOS) neo-liberal sermaye birikimi karşısında kaybettiği ayrıcalığı nedeniyle toplumsal muhalefetin enerjisinin biriktiği yer olarak görülmesine neden olmuştu. Bu alan üzerinde geliştirilecek sınıf siyaseti bütün dünyada solun tartıştığı bir konudur. Türkiye’de YOS sanayinin ve hizmet sektörün merkezi konumundaki büyük kentlerde yığılmış olduğu gözükmektedir. Bu sınıfın siyasal tercihleri ulusalcı, milliyetçi refleksler olduğu tezi gerçeklikle alakalısı yoktur. Ancak bu YOS’ın kaymak tabakası olarak beliren şirket müdürleri, yöneticiler yani sermayenin yönetici kesimi ile bu yönetici sınıfa kadro deposu olarak görülen profesyonel ücretlilerin bakış açısından bakıldığında milliyetçi, ulusalcı refleksleri görmek olası. Oysa yeni orta sınıfın içindeki uzlaşmaz sınıfsal konumlanışı hesaba katmak solun ve yeni solun siyasal açılımın temel dayanağını oluşturur. Ulusalcı ve milliyetçi sol yakın döneme kadar Kızıl-elma ittifakını bu sınıfsal uzlaşmazlığı görmemezliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Darbe ve darbe tehditleri, Ergenekon davasında aldıkları tutum bu solun demokratik refleksini iyice törpüleyerek sol alandan uzaklaştırmıştır. Sosyalist solun genelinde geliştirilen milliyetçi refleks iktidar partisinin ‘şeriat getirecek’ gibi gereksiz endişeleriyle daha da belirginleşti. Egemen sınıffların aralarındaki çatışmayı hesaba katmalarına karşın milliyetçi damardan söz almayı bir ilke haline getirerek sınıf uzlaşmacı tutumla kendilerini sınırladılar.
YOS’ın menenjer ve profesyonellerin dışındaki daha çok hizmet, bilişim sektörü ve sermayenin kontrolü pozisyonunda çalışan beyaz yakalı işçiler ve mavi yakalı işçilerin sınıf çıkarlarının siyasi alanda formülleştirilme çabaları sol siyasetin çıkış alanı olarak belirginleşmiştir. Sol açısında YOS’ın kaymak tabakası (bu kesimin çıkarı egemen sınıfın yanındadır)dışındaki kesimin örgütlenme alanı olarak görülmesi önemlidir ancak bu müdahalenin hangi siyasetle yapılacağı konusu sorunun can damarıdır. .
Sosyalistler ve demokrat siyasetçiler YOS’a yaklaşımları bütünü kucaklar nitelikte olup işçi sınıfının çıkarlarını, mücadelesini ve amacını uzlaşmaz sınıf ittifaklarına feda etmek mi olacak yoksa YOS içinde sınıfsal ayrışmayı dikkate alarak uzlaşmaz konumdaki YOS’ın formen, ustabaşı, beyaz yakalı büro çalışanlarının çıkarının farklı olduğuna mı vurgu yapacak. Türkiye’de Kemalist ve milliyetçi refleks YOS’ın üst tabakası tarafından dışa vurulmaktadır. Sol ve sosyalistler her ne kadar bu kaymak tabakanın dışındaki işçlileri ilgi alanına yerleştirse de hakim ideolojileri eleştirisiz alması YOS’ın sınıfa karşı sınıf uzlaşmacı siyasetini öne sürmesine neden oluyor. Bu siyasetin sola hiçbir şey kazandırmadığını YOS’ın örgütlü olduğu emek örgütlerin en militan kemsi olan KESK’e bakıldığında karşımıza çıkar. Yaklaşık 20 yıllık sınıf muhalefeti bu sendikalı işçiler tarafından sürdürülmektedir. Savaş karşıtı kampanyalar da ve Anti- kapitalist hareketin yerel düzeyde güçlendirilmesine verdiği katkı YOS’ın içinde uzlaşmaz sınıf çıkarının sahip olduklarını ideolojik olarak ortaya koyar.
Ant-kapitalist hareket YOS’ın uzlaşmaz sınıf çelişkisini daha da belirginleştirdiği söylenebilir. Hareketin motor gücü; örgütlenme, propaganda, lojistik gibi sacayaklarını oluşturan gurupların sınıfsal aidiyetlerine bakıldığında önemli bir kesimi YOS’ın kaymak tabakasının dışındaki ana gövdenin işçi sınıfıyla çıkarlarının ortak olduğu görülür. Bazen bu gurupların düzenlediği sokak gösterilerine mavi yakalı sendikalı işçilerin de destek sunmalarını bu anlamda değerlendirmek gerekir.
Sol ve sosyalistler bugün artık yeni soldan söz etmekle yetinmiyorlar birlikte örgütledikleri kampanyalarla solu bir alternatif olarak aşağıdan şekillendirmeye çalışıyorlar. Anti –kapitalist hareketin basıncını sol ve sosyalist sol gün geçtikçe üzerinde hissetmektedir. Yeni sol arayışların ve hamlelerin oluşu, birlikte örgütlenen anti-kapitalist kampanyalar bunların işareti. Yeni parti tam da bu ihtiyaca yanıt veriyor. Anti-kapitalist hareketin ihtiyaçları yerellerde yanıt aranırken diğer yandan da her yerelin (ulusal) temel demokratik sorunlarının çözümünde alternatif olmak. Yeni sol parti bu iki dinamiğin üzerinde inşa edilecektir. Böylelikle yıllardır zorlandığımız işçi ve emekçi kesimin sosyalist ve enternasyonal bilincinin geliştirilmesinde önemli bir yol almış olacağız. Artık işçi ziyaretlerinde, grevlerde veya herhangi bir toplantıda anti-kapitalist hareketle kendi sorunlarını ilişkilendirerek anlatacağız. İşçiler sınıf bilincini kazanırlarken bir yandan da anti-kapitalist hareketi göğüsleyenlerin kendi yoldaşları olduklarını öğrenecekler.
Son söz olarak sanırım şunu söyleyebiliriz; sınıf mücadelesi işyerinden gerçekleşen emek –sermaye mücadelesiyle sınırlı değildir. Bu mücadelenin siyasal, demokratik kazanımlar ayağının olduğu unutulmamalıdır. Bu gün sınıf mücadelesi savaş mı barış mı, darbe mi demokrasi mi, 12 Eylül anayasası mı demokratik bir anayasa mı ikilemleri üzerinden yürüyor. Bu ikilemin bir tarafı sınıf uzlaşmacı yani gerici diğer taraf sınıf uzlaşmasına karşı yani devrimci.
Önce bir hatırlatma: Hepberaber’in ittifaklar kavrayışı
Önce bir hatırlatma: Hepberaber’in ittifaklar kavrayışı
Sosyalist hareketin işçi sınıfının ihtiyaçlarını düşünerek siyasal birlikteliği vurguladığı en temel taktiği Troçki’nin ortaya koyduğu ‘birleşik işçi cephesi’ taktiğidir. Bu taktik 30’lu yılların Almanya’sı gözlemlenerek oluşturulmuştur. Faşizmin tehtidi altında geliştirilen bu taktik üzerinde uzun uzun durmak bu yazının amacını aşar. Bu taktiğin Alman işçi sınıfının iki güçlü kitle partisi, kömünistler ve sosyal demokratlar gözönünde bulundurularak Hitler’e karşı bir savunma mantığıyla geliştirildiğini, ancak stalinist Alman Komünist Partisi’nin taktiği benimsemeyerek (Stalin’in hakim olduğu Komüntern faşizmin asıl nedeni olarak sosyal demokratları suçlamaktaydı) faşizmin Almanya’da iktidara gelmesine yolaçtığını hatırlatmakla yetinelim. Stalinist siyaset bu taktiğin hayat bulmasını engellemişti. Uluslararası sınıf hareketine dayatılan ‘halk cephesi siyaseti’ de aynı şekilde sınıf hareketinin sistem içinde etkisizleştirilmesini sağladı. Bu siyaset tekelci sermayeye karşı geniş bir sınıf ittifakını öne sürüyordu, sözkonusu olan uzlaşmaz sınıfların ittifakıydı, tekelcilerin dışındaki tüm sınıfların itttifakı… Aslında önerilen Sovyetler Birliği’nin ‘soğuk savaş’ stratejisinden başka bir şey değildi.
Troçki’nin geliştirdiği birleşik işçi cephesi taktiği bir kez daha tersinden test edilme imkanı buldu. 1936 İspanya iç savaşında da aynı nedenlerden dolayı uygulanamadığından gerçekleşme olasılığı olan bir dünya devrimi böylece boğulmuş oldu. Bu taktik sosyal demokrat ve komünist işçilerin birlikteliğini savunuyordu. Aşağıdan oluşturulacak bu ittifak o günün koşullarında sınıf hareketliliğin de bir sonucuydu. Daha sonraki yıllarda bu taktik yerel düzeylerde egemen sınıfın ve gerici güçlerin durumları baz alınarak sosyalist hareketin önemli bir savunma taktiği olarak uygulanmaya çalışıldı.
Hareketin doğası ne, kitleler ne istiyor?
Sosyalist hareket uzun yıllar boyu sınıf hareketine bağımsız devrimci siyasetiyle müdahale etmeye çalıştı. 68 Hareketi sosyalist hareket açısından bazı yerlerde kazanımla sonuçlanırken bazı yerlerde de yenilgilerle geri çekildi. Genel anlamda bir dünya devriminin gerçekleşmesi beklenirken, hareketin geri çekilmesi sosyalistler açısından kaçırılan bir fırsattı.
Günümüz anti-kapitalist hareketinin sosyal yapısını entelektüeller, öğrenciler, işsizler, göçmen işçiler ve örgütlü işçi sınıfı ve orta sınıf üyesi belirli guruplar oluşturmaktadır. Bu hareketin doğasından kaynaklanıyor. Bu anlamda hareket küresel kapitalizm sorgulanmasını farklı görüşlerle dile getirmesi, kapitalizmin tahribatına karşı getirdiği çözümlerde de farklı anlayışların öne sürülmesi hareketin ne kadar geniş bir zeminde geliştiğini görülmelidir.
Kitleler henüz devrime inanmış değiller ama başka bir dünyanın kurulmasını istemekteler. Marcos’un o heyecan uyandıran sloganının milyonların sokağa çıktığı dev gösterilerde karşılık bulmasının bir anlamı olsa gerek. 68 hareketinden beri ilk defa bu denli büyük kalabalıklar küresel sermayenin tüm kurumlarına karşı meydan okumaktalar. Bunu sokakta örgütledikleri kampanyalarla, düzenledikleri sosyal forumlarla gerçekleştirmekteler. 68’den daha örgütlü ve enternasyonal bir anlayışla hareket etmekteler. Her geçen gün öne sürülen talepler daha da zenginleşiyor kitlelerin kendilerine olan güveni daha da artıyor.
Sosyalistler bu sürecin örgütlenmesi ve önünün açılması için mücadelenin en ön safında yer almak zorundalar. Birçok yoldaş buna çoktan başladılar ve hareketin içinde güç kazandılar. Hareket her yerde eş zamanlı gelişmiyor. Bu bilinen gerçeğe teslim olmak devrimci olmaktan vazgeçme anlamına gelecektir.
Kar topunun tepeyi aştığı görülmelidir. Artık ilerledikçe büyüyen bir kar topu var. Sosyalistler, sosyal demokratlar ve anarşistler yerellerde bunu düşünerek adım atmalılar. En geniş birlik çağrısını yapmalılar. Bu birliğe eski sosyalist önderlerin miras bıraktıkları yöntemler kuramaz. Ama onların bize bu birliğin ruhunu miras bıraktıklarını da anımsamamız gerekir. Yalnızca emek- sermaye çelişkisi üzerine bir toplumsal kutuplaşma şekillenmiyor, onu aşan, hayatın ve gezegenin her köşesini ilgilendiren sorunlardan dolayı da çelişkiler derinleşiyor. Salgın hastalıklar, iklim değişikliğinden kaynaklı felaketler, farklı cinsel kimliklerin ve kadınların ezilmişliği, savaş ve işsizlikten dolayı büyük göçler gibi bir çok sorun toplumsal mücadelenin belirleyici sorunu haline geldi.
Solun değil hareketin ihtiyaçları için: İttifak kur, geleceğe yürü
Sınıf hareketinin kendi ihtiyaçlarının öne sürüldüğü bir toplumsal hareketten söz etmiyoruz. Kapitalizme karşıt gelişen bir hareketten söz ediyoruz. Bunu söylemek hareketin içinde işçi sınıfı yok demek değildir. İşçi sınıfı her fırsatta bu harekete destek sunmaktadır ama harekette belirleyici değildir. Hareketin işçi sınıfından tamamen bağımsız olduğunu ileri sürmek art niyet besleyenlerin körlüğünden başka bir şey değildir. Sosyalistler tam da bunun için harekete geçmeli ve bu ittifak yerellerde siyasal alanda taçlandırılmalıdır. Bu eski sosyalist önderlerin ortaya attığı taktik bir görev değildir, bu stratejik bir konudur ve geleceğe yürümenin sağlam yoludur.
Siyasal birliktelikler sağlandığında birçok kazanımlar elde etmek olası. Önemli olan hareketin ihtiyacıdır. Yerellerde oluşan veya oluşturulacak siyasi partiler gelişen hareketin ihtiyaçları temelinde siyasetlerini belirlemelidirler. Bu kendi bulundukları yerlerde yıllardır biriktirilen sorunlara sırt çevirmeleri anlamına gelmez. Pek tabi birçok ülkede kendine özgü sorunlar da mevcuttur ama bu sorunlar gelişen hareketin ihtiyaçlarıyla birlikte düşünülmeli ve yanıtlar üretilmelidir. Yaklaşık 40 yıla yakındır suskun olan kitleler uyandı. Yeni siyasi arayışlar bu uyanışın sonucu gündeme geldi. Önceden kitlesiz birçok siyasi birliktelikler denendi ama hepsi de başarısız oldu. Çünkü bu siyasi birliktelikler küçük gurupların ihtiyacıyla gündeme gelmişti. Oysa şimdi dünyada gelişen hareketliliğin basıncıyla oluşuyor. Öncelikle yılardır bağlı kaldıkları devrimci partilerinin kapılarına kilit vurarak işe başlamalılar. Bu biraz hüzün verici ama başka seçeneğimiz yok gibi.
Yerel siyasi oluşumlar gelişen hareketin ihtiyacına yanıt verdikleri sürece büyüyecekler ve önemli siyasi güçler olarak siyasi tarihin içinde yer alacaklar. Sosyalistler, devrimciler bu sürece omuz vermeliler. Bu siyasi yapılar anti-kapitalist hareketin taşıyıcısı olamadıklarında veya ayakları tökezleyip sendelediklerinde sosyalistler bu hareketin ileriye taşınma görevini üstlenmeliler. Ancak bugün bu hareketin siyasal ittifakını hızlandırmak için cesur adımlar atmaktan çekinmemelidirler. Birlikteliğin zaaflarını öne çıkarmadan, birlikte olmanın argümanları üzerinden yürümelidirler. Anti-kapitalist harekete “siyasi zaaflar yaşıyor diye” nasıl sırt çevirmiyorsak bu siyasal birlikteliğe de sırt çevirmemeliyiz. Ufuk her zamankinden daha berrak, yeter ki koca denizde ilerlemeyi becerelim.
Yeni sol sessiz yığınların da sesi olmalıdır
Yeni sol sessiz yığınların da sesi olmalıdır
Kemalizm iktidar olduğundan beri ilk defa bu denli geniş kitlelerin gözünde itibarını yitirdi.
Kürt halkının gözünde, dindar veya mütediyin insanların ve kendini solda gören herkesin karşısında
Kemalizm bütün inandırıcılığını yitirmiş durumda.
Çünkü; darbe girişimlerini destekleyen anlayış, barış sürecine karşı oluşturulan blok, Ergenekon soruşturmasına karşı alınan tutumlar gibi bir dizi sorun Kemalizm adına sahip çıkıldı.
Eğer Kemalist’seniz tüm bu anti-demokratik tutumun yanında olmanız gayet normal. Böyle bir tutumu tasvip eden topluluklar siyasi açıdan toplumsal gelişimin karşısında olurlar. Bugün CHP ve MHP içinde kümelenenler gibi.
Varolan statünün ve anti-demokrat uygulamaların savunusunu ‘milli birlik ve beraberlik’ veya ‘modernizm kazanımları’ gibi gereksiz ve anlamsız kaygılarla yapanlar yeni solun gölgesi bile olmazlar.
Peki yeni sol kimin sesi olacak?
Öncelikle anti-kapitalist hareketin tüm bileşenleri yeni solun sesi olmalıdır. Ancak bu hareket henüz cılız durumda. Bazen geniş kitleleri harekete geçirdiği oldu. Festivallerle ve bir dizi kampanyalarla. Ancak siyasi yelpazemizin yalnızca sosyalist alanını etkiledi. İstanbul'da düzenlenen 1 Eylül Dünya Barış Mitingi anti-kapitalist hareket, Türk solu ve sosyalistler açısından utanç verici olmuştur. DTP'yi saymasak bin civarında Türk solu katılmıştır. Bu guruplar kendi zaaflarını aşsalardı barış konusunda bugün daha ileride olurduk. Yeni sol bunu aşmak için gereklidir.
Yeni sol sessiz yığınlarında sesi olmalıdır. Kemalizm'in gereksiz olduğunu düşünen herkes. Savaşa karşı olanlar, gençlerin yürütülen bu anlamsız savaşta ölmesini istemeyenler, yeni anayasanın gerekliliğini düşünenler, sağlığın ve eğitimin parasız olmasını isteyenler, başörtüsüyle istediği yere rahatça girmek isteyenler, dini inançlarını istedikleri gibi yaşamak isteyenlerin sesi olmalıdır yeni sol.
Bu sessiz yığınlar 1 Mart 2003 yılında tezkereye karşı sokağa çıktı. Hrant’ın cenazesinde tepkilerini gösterdi. Bu kitlenin bir partisi yoktu. Olsa da o gün partilerini terk etmişlerdi. Ellerinde hiçbir parti flaması veya pankartı yoktu. Kimse de onlara direktif vermemişti. Herkes kendi olanaklarıyla sokağa çıkmıştı.
Bu insanlar başka bir gezegene ışınlanmadılarsa hala yanımızda duruyorlar. Seslerini duyuracak kanallar olmadığından evlerinde, ofislerinde, işyerlerinde ve köylerinde öfkeyle homurdanıyorlar.
Yeni sol muhalif sivil inisiyatifler ile sessiz yığınları bir araya getirebilir. Birlikte kampanyalar düzenleyebilirler. Bunun için geniş parti programlarına ve siyasi analizlere de gerek yoktur. Bakın siyasi hayatımıza giren güçlü siyasi partilerin programlarına 20-25 sayfadan ibarettir.
Şu an bize sosyalizm, kominizim veya başka bir rejim isteyen program gerekli değildir. Kitlelerin böyle bir isteği de yok. Çözülecek acil sorunlar var. Hepsi bu.
Çalışanlar daha çok söz sahibi olacakları demokrasi ve barışı istiyor. AK Parti bundan güçlü. Bu özlemleri sürekli gündemde tutmayı beceriyor ama o kadar. Yeni sol bu özlemleri gündem de tutmayacak hayata geçirecek. Bunun içinde seçimleri parlamentoyu beklemeye gerek yoktur. Bugünden kampanyalarla kendini göstermeli ve kanıtlamalıdır.
Yeni solun omurgasını oluşturacak kitleler program okuyarak veya geniş siyasi analizler yaparak çıkmayacaklar sokağa. Kitleler tezkereye karşı oldukları için çıktılar sokağa. Şimdi de darbeye karşı oldukları için, 7.8 milyarlık patriot bataryası alımına karşı oldukları için, Ergenekon örgütünden hesap sormak için, savaşa karşı oldukları için, parasız eğitim ve sağlık için sokağa çıkmak istiyorlar. Yeni sol parti bunu yapabilir.
Yeter ki yeni sol için kollarını sıvayanlar neden kitlesel sol partiye ihtiyaç olduğunu kavrasınlar. Kitleler artık darbe, savaş ve yoksulluk tehdidiyle yaşamak istemiyor. Sorun bu yeni sol için kolları sıvayanlarda. Kitlelerse hala öfkeyle homurdanıyorlar.
Ya siz !
Yeni sol ve Yeni parti ilişkisi
Yeni sol ve Yeni parti ilişkisi
Yeni sol artık sol kamuoyunda kendini tartışılır kıldı. Dünyada gelişen anti-kapitalist toplumsal muhalefet yeni solu’un temel dayanağı durumda. Bu muhalefet önce Seattle ardından Washington, Milau, Melbourne, Prag, Seul, Cenova, Davos gibi birçok yerde kendini ortaya koydu. G-8 zirvesine ve NATO toplantılarına karşı, ABD’nin Irak ve Afganistan savaşına karşı, Kyoto toplantılarında, küresel ısınmaya karşı, militarizme ve cinsel ayırımcılığa karşı bir dizi kampanyalarla kendini sürekli yeniledi. Bu sokak gösterilerinde dönem dönem işçi sınıfının da desteğini kazandı. Venezüella’da Chavez UNT işçi konfederasyonunun desteğini alarak bir dizi emek yanlısı siyasetin yolunu açıyor. Fransa’da “İlk İş Sözleşmesi”(CPE) yasasına karşı 28 Mart gösterilerinde yer aldı. Türkiye’de savaş karşıtı hareket öncülüğünde başlatılan 1 Mart 2003 teskere karşıtı hareket, darbe tehditlerine karşı gelişen Darbeye Karşı 70 Milyon Adım ve Hrant Dink cinayetine karşı oluşturulan kampanyalarda işçi sınıfının desteğini görmek gerekir. Bu destek bazen işçi sınıfının örgütlü katılımıyla desteği bazen de örgütsüz, tek tek katılımıyla gerçekleşti.
Yeni sol bu süreçlerin içinden gelişiyor. Bir programa veya ideolojiye sahip olmadan gelişiyor. Küresel kapitalizmin saldırısına karşı hem ulusal hem de yerel tepki ile kendini örgütlüyor. Ancak bu hareketin yerel ayağı henüz siyasal gelişmeleri belirleyecek düzeyde değil. Bunun bir çok nedeni var. Yeni hareket henüz Türk solu tarafından anlaşılmamış durumda. Oysa bu hareketin basıncı Özgürlük Ve Dayanışma Partisi’ni (ÖDP) bile bölmüştür. Yalnızca ÖDP değil Türk solunu Cumhuriyet Mitingleri ile başlayan milliyetçi ve darbeci geleneğini de solun dışına itmiştir. Dolaysıyla küreselleşme karşıtı hareket yeni solun zeminine aday olduğu ölçüde de zaafları söz konusudur.
Bu hareketin ihtiyaçlarına Türk solu net yanıtlar üretememektedir. Bu hareket yalnızca kampanyayı göğüsleyen sivil inisiyatiflerin açısından değerlendiriliyor. Oysa bu kampanyanın yarattığı basınçlar ve sonuçları üzerinden düşünmek hareketin ihtiyaçlarına daha doğru yanıt verilmesini sağlar. Türk solu 28 Şubat darbesinin ardından Cumhuriyet Mitingleri, darbe teşebbüsleri ve barış sürecinde yaşadığı ayrışma ani- kapitalist hareketin yalnız kalmasına neden olmuştur. Ama bugün Türk solu dünden daha net. Kendi siyasal ayrışmasını yaşamakta olup nedenleri üzerinde tartışabilmektedir. Yeni bir sol parti arayışını da bu anlamda görmek gerekir.
Yeni parti ihtiyacı yalnızca Türk solunun ihtiyacı değildir. Türk solunu bu arayışa sürükleyen dünya da gelişen anti-kapitalist hareket ve onun sacayağı olan yerel direniş hareketinin bir sonucudur. Dolaysıyla partileşme süreci bu dinamiğin üzerinde düşünülmelidir. Türk solunun yerel olarak yaşadığı bir takım siyasi sorunları anti-kapitalist hareketin güçlü olduğu Fransa’da yaşandı. Üçüncü dünya ülkelerin borçlarının silinmesi gibi birçok kampanyalara imzasını atan ATTAC, emperyalistlerin Afganistan işgaline kararsız tutumu ATTAC’ın bitmesine neden oldu. Afganistan’daki direnişçi guruplar gerici olarak değerlendirildi ve işgale karşı tarafsız kalındı. Bu perspektif bizde ‘ne şeriat ne darbe’ ikilemi ile yaşanmıştı. Yinede Türk solu dünyada gelişen an-kapitalist hareketin ihtiyaçlarına yanıt verme açısından daha net konumdadır. Yerel yaşadığımız birçok siyasi sorun konusunda Türk solu netleşmiştir.
Önümüzdeki dönem İMF İstanbul’da toplantı yapacak. Ayrıca barış süreci parlamentonun açılımıyla hızlanacak. Yeni sol bu sürece eskiden olduğu gibi sokakta kampanyalar eşliğinde müdahale edecektir. Yeni bir sol partinin ihtiyacını gören ve bu doğrultuda adım atmaya çalışanlar bu kampanyalarda yer almalılar. Bunun üzerinden bir parti tartışması yürütmeliler.
Ancak bu parti geleneksel parti anlayışları ve disiplinlerinden farklı olduğu ortaya konmalıdır. Çünkü hareket kendi içinde farklı sivil inisiyatifler üzerinden yürüdüğü gözden kaçmamalıdır. Yani bir sol parti olmasa da hareket gelişeceği bellidir. Sol parti bu sürecin önünü açacak şekilde düşünülmelidir. Dolaysıyla yeni parti farklı sivil inisiyatifleri içinde eriten değil onu güçlendiren bir pozisyon belirlemelidir. Her inisiyatif ve gurup kendi varlığını korumalı ve kendi başına kampanya kararı alıp uygulaya bilmelidir. Bunu bir torna makinesinin birbirine geçmiş dişleri olarak düşünün. Küçük bir diş harekete geçince diğer tüm dişleri nasıl hareketlendiriyorsa hareket içindeki sivil inisiyatiflere de kendi başına kampanya örgütlenme olanağı sağlanmalıdır. Alabildiğine demokratik bir yapı partinin olmazsa olmaz şartıdır. Yeni parti hareketin partisi olmalıdır. Hareketin ihtiyacına yanıt veren bir anlayışa inşa edilmelidir. Bu anlamda günlük ortak gazete çok önemli bir birlikteliği sağlayacaktır. Yeni solu bir araya getiren gurupların ve inisiyatiflerin bağımsız yayınları yok sayılmamalıdır. Eğer bu anlayış sağlanmasa yeni sol ancak küçük bir sol ve sosyalistlerin bir partisi olmakla sınırlanacaktır. Oysa yeni parti kitle partisi olmalıdır.
Bu partileşme sürecine olumlu yaklaşanlar öncelikle kendi partilerini kapatmaları gerekir. Küçük arabaların az insan taşıyacağı unutulmamalıdır. Oysa büyük karnavallar büyük arabalarla kurulur. Sorun büyük karnavalın hazırlanmasıdır. Karnaval kurulduktan sonra herkes kendi gösterisini sergiler. Yeni sol parti nihaiyi bir hedef değildir. Hareketin ve solun büyümesi için düşünülen bir araçtır. Bir eylem birliği, kampanya birliğidir. Hareket geliştikçe, büyüdükçe ihtiyaçları değişecektir. Beklide oluşturulan sol parti günün birinde bu ihtiyaca yanıt vermeyecek bir duruma düşecektir. O zamanda bu ihtiyaca yanıt verecek bir parti yine bunun içinden çıkacaktır. Ama bugün hereksin kendini ifade edeceği, birlikte kampanya düzenleyeceği bir sol partiye ihtiyaç vardır.
Emek örgütleri yaşadığımız olumsuz siyasi ortamlardan dolayı kendi içine kapanık durumdadır. Dolaysıyla emek örgütlerinin hareketlenmesi ancak bu partinin vereceği siyasi mücadeleyle ortaya çıkacaktır. Türk solu 28 Şubat, Cumhuriyet Mitingleri, darbe karşısındaki tutumu ve barış sürecine bakışı karşısında yaşadığı bölünmüşlük işçi ve emekçi hareketinin içe kapanmasına hatta güven kaybına neden olmuştur. Bu sürecin aşılması ancak sol bir partinin demokrasi mücadelesinde vereceği tutumla olacaktır.
Yeni sol bu anlamda masa başında değil sokakta inşa edilmelidir. Tuzu kuru sol ve sosyalistlerin bin bir dereden su getirmeleri süreci anlamadıkları anlamına gelir. Hareket beklemiyor. Her geçen gün kendini yineliyor. Yeni parti bu hareketin arkasına düşmek istemiyorsa en kısa sürede oluşturulmalıdır.
Ufuk Uras’ın başlattığı süreç önemsenmelidir ama bu denli yavaş yürümesi eleştirilmelidir.
Yeni Sol için duyuru bildirisi
Yeni Sol için duyuru bildirisi
Artık küresel sermaye yalnızca insanı tehdit etmiyor. Gezegenimizi de tehdit eder durumda. Küresel ısınma, nükleer enerji, fosil yakıtların kullanımıyla gezegenimiz geri dönülmez bir yok oluşa sürükleniyor. Afrika kıtasında milyonlarca insan açlığın ortaya çıkardığı kitlesel ölüm tehdidiyle yüz yüze. Yunanistan’daki orman yangınını, Tekirdağ ve Marmara bölgesindeki doğal olmayan afetleri bunun sonucu olarak yaşadık.
Küresel sermaye ise kârına kâr katıyor. Bunu geleneksel yöntemler ile sürdürüyor. Büyük silah şirketleri devletler aracılığıyla silahlanmayı her geçen gün artırıyor. Bu ezilen ulusları baskı altına aldığı gibi toplumsal zenginliğimizi de kemiriyor.
Küresel sermayenin pervasızlığı Seattle’de binlerce kişinin protestosuyla karşılanmıştı. 19 Kasım-21 Aralık 1999'da Dünya Ticaret Örgütü (WTO) Bakanlar toplantısıyla birlikte ortaya çıkan büyük protesto hiç kimsenin tahmin etmediği bir etki yaratmıştı. Bu gösterileri Washington, Millau, Melbourne, Prag ve Seul protestoları izledi. CNN Prag protestolarını "antikapitalist" olarak tanımladı. Uluslararası iş dünyası dergisi The Economist, bu protestoları sürekli “anti-kapitaist” olarak tanımlıyor.Türkiye’de de küresel sermayenin saldırılarına hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çeşitli kampanyalarla yanıt verildi.
Dünya küresel sermayeye karşı ayakta. İnsanlar her geçen gün daha iyi örgütlenmekte, yeni bir IMF veya DTÖ toplantısı yaptırmamak ve Kyoto toplantılarında çevreye duyarlı kararlar alınmasını sağlamak için etkinlikler düzenlenmektedir.
Dünyada böyle bir mücadele yaşanırken bizler kendimize özgü sorunlarla da boğuşmak zorunda kalıyoruz.
Dile kolay üç askeri darbe, 28 Şubat "post-modern darbesi", son on yılda dört askeri darbe girişimi, Ergenekon suç örgütünün varlığı, kapatılan birçok parti ve yaklaşık 30 yıldır Kürt halkına karşı sürdürülen kirli savaş, bunun sonucunda binlerce ölüm! Yüzlerce aydının öldürülmesi ve binlerle ifade edilen faili meçhul cinayetler! Böyle bir ortamda tek düze bir siyasal gelişme beklemek abesle iştigal değil mi?
Bu sürece karşı birbirlerinden bağımsız örgütlenen küreselleşme karşıtı antikapitalist gruplarla karşı durmanın yeterli olmadığını görüyoruz. Bu grupların ve kendini sol, sosyalist olarak gören aydınların, emek örgütlerinin de katılımıyla bir parti çatısı altında Yeni Sol’u inşa etmeliyiz.
Yeni Sol diyoruz, çünkü, dünyada yeni bir toplumsal mücadele var. Yeni Sol diyoruz çünkü, eski sol söylemler ve ideolojilerle bu sürece karşı geniş toplumsal mutabakatı oluşturamayacağımızı düşünüyoruz. Yeni Sol diyoruz, çünkü, devletin, silahlı devlet kuvvetlerinin, darbelerin ve demokrasi karşıtlarının yanına düşen Türk solundan kendimizi ayırmak istiyoruz. Yeni Sol diyoruz, çünkü, küresel sermayeden beslenen Türk sermayesini sorunun temel kaynağı olarak görüyoruz.
Yeni Sol bütün bu sorunları kampanyalar eşliğinde gündeme getirerek geniş halk yığınlarının desteğini almaya öncelik tanımalı. Ayrıca başlattğığ tüm kampanyaların siyasal sonuçlarını parlamentoya taşıyarak güçlü bir muhalefetin oluşturulacağını görmeli.
Yeni Sol geleneksel partiler gibi ideolojik referansı temel alarak oluşturulmamalı. Böyle bir anlayış Yeni Solu bir araya getiren bileşenlerin daha baştan ayrılmasını beraberinde getirir. Kendini anarşist, solcu, sosyalist, çevreci, ekolojist, feminist, eşcinsel aktivist gibi farklı kimliklerde tanımlayan herkesi içine alabilecek bir soldan söz ediiyoruz.
Demokratik bir anayasa isteyen, Kürt halkının özgürlük talebinin yanında konumlanan, ekonomik krizler karşısında emekçilerin savunulmasını, bütçeden emekçileri destekleyecek paketler ayrılmasını isteyen ve küresel kapitalizmi sorgulayan, baş örtüsü gibi temel insan hakları konularında özgürlüklerden yana mücadeleci, çevre sorununa, kadın sorununa ve çeşitli cinsel kimliklerin sorunlarına duyarlı, komşu ülkelerle barış içinde yaşanmasını kendine sorun edinen bir Yeni Sol kurulmalı.
Eğer böyle bir Sol'u düşlüyor ve özlüyorsanız, gelin sürece birlikte müdahale edelim.
Başka bir dünya kurmak için….
Yeni sol: Darbecileri Yargı, 'Solu' halk yargılamalıdır!
Yeni sol: Darbecileri Yargı, 'Solu' halk yargılamalıdır!
Aradan 29 yıl geçmesine karşın darbecilerin lideri, zamanın genelkurmay başkanı Kenan Evren hâlâ yargılanamadı. En küçük bir rahatsızlığında devletin kaynaklarıyla hemen tedavi edilip yaşamını sürdürüyor. Pek tabi tedavi olsun, her şeye rağmen insandır ama yaptığı darbenin yanlış olduğunu, cezalandırılması gerektiğini hem kendisi, hem de kamuoyu bilmelidir. Darbenin mahkum edilememiş olması bu konuda toplumsal bir talebin oluşmadığını da göstermektedir. Pek çok ülkede askeri darbe gerçekleştirenler ülkelerinde yargılandılar.
12 Eylül darbesinin getirdiği ’82 anayasası 29 yıl geçmesine karşılık köklü olarak değiştirilemedi. Darbeciler bu anayasayla kendilerini güvence altına aldıklarından, 29 yıl boyunca toplum sık sık darbe tehdidine maruz kalabildi. 28 Şubat bu güvencenin verdiği cesaretle gerçekleştirilmiştir. 28 Şubat darbecileri de yargılanmalıdır.
Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven darbe girişimcileri ise bugün Ergenekon sanığı olarak tutuklu yargılanmakta. Onlar yargılanırsa 1980 askeri diktatörlüğü ve diğer darbelerin yargılanmasının da önü açılacaktır.
AKP hükümeti darbe teşebbüsçülerinin yargılanmasının önünü açmıştır. Ergenekon savcılarının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından görevden alınmaya çalışılmasına karşı çıkarak soruşturma sürecini desteklemiştir.
Türk solu bu süreçte darbecilerin yargılanmasını istemeli ve Ergenekon soruşturmasının peşini bırakmamalıdır.
’80 askeri darbesinin hala sürdüğünü iddia etmek siyasi gelişmeleri anlamamak anlamına gelir. Bir kere, askeri diktatörlüğün sürdüğünü ima etmek demektir. Aradan bunca yıl geçti; sendikalar, siyasi partiler kuruldu ve seçimlere katıldılar. Bu seçimlere sol ve sosyalistler de katıldı. Bu süreçlerin yaşandığı yerde 12 Eylül’ün devam ettiği söylenemez, devam etseydi bırakın seçimleri hiçbir muhalif ses duyamazdınız.
Darbe anayasası temel maddelerde değiştirilememiştir. Bu doğru. Ancak değiştirilemedi diye 12 Eylül sürüyor demek, sınıf mücadelesinin, insan hakları ve demokrasi mücadelesinin kazanımlarını görmezden gelmek demektir. Sermaye sınıfının değişen ihtiyaçlarını bile doğru dürüst kavrayamamak demektir.
Bugün Silivri’de darbeciler yargılanıyor. Eğer onlar yargılanıp cezalandırılırsa; 12 Eylül, 12 Mart ve 1961 darbelerinin yargılanmasının önü açılır.
Oysa kendini solda gören anlayışılar 12 Eylül darbesinin yargılanmasıyla kendilerini sınırlı tutarak 28 Şubat ve 4 askeri darbe girişiminin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Son 10 yıldır yaşananlar sanki yaşanmamış gibi davranılmaktadır.
12 Eylül öncesi sermaye örgütleri TİSK, MESS ve TÜSİAD darbenin gerekli olduğuna dair birçok kampanyanın altına imza atmışlardı. Darbe öncesi TİSK Başkanı Halit Narin bu durumu veciz bir şekilde “Devlet güvenlik mahkemeleri olmadan üretim olmaz” diye açıklamıştı. Darbenin hemen ardından yine Halit Narin; “Şimdiye kadar biz ağladık, onlar güldü. Şimdi sıra onlarda” ve Vehbi Koç, “12 Eylül devletin yeniden kurulmasıdır.” açıklamalarını yapmışlardı. Darbelerin yalnızca askerlerin veya ABD’nin kafasından çıkmadığının, sistemin ürettiğini birer sonuç olduğunun güzel kanıtları…
Eğer darbenin 29. yıldönümünde “AKP 12 Eylül faşizminin devamıdır” veya “29 Yıldır 12 Eylül - Darbeciler Hesap Verecek” afişlerinin içine Evren, Özal ve Erdoğan’ın resimlerini yan yana koyarsanız; siyaseten, sapla samanı karıştırmış olursunuz. TKP ve ÖDP bunu yapmaktadır. Bu iki afiş Türk solunun neden milliyetçi konuma düştüğünün tipik göstergesidir.
12 Eylül askeri darbesini faşizmle özdeşleştirip AKP’yi bunun bir devamı olarak görürseniz sadece şu anki hükümeti düşman belirler, öncekileri ve sistemin bütününü gözlerden kaçırır ve siyasetinizi bunun üzerine kurarsınız. Evren, Özal ve Erdoğan resimlerini yan yana koyarak siyasi gelişmelerin anlaşılmasının önünü kapatırsınız. AKP’ yi 12 Eylül cuntasının ortaya çıkardığını söyler toplumun büyük çoğunluğunun bu partiyi neden desteklediğini anlayamazsınız. 1979'dan beri Kürtlerle yürütülen kirli savaşı açıklayamazsınız.
CHP de 12 Eylül’ü farklı değerlendirmiyor. AKP’ yi 12 Eylül darbesinin bir ürünü olarak görüyor. Türk solu ve sosyalistlerinin pek çoğu, toplumu anlamak gibi bir dertleri olmadığından, geniş kitlelerin kandırılmış cahiller olduğunu düşünür. Böylece, CHP, TKP ve ÖDP aynı kulvarda at koşturur!
Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu geçtiğimiz yıl 21 Haziran gösterisinde binlerce kişiyi darbeye karşı harekete geçirdi. Türk solu ve sosyalistlerinin önemlice bir kesimi bu koalisyona ‘İslamcılar’ ile birlikte eylem yapılmayacağını öne sürerek katılmamışlar ve eleştirmişlerdi. Oysa Türk solu ve sosyalistleri darbe başta olmak üzere birçok tehdide karşı en ön saflarda kampanyaların bizzat örgütleyicisi olmalıdır. Irkçıların dışında herkesle siyaset etmeyi, demokrasi kavgasını yapmayı öğrenmelidir.
Ergenekon soruşturmasının önemini, barışın önemini görmez, Ermeni soykırımına karşı derin devletin tutumunu benimserseniz, demokratik kazanımların önemini hiç mi hiç anlayamazsınız. Cumhuriyet mitinglerinin darbeci karakterini anlayamazsınız. Nitekim Türk solunun varlığını hissettirebilen genişçe bir kesimi milliyetçilerin ve darbecilerin yanına düşmüştür. Barış sürecine milliyetçi çıkarlar temelinde yanıt üretmiştir.
12 Eylül darbecileri bir sistemin ürünüdür. 12 Eylül ancak demokrasinin yanında yer alarak, darbe girişimlerinin yargılanması konusunda açık tutum alarak ve Kürtlerin yanında barışın tarafında tutum alarak yargılanabilir. En önemlisi de milliyetçilikten sıyrılarak tüm darbelerin yargılanmasının önü açılır. Solcular bu demokrasi mücadelesinin en ön saflarında çarpışmak zorundadır. Yeni sol ancak bu mücadelelerin içinden çıkacaktır.
DOĞAL OLMAYAN AFETLER: KATİL SEL, IMF DÜNYA BANKASI
DOĞAL OLMAYAN AFETLER: KATİL SEL, IMF DÜNYA BANKASI
Sanayileşmiş ülkeler başta olmak üzere 178 ülke için artık bağlayıcı olan Kyoto protokolü ne yazık ki küresel iklim değişikliği için gerekli önlemleri almamaktadır.
Trakya ve Marmara bölgesinde 30 kişinin üzerinde ölüme neden olan sel felaketi bu önlemlerin alınmadığını ortaya koymuştur.
6 saat için metrekareye 120 kilogram yağmur düştü. Bu düz bir alanda 6 saatte suyun 120 santimetre yükselmesi demektir. Bu ilk anda, işine gitmekte olan insanların, kamyonetlerin içinde bulunanların ve zemin katta yaşayan birçok insanın suların altında boğulmaları anlamına geliyor. Derelerin taşması buna eklendiğinde binlerce insanın canı ve malı tehdit altında kalıyor.Meteoroloji uzmanları bu yağışlardan daha yoğununu bekliyoruz derlerken gelecekteki felaketleri şimdiden duyurmuş oldular.
Bilim insanlarının tüm uyarılarına karşın fosil yakıtlarından vazgeçilmiyor. Güneş ve rüzgar enerjisi büyük şirketler tarafından engelleniyor. Karbondioksit gazı gezegenimiz için en önemli tehdit haline dönüştü.
Küresel ısınmadan dolayı buzullar her geçen gün hızla eriyor.
Türkiye sera gazı etkisini yaratan gazları atmosfere en fazla yollayan ülke. Bilim insanları sera gazlarının yüzde 90 azaltılmasını istiyor. 12 Aralık’ta Kopenhag’da yapılacak yeni iklim zirvesine katılacaklar bilim çevrelerince uyarılıyor.
Küresel ısınmanın nedeni küresel sermayedir. Hükümetler gezegenimizi her geçen gün felakete sürükleyen küresel sermayeye karşı yeni önlemler almalıdır.
Ekonomik kriz nedeniyle şirketler kurtarılıyor, bütçeden savaşa sürekli para aktarılıyor. Deprem dışında meydana gelen felaketlerin, küresel ısınmaya karşı alınmayan tedbirlerin sonucu olacağı 17 yıl önce Kyoto protokolü hazırlanırken tartışılmıştı. Rusya’nın 2005 yılındaki imzasının ardından 2005'te Birleşmiş Mitler içindeki ülkeler tarafından bağlayıcı hale geldi. Türk Hükümeti geç de olsa bu yılın Şubat ayında bu protokolü imzaladı.
Protokol, iklim değişikliklerin nedeni olan CO2 ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salınımını azaltmayı hedefliyordu. Bilim insanları protokole uyulduğu takdirde yalnızca sorunu ‘yüzeyine temas edilebilir’ uyarısında bulunuyordu.
Onlar duyarsız olabilirler ama bu küresel felaketin mağdurları duyarsız kalamazlar.
IMF ZİRVESİ
IMF ve Dünya Bankası temsilcileri 6-7 Ekimde İstanbul’a geliyorlar. Küresel sermayenin yeniden yapılanması, kârlarına kâr katmak için uluslararası işbirliğini güçlendirmeye çalışacaklar. Krizden kurtarmak için milyarlarca dolar şirketler için harcandı. Bankalar kurtarıldı. Kriz bir doğal felaket gibi sunulmaya çalışıldı.
Oysa ne sel ne de ekonomik kriz doğaldır! Sel küresel ısınmadan kaynaklanır, ekonomik kriz dünya kapitalizminden. Tüm bunların tek nedeni var, o da küresel sermayedir.
IMF ve Dünya Bankası her yıl mutabakata vardıkları konularla milyarca insanı fakirleştiriyorlar. Bu yetmezmiş gibi gezegenimizi yok etmeye çalışıyorlar. Küresel ısınmayı hızlandırıyorlar.
Buna karşı geliştirilen kampanyalar yeni solun sesini şimdiden duyurur gibi.
Kuru ve içi boş bir anti-emperyalizm söylemiyle menkul Türk solu umarız bu süreci en azından 1 Mayıs gösterilerinde harcadığı emekle karşılar ve tüm kampanyaların örgütleyicisi ve destekleyicisi olur!
KEMALİZM, STALİNİZM VE ÖDP'NİN BOYASI
KEMALİZM, STALİNİZM VE ÖDP'NİN BOYASI
Türk solu ve sosyalistleri aslında hem sosyolojik hem de örgütsel açıdan ciddi bir güce sahiptir. Türk-İş içinde kendini sol/sosyalist olarak ifade eden sendika yöneticileri yaklaşık 100 bin işçiye önderlik ediyor. DİSK içinde 150 binin üzerinde örgütlü işçi var ve sendikal önderliği sol ve sosyalistlerden oluşuyor. Bir diğer emek örgütü KESK’te yaklaşık 250 bin kamu çalışanı örgütlü ve önderlik sosyalistlerin elinde. Bunun yanında birçok siyasal parti mevcut. CHP, ÖDP, TKP ve diğerleri. Bu tabloyu inceleyince insan solun sosyolojik ve siyasal gücü olduğunu rahatlıkla görebilir. Bunun yanında Türk solunun ittifak olarak görebileceği Kürt hareketi var. Yaklaşık 30 yıldır Türk hükümetlerini siyasi açıdan sıkıştıran ve son seçimlerde 21 milletvekili çıkarmış güçlü bir Kürt muhalefeti.
Oysa Türk solu siyasi acizliğini1980 askeri darbesine ve dünyada sosyalizmin popülerliğini yitirmesine bağlıyor. Eğer durum bu denli vahim olsa az önce söz ettiğim kitle örgütlerinde Türk solunun mevcudiyetinden söz edilemezdi. Darbenin ardından 29 yıl geçti ve hala gerçek anlamda sol bir muhalefet şekillenemedi. Bunun sancılarını son 20 yıldır katmerleşen acıyla yaşıyoruz. Önce ‘89 bahar eylemeleri, özelleştirmelere ve mezarda emeklilik yasasına karşı gelişen işçi sınıfının mücadelesinde yaşadık. Ardından barış talebini dillendiren Kürt hareketi, 28 Şubat ve bir dizi darbe teşebbüsü, Hrant Drink cinayeti ile gelişen toplumsal tepki ve duyarlılık içinde sol gözlemci pozisyonuyla bu muhalefetin dışında bıraktı kendini. Son olarak hükümetin barış girişiminde de, sol, gözlemci niteliğinden barışa engel bir tutumun içine yuvarlandı.
Bugün Türk solu ve sosyalist solunun büyük gövdesi siyasi alanda varlığını egemen sınıfın en gerici kanatlarının yanına düşerek gösteriyor. Bunların en belirgin örneği CHP ve Perinçek’in liderliğindeki İP’dir. CHP ve İP önce Refah Partisi’nin, ardından AKP’nin yükselişine karşı ucube bir ‘laiklik’ anlayışıyla demokratik mücadelenin dışına düştü. Önce Refah Partisi’ni ardından AKP’yi ‘şeriatçı’ olarak değerlendirerek askeri darbeye zemin hazırlamaya çalışanların ekmeğine yağ sürüldü. O bilinen görkemli Cumhuriyet Mitinglerini düzenleyerek askerler darbeye açıkça davet edildi. Baykal, Ergenekon soruşturmasında dava sanıklarının avukatlığına soyunarak derin devletin bir partisi gibi tutum aldı. Sol partiler olarak anılan CHP ve İP, hükümet Kürt açılımını telaffuz ettiği an sıkı bir Kemalist çizgi ile barış karşıtı tutum aldı. Sol olarak algılanan CHP ve İP Kemalist, Ergenekoncu ve barış karşıtı olarak siyasi yaşamımızda yerini perçinlemiş oldu.
Sosyalist solda kendini tarif eden TKP de Kemalizm’in tamamlayıcı ideolojisi olarak Stalinizm ile sıkı bir bağ kurmuştur. TKP gelişen toplumsal muhalefete göre bazen katıksız bir Kemalizm, bazen de katıksız Stalinizmi savundu. “Barış süreci ABD plânı” diyerek ‘Türkiyeli Açılım’ önererek ve Kürt hareketinin taleplerini dikkate almayarak barış karşıtlığına savruldu. Barış sürecinde ezilen halkın yanında bir siyaset geliştirmeyerek Kürt hareketini köşeye sıkıştırma siyaseti olan Kemalist eksende durmayı benimsedi.
ÖDP, Refah Partisi’nin iktidarında ‘Ne şeriat, Ne darbe’ perspektifiyle siyasi açıdan ortada durarak sürece seyirci kalmıştı. Ergenekon sürecinde de yeni ÖDP başkanı Alper Taş, “28 Şubat’ı gerçekleştirenlerle Ergenekon operasyonunu yürütenler aynı kişiler. Ergenekon konusunda tereddütlü görünmemizin nedeni iktidar güçleri arasındaki çarpışmada taraf olarak görünmek istememizdir” gibi açıklamalar yaparak sağa kayışın en belirgin örneğini sundu. 28 Şubat’ta sesiz kal, Ergenekon konusunda sessiz kal, yani siyaset yapma! Peki, ÖDP ne işe yarar? Nasıl solculuk yapacak? 28 Şubat’ta hesap sorma, darbecilere ses çıkarma, Ergenekon cinayet örgütü bizi ilgilendirmez, diye kestirip at! Sol bir siyasal önderliğin nasıl inşa edileceği konusu ÖDP örneğinde tam bir muamma olarak karımıza çıkar.
İmam Hatip mezunu Alper Taş, “Din, toplum ve sosyalizmi masaya yatıracağız. Türkiye toplumunun inanç ve değerler bütünü var. Halkımız, anamız, babamız, komşumuz sınıf ilişkileri içinde aslında solda duruyor ama siyasi tercihini inançlarından dolayı sağdan yana kullanıyor” demiş. Bu demeçleri verirken hiç düşünüyor mu bilemem ama sanırım halkımızın inançlarını yıkarsak bu memlekette solu iktidara getireceğiz demek istiyor. Siyasetten vazgeçeceğiz yani. Yani Venezüella halkı Katolik olmaktan vazgeçip Chavez’in peşine takıldı. Rusya’da 1905 ve 1917 işçi konseyleri kurulduğunda Lenin ve Bolşevikler işçi ve emekçileri dinsizleştirmeyi becerdikleri için iktidarı aldılar yani! Bu açıklamalar Kemalistlerin “modernleşmeyi başaramıyoruz çünkü halkımız çok Müslüman” demelerini anımsatıyor. İmam Hatip mezunları yanlış anlamasınlar ama, bizim Alper Taş okulundan çok nefret etmiş olsa gerek ki ilk iş olarak halkın inançlarını değiştirmeyi kafasına koymuş ve bunu da sosyalizm adına yapacakmış. Oysa sosyalizm ezilenlerin haklarını savunur. Dolayısıyla Taş, İmam Hatip mezunu olarak üniversite sınavında haksızlığa uğratan katsayı sorununu ele alsa, sanırım daha hayırlı olurdu.
Alper Taş’ın incileri bitmez. Birgün gazetesinde “Askerin siyasete müdahalesine karşı da mücadele edelim, derin devletin, çetelerin olduğu yerde de demokrasi olmaz. Ama piyasanın gölgesinde de demokrasi olmaz. Piyasa, zenginlerin lehine bir demokrasi inşa ederken, yoksulların aleyhine demokrasiyi daraltıyor. Bir kısım sol, sınıfsal ve sosyal meselelerin bugün geri planda kaldığını, bunların üzerinden sol siyaset inşa edilmeyeceğini, kimlik eksenli siyasal taleplerin geçerli olduğunu savunuyor’ diye yazdığında hangi pozisyona düştüğünün sanırım farkında değildi. Kendini marksist olduğunu sanan Ergenekon destekçisi Kemalist şairimiz Özdemir İnce'den başka bir solucu bu görüşe methiye düzmezdi. Bu analiz bırakın kendini devrimci ve sosyalist bir geleneğin devamı olarak görme kaygısını taşımayı, partisinin adına bile ihaneti içerir. Sormak lazım neden hala Özgürlük ve Demokrasi Partisi adını taşıyorsunuz, diye.
ÖDP bu perspektifle Ortadoğu siyasetinde de aynı hataya düşer. Sanılıyor ki ‘sosyal ve siyasal meseleler’ demokrasi mücadelesinin dışında. Eğer bu böyle olsaydı ABD’nin Irak’ı işgaline karşı, Filistin’de Siyonist işgale karşı, Honduras’ta darbecilere karşı ve İran’da mollaların diktatörlüğüne karşı sol hiç ses çıkarmamalıydı. Çünkü: ‘piyasanın gölgesinde de demokrasi olmaz’, boşuna kendimizi helak etmeyelim diyerek bir köşede sıçan gibi beklerdik. Alper Taş ve onun gibi dar kafalı “solcular” kimlik siyasetini dışlayarak Kürt sorununa duyarsız kalmaya çalışıyorlar.
Kürt sorunu aynı zamanda sınıfsal ve sosyal yanlar içerir. Ancak bugün bir Kürt işçi ve emekçisi için hâkim sorun kimlik sorunudur. Siyasi çatışma bu sorunun üzerinde odaklanıyor. Eğer derdiniz varsa Türk egemen sınıfına karşı açık tutum almalısınız. Savaşan güçler karşılıklı olarak burada odaklanıyor. Yani ya Türk devletinin yanında yer alacaksınız ya da Kürt halkının. Başka her türlü seçenek son tahlilde Türk devletinin yanında yer almanıza neden olur. Bu gün çıkıp kimse sol adına Kürt hareketini karşısına alıp akıl vermesin. Bir şey yapacaksanız savaşan tarafları masaya oturmaya zorlamalısınız. Bu ancak Kürt hareketini eleştirisiz desteklemekle olur. Çünkü masanın etrafında iki çatışan güç var. Üçüncü bir güç olarak oturamazsınız. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Diyarbakır’a gidip açıklama yapmanız bir anlam taşımaz. Ezen ulusun “solcusu” olarak İstanbul’da bütün gücünüzle barış mitingine destek vermeniz gerekirdi. Oysa yüz kadar üyeniz ile mitinge katılmak yalnızca semboliktir, durumu kurtarma anlayışınızı yansıtır. Kürt hareketine yaklaşımınızın samimiyetsizliğini gösterir.
Türk solu evet, büyük bir güç. Sosyal ve örgütsel gücü var. Türk solunun önemli bir bölümünün Stalinizmin çeşitli versiyonlarıyla ideolojik angajmanı vardı. 1989 öncesi Rusya ve doğu bloğu ülkelerinde Stalinizm iktidardaydı ve sol değildi. Yalnızca ABD emperyalist bloğuna karşı bir konumlanışı vardı. Marksizm ‘tek ülkede sosyalizm’ lafazanlığıyla çarpıtılarak bu konumlanış meşrulaştırılıyordu. Ancak iktidar dışında sınıf mücadelesinde konumlanan Stalinistler solda telaffuz ediliyordu. Çin devrimi, Castro’nun ulusal kurtuluş mücadelesi, Vietnam savaşı ve benzeri ulusal hareketlerin Stalinizmi benimsemeleri, bu ideolojinin dünya çapında popülerleşmesini sağlıyordu. Bundan dolayı toplumsal hareketler için ideolojik referans noktası olarak öne çıkmıştı. İktidar mücadelesinde muhalefette konumlanan Stalinistler solda telaffuz ediliyordu. Türkiye’de sosyalist hareket o dönemde faşist hareketin fiziksel saldırılarına karşı anti-faşist direnişle şekilleniyordu. Faşistler Sokak hâkimiyetini sağlamak istiyorlardı. Stalinist hareket buna karşı mücadeleci tutumuyla solda pozisyon alıyordu. Bugün faşist hareket solculara ‘80 öncesi gibi saldırmıyorsa solun sokakta var olamamasındandır. Ancak Kürtleri ve Kürt halkının yanında olanları hedef göstererek demokrasi düşmanlığını daha açık yapmaktadır. Stalinistler ve solcularsa milliyetçilik ekseninde konumlanarak solculuklarını kanıtlamak istiyorlar. AKP hükümetini ‘şeriatçı’ olarak değerlendirerek toplumun demokratik özlemleri için hiçbir çaba göstermiyorlar. Böylelikle ‘80 öncesi oluşan muhalif damarlarını her geçen gün biraz daha törpülüyorlar.
Stalinistlerden sol bir muhalefet bekleneceği umudu gün geçtikçe sorgulanır hale gelmiştir. Eksik olan solculuklarıdır. Bu sağa kayış yeni bir Silivri bile doğurabilir. Tarih, Türk soluna bir kez daha fırsat tanıyor. 28 Şubat’ı, darbeleri, Ergenekon’u ıskalayan solun önüne Kürt sorununu koyuyor. Barış sürecinde solun bugüne kadar aldığı tutum Kürt hareketini dışlayan, küçük gören bir anlayıştı. Barış sürecinde sağ sapmadan kurtulmak için Kürt hareketini eleştirmeden, yanında değil arkasında durmak gerekir. Bu Kürt hareketinin peşine takılmak değildir. Bu barışın peşine takılmaktır. 30 bin Kürt gencinin öldüğü bir savaştan söz ediyoruz. Kimse dışarıdan gazel okumasın. Türk solu ve Stalinist sol önümüzdeki dönemde sol muhalefetin içinde konumlanabilecek mi, yoksa sağ kulvarın parlayan yeni yüzü mü olacak? ÖDP’lilerin Roni Margulies’e yönelttikleri saldırı hiç umut verici değildi…
Nihat Genç’i Anlamak ...
Nihat Genç’i Anlamak ...
Mizah dergilerinde ve televizyon kanallarında sıkça karşılaştığım bir yazar Nihat Genç. Sol ve sağ siyasi yelpazeden oldukça eleştiri almakta olmasına karşın önemli bir okuyucu ve izleyici kesimini toplaması açısından da önemli bir şahsiyet. Genel olarak siyasi ve kültür alanına getirdiği kendine özgü bir bakış açısıyla da dikkatleri üzerine çektiğini düşünüyorum.
Türk siyasetinde belirleyici olarak liberaller, sosyalistler, islamcılar, kemalistler, kürtler ortada durmaktadırlar. Türk aydını güncel siyasi gelişmeler karşısında dağınık olarak durmaktadırlar. Ancak küreselleşme süreci Türk siyaseti ve aydınını temel olarak ikiye bölmüş gözüküyor. Avrupa birliği ve Türkiye tartışmalarında bu süreç daha da netleşmiştir. Ortaya çıkan iki cephe bu süreçte oldukça güçlü cebelleşmeye açık pozisyon almaktadırlar. Cephelerden biri; kızıl-elma cephesidir. Milliyetçi ve yerel tutumu siyasetlerinin merkezine koymaktadır. Bu cephede; kemalistler, solun bir bölümü, milliyetçiler ve islamcıların bir bölümü yer almaktadırlar. Diğer cephedeyse; liberaller, solun bir bölümü, kürtler ve islamcılar (muhafazakâr demek daha doğru sanırım) yer almaktadır. Bu iki cephe içinde yer almadığını düşünüyorum Nihat Genç’in.
Küreselleşme ve Avrupa birliği karşıtlığı aslında modernleşmeye karşı bir itirazı içerdiğini düşünüyorum. Batı medeniyeti ve doğu medeniyeti ayrımı ekseninde ileri sürdüğü tezler aslında modernleşmeyle ilgilidir. Genç, bu eleştiri biçimini kendi retoriği ekseninde yapmaktadır. Genç, batı modernleşmesinin dini (Hıristiyanlığı ) kamusal alanın dışına taşımasıyla toplumun manevi hissiyatını yitirdiğini vurgulamaktadır. Batının göçmen topluluklara ve doğuya bakış açısının anti-demokratik sekülerizm olduğunu belirtir ve bu bakış açısının tarihsel nedeni olarak ta batının sömürgeci tarihini gösterir. Genç, batı uygarlığı eleştirisini estetik alana kaydırmaktan da geri durmaz. Geliştirdiği eleştiriler için verdiği örnekler dikkat çekicidir. Afrodit, İsa peygamber ve Meryemana resimlerinin ortaya serdiği, ortak estetik algının batıda geliştiği vurgusudur. Buna karşın doğuda bu algı çok daha bireysel olduğunu öne sürmektedir. Batının birey temelinde geliştirdiği felsefe aslında Anadolu topraklarında çok daha önce var olduğunu iddiasını destekleyen örnekler vermektedir. Bu bağlamda Bektaşiliğin Mevleviliğe getirdiği eleştiri ve buna karşı birlikte binlerce bir arada yaşamalarını örnek olarak göstermektedir. Bektaşi ozanlarının şiirlerini de nedenli bireysel olduklarını söylemektedir.
Buraya kadar Nihat Genç’in batıya dönük tezlerini kabaca anlatmaya çalıştım. Burada çıkarılan sonuç şudur: Genç ateş edeceği hedefi doğru tespit ediyor ama yanlış silah kullanıyor. Genç batı aydının düştüğü tuzağa neyazak ki kendi de düşüyor. Batı aydını modernleşme projesinin tıkanmasının nedeni olarak doğuyu görüyor. Genç buna şiddetle karşı çıkıyor haklı olarak. Batı aydını sömürgeci mantıkla doğuyu modernleştirmeye çalışması ne kadar yanlışsa modernleşmenin doğunun kendi düşünsel ve yaşamsal olanaklarıyla tamamlamasını beklemekte o kadar yanlıştır. Modernleşme tıkanmışsa bunun nedeni batının kendisidir. Ve bu eleştirinin öne çıkarıldığı yerde yine batıdır. Modernleşme kendi içinde eleştirileri de barındırmış ancak bugün modernleşmenin bayraktarlığı batıda hâkim sınıfların sözcüsünü yapan aydınların elindedir. Modernleşme batının burjuva ideolojisi olarak sunuluyor. Doğudan bu sürece itahat beklenmektedir. Oysa süreç hep tersi işliyor ve batının her müdahalesine karşı doğu kendi tavrını geliştirmektedir. Batı kendi eleştirisini kendi içinde yapmakta ve bizim bu eleştiriyi görmemiz gerekir. Batının modernleşmesi sürecinde muhalif düşünce akımlarını ve sınıf mücadelelerini anmak anımsamak gerekir. Modernleşme sürecinin tıkanıklığı aşılması ancak batıda ve doğuda emekçi sınıfların insiyatifinde gerçekleşecektir.
Genç, batının kendi içindeki çatışma ve ayrışmayı ıskalamaktadır. Dolaysıyla Genç, batı aydının düştüğü pozisyona istemese de düşmektedir. Hatta doğu hayranlığı ve Trabzonlu olmak gibi mikro milliyetçi refleksler geliştirmek zorunda kalıyor. Modernleşme ve batı eleştirisi eğer medeniyetler ekseninde yapılırsa bu savrulma kaçınılmazdır. Modernleşme eleştiri Sınıflar ekseninde yapılması gerçek bir tarih felsefesine ve modernleşme sürecin yeryüzünde aşılmasını da getirecektir. Kimse modernşelmeden memnun değil ve herkes bu süreci aşmak istiyor doğal olarak da genç bu sürecin aşılması yönünde söz alıyor. Batı ne kadar kirliyse (İki Dünya savaşı ve soykırımları biran için anımsarsak) doğu da o kadar kirlidir. Roxa Lüksenburg, Alman askerlerinin dipciği altında başının ezilişi sanırım kıyasıya modernzim eleştiricisi olmasının hüzünlü sonu olmuştu. Batı medeniyeti aydınlanma felsefesinin temel dayanaklarından biri olarak İbni Rüştü’yü görmüştür. Batı medeniyetini ve modernleşmeyi bölgesel veya dinsel temellere dayandırmak sığ bir yaklaşımdır. Bütün modernleşme süreci insanlığın ortak değeridir. Batı da evrensel- ortak bir estetik anlayışın geliştiği tezi tamamen uydurmadır. Modernleşme içindeki tüm estetik arayışlar batı merkezlidir. Böyle olması da çok doğaldır. Batının fikirsel sekülerizmi bu zenginliği getşrmiştir.
Söylendiği gibi ortak bir estetik algı gelişseydi sanat akımlarından bugün söz edemezdik. Doğunun ilahi estetik anlayışından başka bir estetik anlayışı var mı? Olması da çok zordur. Eğer ilahi estetiğin dışında bir estetiğe ulaşılması isteniyorsa ancak bu batıyı, batının fikir alanının, geleneğinin hazm edilmesiyle gerçekleşecektir. Kendini doğuda gören modernleşmeye itiraz eden her aydın bunu yapmalıdır. Çok ça ve övünerek öne çıkarılan Bektaşilik bile Anadolu topraklarında yaşayan Helen düşünürlerinden etkilenmediğini kim yadsıyabilir. Birlikte yaşama kültürüyle övünenler orta doğuda binlerce yıl önce dinlerin bir arada yaşamalarını örnek olarak gösteriyorlar ve Müslümanlığın sağladığını iddia ediyorlar. Hiç mi diğer dinlerin rolü yok. Osmanlı’nın yaptığı ayrımcılık, kurumsallaşmış ırkçılık değildi ama bir ayrımcılık değil de ne idi? Ya yarı yamalak batı örneğini alıp ulus-devlet kurulması süreci kurumsallaşmış ırkçılık değil de nedir? Çok yakın bir zaman da Ruhban okulu üzerine koparılan yaygaraya ne demeli.
Velhasıl Nihat Genç Kızıl-elma koalisyoncusu olarak değerlendirmiyorum. Bu nedenle de modernleşme eleştirisini zaman zaman pedagojik temele kaymasının nedeni de siyaseten net olmamasına bağlıyorum. Benim Nihat Genç’ten istediğim empati kurmaya daha da önem göstermesini dilemektir. Sanırım buna batı aydının da ihtiyacı var.
Erdoğan: Davos bitmiştir!
Erdoğan: Davos bitmiştir!
29 Ocakta Davos’ta gerçekleşen Gazze konulu toplantıda başbakan T. Erdoğan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres tarafından Filistin halkına karşı yapılan katliamın meşru gösterilmesine sert bir üslupla karşı çıkarak toplantıyı terk etmiştir. 1971’den bu yana her yıl İsviçre’nin Davos kentinde toplanan zirve ilk defa katılımcı bir ülkenin başbakanı tarafından dünya kamuoyunda önünde teşhir edilmiştir. Gerçi küreselleşme karşıtlarının her yıl Davos zirvesini uluslararası sermaye güçlerinin kendi çıkarları tarafından dünya ekonomisin şekillendirdikleri gerekçesiyle protesto ediyorlardı. Ancak zirvenin sadık üyesi olan bir ülkenin başbakanı tarafından protesto edilmesi çok daha ses getirdi. Ortadoğu hakları basta olmak üzere dünyanın birçok yerinde düzenlenen gösteriler protestocu başbakana destek mitinglerine dönüştü. Bir diğer destekte İsviçre Parlamentosu Milletvekili Joset Nang, "Başbakan Erdoğan'ın aldığı kararı destekliyoruz. Çok yerinde ve doğru bir karar verdi. Kendisine söz hakkı verilmesi gerekiyordu. Biz zaten bu toplantının bir daha yapılmasını istemiyoruz. Kimsenin de bu toplantıya katılmasını istemiyoruz" şeklinde deydi. Bunun yanında Dünya Ekonomi Forumu toplantılarının yapıldığı kongre merkezi önünde toplanan küreselleşme karşıtları göstericilerden Daniel isimli bir gösterici ise, "Başbakan Erdoğan'ın verdiği tepki çok yerindeydi ve Erdoğan'ı kesinlikle destekliyoruz. Erdoğan bundan sonra Dünya Ekonomi Formu'na değil, Dünya Sosyalist Forumu'na gitsin. Orada görüşlerini dilediği gibi uzun uzun açıklayabilir. Türkiye artık ikinci dünya ülkesi değil. Erdoğan düşündüklerini istediği gibi söyleyebilmeliydi" diyerek açık desteğini sundu.
Bütün bunlar gerçekleşirken sözde Türk solu ve milliyetçiler homurdanmaya devam etti. Erdoğan’a söz verilmemesi ne karşılık gösterdiği tepki bir noktaya kadar normal yorumlandı ama toplantıyı terk edilmesi eleştirildi. Bazıları da Erdoğan’ı samimiyetsizlikle suçladı. Ortadoğu üzerinde İsrail ve Türkiye’nin hâkimiyet savaşının yarattığı gerilim Davos’ta su üzerine cıktı, diyenler oldu. Filistin ulusal sorununda El-Fetih’in uzlaşmacı siyasetinden dolayı önderliği elinden kaçırıp Hamas’a geçmesini hazm edemeyenler Erdoğan’ın Davos’taki açıklamalarını 'şeriatçı' bir partiye verilen bir destek olarak yorumladı. Irak ve Necef katliamı karşısında, Türkiye’de devletin Kürtlere karşı yürüttüğü siyaset karşısında Erdoğan’ın tavrının ya susmak ya da bu saldırı kararlarına ortak olmakla suçlanıyordu. Dolaysıyla Davos zirvesinde gerçekleştirdiği protesto eylemi sahtekârlık olduğu çok geçmeden dillendirilmeye başlandı.
Kendini muhalif olarak konumlandıran, demokrasi, barış, hukuk hatta sosyalizm adına siyaset yapanlar Erdoğan’ın tepkisine karşı elli tane kılıf uydurarak eleştirmesi beklenen bir durumdu. Bu sözde muhalefet hamasetçileri eskiden olduğu gibi bugün de öküzün altında buzağı aramaya tam hızla devam ediyorlar. Epeydir düşünüyordum 1970’lerde Filistin işgaline karşı Türk solunun en radikalleri El-Fetih saflarına katılarak savaşırken bugün neden Filistin sorununa uzak durduklarını. O dönemde Filistin sorununun siyasi iradesi Yaser Arafat önderliğinde El-Fetih idi. Bugün Filistin’de belirleyici siyasi güç Hamas’tır. Hamas’ın güçlenmesi yalnızca ne İran’ın desteği ile ne’de İslam diniyle açıklanabilinir. Ulusal soruna getirilen siyaset Filistin’de Hamasın belirleyici olmasını sağlamıştır. Burada dinin İslam dinin de büyük etkisi vardır. Emperyalist ülkelerin yüz yıllardır bölgeye dönük siyasetlerinde İslam dini aşağlanmış horlanmıştı. Emperyalistlerin iştahını kabartan Ortadoğu’nun doğal kaynaklarıydı. Emperyalist saldırılara karşı Müslüman halk anti-emperyalist karakterde bir duruş geliştirmiştir. Irak, Afganistan, İran ve Hamas bu sürecin bir parçasıdır. İslam dinin bu kadar güçlü olması da Ortadoğu merkezli oluşunda yatar. Son yüz yıldır emperyalistler sürekli Ortadoğu haklarıyla karşı karşıya gelmişlerdir. Halk bazen Arap milliyetçiliği ile bu saldırılar karşısında dursa da en belirleyici olan İslam dini olmuştur. Bu İslam dininden kaynaklanan bir şey değildir. Kiminin söylediği gibi İslam dini total bir dünya görüşüdür dolaysıyla hayatın her alanına müdahaleyi içinde barındırır dolaysıyla 'şeriatçılık' Müslümanların (gizli veya açık) nihaiyi hedefidir. Bu bakış açısı bugün Ortadoğu’sunu, Türkiye ve diğer benzer ülkelerdeki din hassasiyetli siyasi partilerin güçlenmelerini anlamakta zorlanırlar.
Bazen sevmediğiniz, düşüncelerine katılmadığınız insanların duruşlarını onaylayabilir hatta destekte bile bulunabilirsiniz. Neden bizim sözde solcularımız ve milliyetçiler insani bir duruş sergilemekte bile zorlanırlar. Bunların hiç mi vicdanı yok. Erdoğan’ın tavrını nasıl olurda şovmenlik veya samimiyetsizlikle suçlarlar. D. Bahçeli ve D. Baykal Erdoğan'ın tepkisini yalnızca medatörün sözünü kesmesine karşı yapıldığını öne sürerek zımmen destlemesi doğru bir tutum mu? Bu iki lider Erdoğan'ın tepkisini iç siyaset mağzemesi olarak değerlendirip sesini kesmesini neden isterler? Amerika ve İsrail devleti ile olan ilişkilerin kopmasından mı korkarkar veya Türkiye'de yaşaya Müslüman çogunluğun ezilen halklara karşı duyarlılığının artmasından mı korkarlar? Yoksa yarın bu duyarlılığın Kürt halkına kayacağından mı korkarlar? Bu iki gerici lideri kaygılandıran endişe nedir? Erdoğan'ın tepkisi İsrail'in pervasız saldırısınadır ve bunu kimse kendi ideolojik çıkarına göre yorumlayamaz. Bu nasıl bir ideolojidir ki insan olmayı bile becertemez. Hem bir an Erdoğan’ın sahtekâr olduğunu düşünelim nedir yani sorun Erdoğan’ın samimiyeti mi yoksa dünya ekonomisinin patronlarının toplandığı bir zirvenin dünya kamuoyu karşısında teşhir edilmesi mi veya dünya emperyalist sistemin içinde güç edinen İsrail’in Filistin halkına saldırarak Ortadoğu üzerinde hâkimiyet kurma çabasının bir sonucu olan katliamın teşhir edilmesi mi, sözde demokrasiyi savunan batı toplumlarının bu katliamlara sessiz kalmasının teşhir edilmesi mi önemlidir, hangisi önemlidir beyler! Lütfen üzerinize giydiğiniz cellât gömleğini çıkarın!
Evet, yarın Erdoğan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Pers ile tekrar görüşebilir. Davos’a da gidebilir Erdoğan. Bunlar beklenebilinecek şeyler. Ama Küreselleşme karşıtlarının düzenlediği Dünya Sosyalist Forumu’na katılmayacağını da çok iyi biliyorum. Bütün bunlar eleştirilmeyecek anlamına gelmez. Eleştirmelisiniz hatta sapına kadar eleştirmelisiniz ki siyasi mücadelenizin yollu açılsın, demokratik alternatifler çoğalsın. Sol şunu beynine kazımalıdır; anti- emperyalistlik ne sosyalistlerin ne’de Kemalistlerin elindedir. Anti-emperyalist mücadelenin önderliklerine bakarak desteklenip desteklenmeyeceğine karar verilmez. Erdoğan anti-emperyalistir de demiyorum ama doğru ve vicdanlı davranmıştır diyorum. Hamas 'şeriatçıdır', diye Filistin halkının mücadelesine kuşkuyla yaklaşamazsınız. Veya Kürt halkının mücadelseni desteklemiyor diye Hamas'a sırt çevremezsiniz. Buna kimse karar veremez. Verenler dolaylı da olsa saldırgan emperyalistlerin saflarında kendilerini bulurlar. Siyaset insanları kazanmak, güven vermektir. Ne kadar gerçek demokratsanız toplumsal sorunların çözümünde de o kadar gerçekçisinizdir ve doğru algılanırsınız. Eğer bugün siyaseten zayıf ve cılızız, diye yakınıyorsanız doğru siyaset yapamadığınızdan kaynaklanır.
Artık dünyayı sarsmanın o kadar da zor bir şey olmadığı, dünya kamuoyunun toplumsal tepkisini örgütlemenin hiç de zor olmadığını görmeliyiz. Yeter ki doğru siyaseti yapabilelim. Halka ön yargısız yaklaşıp anlayabilelim. Demokrasi ne askerlerle, ne Kemalistlerle ne’de milliyetçilerle gelecektir. Nüfusun ezici ağırlı Müslüman olan bir ülkede siyaset yapmayı herkes öğrenmelidir. Bugün Türkiye’de yaşayan Müslümanlar sözde demokratlardan daha demokrattırlar ve zihinleri daha açıktır. Erdoğan samimi mi, vicdanı var mı açıkçası bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren nüfusu bir milyon olan ve İzmir’in yarısı kadar bir şehrin dünyayı nasıl sarstığıdır. Filistin halkının direniş basıncı daha birçok başbakanı ve birçok Davos toplantılarını etkileyecektir. Bir gün gelecek küreselleşme karşıtı gösterici Daniel’in talebi gerçekleşecektir. Buna inanıyorum. Bunun için diyorum ki: DAVOS’A KİMSE GİTMESİN!
TOPLU ŞİİRLER - 5 (2008-.........)
TOPLU ŞİİRLER - 5 (2008-.........) | 09 Ağustos 2009 Pazar
Her hayat bir intihardır
Oğul! İşte doğdun her çocuk gibi
büyüyoruz büyüdük hep birlikte.
Tanıyoruz hayat denileni
meğer bir yolculukmuş herkes içinde.
Ah! Oğul
her doğumda yeniden başlar
bu yolculuk.
Giden dönmeyeceğini bilir
öğrenir zamanla
ölümümün kendini beklediğini.
Oğul, bunu bil
hayat intihar kararı almaktır.
Namludan çıkan bir mermi gibi
hızla ilerler izle oğul bunu;
oyun değil hayat bu.
Her doğum nasıl hayatın başlangıcı
her hayat bir ölüm
bir intihardır.
Hepimiz çok cesaretliyiz be oğul.
bırak beni rüzğarlara
İran direnişçisi Nida'ya,
bırak beni rüzğarlara, uçayım
dönülen yerlere bir de ben dokunayım
anlatmak istiyorum hafizası olan hikayeleri
bir mahallede çocuklar tepeme toplandığında
utanmasın suskunluğum.
bırak beni rüzğarlara, uçayım
izi silinmiş yerlerde iz birakayım
çok sonra gelen biri olacak yine
iz en önemli ipucu.
bırak beni rüzğarlara, uçayım
hasretlere konup seyyahlardan kelam getireyim
yalnız kıymet bil, ben bu boşluğum
ne'de zamandır hasreti azat eden.
bırak beni rüzğarlara, uçayım
kafesleri görmek istiyorum kuşbakışı
var mı kapısında biri bilsem
dönüp içine girdiğimde
herkes bir kafeste olmazdı.
bırak beni rüzğarlara, uçayım
kanatsız bir yaratık ben uyandığımda
Nida'sı çalınmış ama yola çıkacak
bir gün çıkacak.
Erken gelen her aşk
Biliyorum gece çok uzun, sessiz ve yalnız
Herkes kendi mateminde yorgun, belki de
Savaşa aravermiş yorgunTruva askerleri
Ne farkımız var Romeo'nun geceden duyduğu endişeden
Sezinliyorum her düşünen beden benden yorgun
Erkenden aşk'a doğrulsakta sonrası ayrılıklar
Bizi yorgun düşürerek günahkar olmadılar mı
Bir defalığına aşık olmadık biz, bir defalığına da
Uyanmadık sabahları gözleri önünde
Tek bir kadın hazır etmedi bizi gece öncesi
Bak uzvum balık ağı gözeneği aşk lekeleri
O geçmişin elem mermisi vız geçer vız yanımdan
Erken gelen her aşk karşısında
Yine de gece uzun, sessiz ve yalnız
Ayna
Gözlerimim içindesin işte darılma
Artık senden yana görülmeyecek
Terk ettiğin yalnızlıklar
Bak yoksun artık asılı bir duvarda
Ne'de saklı bir köşe sensiz
Gözlerimin içindesin işte darılma
Senden hafızasız bir dünya aldım
Ve gömdüm simlerinin yanına
Belki bir güzelin eline değer de
Gözlerim gözlerim ödünç alır
Gözlerimin içindesin işte darılma
Aldanmayacak insanoğlu kendine
Güzeller makyajsız kim bilir
koşan da kalmayacak telaşsız
Gözlerimin içindesin işte darılma
Sensiz ve sessiz bir zaman uzanacak
Kendine dönmek üzere inan o gün
Çık çık korkma azat edildiğin gün
Gözlerimin içindesin işte darılma
kötülükler şenliği
düş peşime hey ıssız şeytan
ister dişi ol ister eril
görsünler en yüzsüz oyun bozanı
bir mana yerleştir hafızalardan silinen
edepsiz, narası savurgan döktüğün sokağına
insana da özenmesin hiçbir hükme
tanıdık olsun sürgün edilen kutsal kitaplar
kadar ama çılgınlığı anımsatsın
düş peşime hey ıssız şeytan
sürgün edildiğin yerden gel
önüne kat bütün ayartı mabetlerini
aç kapını, dağılsınlar dört bir yana
o kötülük savaşçıların kuşanarak
düş peşime hey ıssız şeytan
bugün sıcak yuvaları unuttur
sonsuz bir mera ser önümüze
üzerinde soysuz karnaval kurulsun
gelsinler edepsizler, fahişeler, fakirler
eğlensinler, öfkelensinler kendilerine
düş peşime hey ıssız şeytan
sana yeteneklerini anımsatacağım
esaretten kurtulup yeniden doğacaksın
hoyratlığınla serpileceğiz gökyüzüne
düş peşime hey ıssız şeytan
burası senin biz seniniz bu karnaval da
kötülükler şenliği son günahları işleyecekler
elemin yuvasını dağıtıp yağalım yeryüzüne
ıslansın toprak,su ve taş
Sözler
Yorgun insanların sözlerinden oydum aşkın değerini
Sevgiyi bil, aşkı unutma ve beni hep anımsa sevgili
Sözleri duvarlardan söktüm tırnaklarımla
Kanıtsın o kimsesiz yüreğini benim için
Yosunları saldım denize karada yolunu şaşıran
Dönüp örtsün benden olan ayıbı
Hayallerimin içine şırıngaladım sözlerinden birkaçını
Umudum yeniden peşine düşer belki
Büyük parklarda gezdim koklaşan sevgillerin izini sürerek
Senden kalan kırık bir gölge bulsam da çıksam karşına
Neden bu güvercinler baharda gelirler
Yoksa sen mi sallarsın üzerime
Söyle güzelim duymuyor sesini yüreğim
Çok kırılmış bir çocuk gibi unutacak yine
Gel bir kerecik olsa da elerinle ördüğün kafesime
Uçmak istiyor bu kanatsız çocuk yine
sahihlik gel artık
dalgın bir akıntıyla
uzanan boğazın berisindeyim
neredeyse birbirlerini öpecek
boğazın iki yakası
çok geçmeden gözlerim
bu vuslatı onaylar haliyle kapanıyor
diliyorum daralan bu boğazdan
sahihliğin sızıp serpilmesini maviliğin üzerine
oynaşıp ses çıkarmasını bekliyorum bir ses
oysa önceden gördüklerim
hep yalan söylediler bana
dokunduklarım elimden kayıverdi
duyduklarımın yönüyse kabareydi
sahihlik gel artık
nazlanacak bir ayıp işlemedim
senin ile coşsun vicdanım
beni kendin gibi kırbaçla
ki gözlerimi çekinmeden açıp
göreyim bana bırakacaklarını
ökçe konuşur
hangisi elinde kaldı bilse
yorulduğunu ısınan ökçe
belki soluklanır aşınan asfaltın
geçerse ötesine
sırtında
kemik ve kalp gizli
en şöhretli sihirbazdan da
yetenekli
bilen bilir
o’na dokunan nasırlı
birkaç el
ökçe
tamircisinde
ökçe konuşur
ama duyan bir
nasırlı el
içinde kimse yok
yok işte
yalnız sırtında
dünyanın ağırlığı
belki soluklanır aşınan asfaltın
geçerse ötesine
bekleyeni yok
yok işte
sevimsiz
bir adam tanıdım
gözleri aşağıda
saçları seyrek
dizlerinin bağı çözülmüş
gibi geldi
bir kadın tanıdım
gözleri fırıl fırıl
saçları bakımlı
dizleri çıplak
dudakları renksiz
sanki ağzı yok
bir çocuk tanıdım
kolsuz
bacakları ondan önce
doğmuş gibi
hey çocuk, diye seslensem
duyamaz beni
bir dünya tanıdım
doğduğumda değil
yaş ilerledikçe
gördüm
ne ağzı var
ne’de ayakları
öylesine bir şey
uzayda asılı
küsmüş gibi
bende üzerine basıyorum
sevimsizliğini çiğneyerek
yarın için
yarın anılmak üzere
düşündüm ve gördüm
istediğim birine benzedim
oysa gözlerim kör
kör biliyor musun
görmek ve bakmak
için bugün
bugün de yaşarım
yanı başında her yerde
köşede gölgem senden de
önce örter geçitlerini
ama yine yokum bugün
görmek ve bakmak
için bugün
yarın mı
dokunacak sevgili olmayacak
okşayacak bir anne de
hiçbir acı yakamayacak
yarın anılmak
isteyen biriyimdir
bugün kör
körüm
ne kadar uzak
içindeydi senin
içi alıkonduğunda
hafızasız savruldu
kristallerine
küçük zerrecikler üzerinde
basar yürürdü içi
bedeninden sıyrılıp
kaçışını kovaladığında
içini sorma
sende kaldı
dönse de geri
tanımaz o yabancı beden
beden
bedeni bensiz
ve içsiz
çekemez artık iç
iç çekişsiz
ne kadar uzak
uzak
içsiz
iç çekiçsiz beden
ben babamın katiliyim
doğmasın aklı huzursuz adamları
gelip-giderken bırakmasınlar
bırakmasınlar ardında sorular
kimsenin yanıtlamak istemediği,
babaları öldürün
rahimler ıslatılmadan.
itirazsız ve soruşturmasız
bir dünya vaat edeceklerse
bırakın böyleleri döllensin
rahimlerin en ücra köşelerinde
ölüme kefen sarmaları için
hazır edin önlerine geleceği
üzülmesinler
kaygılanmasınlar
düştüklerinde incinmesin uzuvları
babaları gurur duysun
sunacakları huzurla.
babaları öldürün
rahimler ıslatılmadan
doğmasın aklı huzursuz adamları
huzurun ne olduğunu bilmezler
sevgiyi hiç
nefret ve tiksintidir ezbersizlikleri
ölüme de kefen saramazlar
ölüleri huzursuz toprağa vermek üzere
babaları öldürün
babanızı öldürün
ben babamın katiliyim
babasını öldüren.
benim ellerim
gözlerimizin önünde
bir asker itaatiyle
yerine getirir istenilenleri
bazen asiliği
bizden önce yol alır
hayal kırıklıkları ve
pişmanlıkları önümüze katıp
bazen de sihir saçar
fanus içinde
benim ellerim
herkesin elleri gibi
günahkar
asi ve sevecen
bir asker kadar itaatkar
benim ellerim
can yakmaz
yalnızlık
senin ile saklambaç oynuyorum
senden saklandığımı sanıp
kalabalıkların içine karışıyorum
kalabalıklar toplu mezardır, diye.
oysa, her köşeden
karşıma çıkıyorsun.
nereye kurulsam
kelepçe takıyorsun
bileklerime.
hey yalnızlık,
kimin kabahati bu
seni bana kim ısmarladı
yoksa işlediğim bir kabahat misin?
ey yalnızlık, biliyorum ve
tanıyorum artık seni
kimsesiz yetimsin.
yine de seni
evlat edineceğim kendime
yeryüzünün bütün berduşları gibi.
bızdıklar ülkesi
dostlar bugün bızdıklar ülkesine gittim
Avi sokağın başında
Roza elinde oyuncak bir bebekle
merdivenlerden aşağıya iniyor
Hans cumbadan Muhammed’e sesleniyor
Gonzales el çırpıyor
belli ki geleceğimden haberdarlar
kendilerince bir karşılama
dostlar bugün bızdıklar ülkesine gittim
çepeçevre etrafım
küçük suratlar gül doyası
sesleri kuş doyası
dostlar bugün bızdıklar ülkesine gittim
keşke gitmez olaydım
CEHENNEMDEN GELEN ÇIĞLIK: C.BUKOWSKI
Denemelerim | 30 Kasım 2008 Pazar
CEHENNEMDEN GELEN ÇIĞLIK: C.BUKOWSKİ
“yalnız kalmaktan hoşnut biriydim eskiden.
şimdi yıkıldı duvarlarım,
her şeyin kenarları var.
ellerine geçirdiler beni-“(1)
C.Bukowski'nin 20.yy edebiyat dâhileri ile birlikte anılmasının nedeni; yazdığı eserlerin gücü, edebiyat içindeki tavrı ve en önemlisi de kendi yaşamı içinden söz almasıdır denebilir. Bukowski'nin çocukluğundan başlayarak yetişkinliğe ve yazarlık serüvenine değin, çağın birçok yazarından farklı yaşadı.. Bu farklılık içinde kimi zaman bilinçli tercihlerde bulunması, kimi zaman yaşamın acımasız saldırısına boyun eğmesi uzlaşmacı tutum olarak karşımıza çıkar. Ancak Bukowski’nin, yaşamı boyunca, kişisel başkaldırısını törpülemeden yazarlık ve aydın kimliğini kendi doğruları ekseninde hiç çekinmeden ortaya koyduğu da bir gerçektir. M.Gorki, F.M.Dostoyevski, J.Fante, J.Kosinski, J.J.Genet gibi birçok yazarın yaşadığı trajik geçen çocukluk ve gençlik dönemini o da yaşamıştır. Bukowski'nin 'Ekmek Arası' romanı; Gorki'nin 'Çocukluğum', Kosinski'nin 'Boyalı Kuş', Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza', Fante'nin 'Bahara Kadar Bekle Bandini', Genet'nin 'Hırsızın Günlüğü' romanlarının yanında yer alır. Bu romanların ortak özelliği otobiyografik içerikli olması, toplumun en alt kesiminin acılarını ve değişmeyen kaderini anlatmasıdır. Roman kahramanları; çevreleriyle kurdukları ilişkide başarısız, hâkim kültür ve ahlak anlayışıyla uyum sağlayamayan (sağlamayan) karakterlerdir. Dolaysıyla bütün eserlerde yazarın hayata bakışı roman kahramanlarının aracılığıyla ortaya serilir. C.Bukowski yeraltı edebiyatı içinde önemli bir figür olarak anılsa da çağdaş klasiklerin içinde yer alır. 'Ekmek Arası' kitabı romancılığının doruk noktasıdır. Bukowski'nin şiir ve öykülerine bakıldığında bu roman kendi farklılığını ortaya koyar. Bukowski'nin diğer eserleri popüler kültür içinden söz alır ve yüksek sanata karşı getirdiği estetik tavrı içerir. Oysa 'Ekmek Arası' romanı ve bir ölçüde de 'Postane' kitabı yüksek sanat estetiğini barındırır. Avandgard sanat akımlarının estetik ve etik iddiaları bu iki romanda görülebilir. David Stephen Clone " Bukowski Romantik ve Dışavurumcu Alman geleneğinden, çılgın ve şeytani yazarların soyundan gelir; Hölderlin,Kleist, Nietzsche, Traki, Kafka, Hesse, Rilke… deliliğin kıyısında gezinmiş, ruhun karanlık gecelerinde acı çekmiş yazarların soyundan."(2) tespitinde bulunduğunda haklıdır. Ancak Bukowski, bütün eserleri ile birlikte değerlendirildiğinde, yaşamı boyunca sanki tek bir kaygının onun yazarlık serüvenini ateşlediğini görürüz: İNSANIN BARINDIRDIĞI YARATICILIK POTANSİYELİ! O, yeryüzünde yaşayan her insanın ne kadar kötü koşullarda bulunursa bulunsun, toplumsal yaşamın dışında kalırsa kalsın, içinde dev bir yaratıcı potansiyel taşıdığına inanır. Bukowski, kendi kişisel yaşamından beslenmeyi tercih ederek yazdığı eserleri sanki bu iddiayı kanıtlarcasına önümüze serer; " Kuşkusuz sokakta yaşayanların arasında da çok iyi insanlar vardı. Ve onlar zavallı falan değillerdi, yalnızca sistemin dişlileri arasındaki yerlerini almamışlardı… Sınırları reddederek özgür yaşayan, ama yine de başını sokacak bir ev bulabilenlerin sisteme karşı önemli bir zafer kazandıklarını rahatlıkla söyleyebilirim."(3) Hiç kuşkusuz Bukowski 'Factomtum' romanındaki kahramanı H. Chinaski (Kendisidir) aracılığıyla kendi yazarlığını şekillendiren 'aylaklık, serserilik' dönemine atıfta bulunur. Bukowski'nin edebiyat dâhileri ile birlikte anılmasının en önemli nedenlerinden biri O’nun kişisel hikâyesidir. Kendi cehennemidir. Bu cehennemi popüler edebiyat içinde başarıyla dillendirmesidir. Bu cehennem yalnızca psikopatolojik alanla sınırlı değildir. İçinde 1940'lı yılların Amerikanının kültürel, siyasi, aile ve eğitim yapısı vardır. Hatta Amerika Birleşik Devletleri'nin 2. Dünya savaşıyla pekişen emperyal yapısını ortaya koyarak toplumsal değişimin eleştirisini de içerir.
Bukowski'nin 'aylaklık ve serserilik' dönemini yaşaması bir ölçüde kendi tercihi olmuştur. Çünkü Los Angeles Gazetecilik Meslek Yüksek Okulu son sınıfında yazar olmayı hedeflediğinde, bunu ancak okulu ve ailesini terk ederek gerçekleştireceğine zaten karar vermiştir. Özgür yaşayan, ama yine de başını sokacak bir ev bulabilenlerin sisteme karşı zafer kazandıklarını söylediğinde Bukowski yetmişine dayanmıştı. Oysa o, 24 yaşında ilk öyküsü Story Magazine adlı dergide yayımlandığında bunu hissetmiş hatta yazarlık hedefini de belirlemişti.
Bütün dâhiler, kendi dehalıklarını önce kendileri keşfeder. Bukowski de önce kendini keşfetmiştir. Ama bu dâhiliği kanıtlamak ve üzerinden yürümek için henüz erkendir. New York'lu bir menajer, Story'de bir öyküsü yayımlanmasının ardından Bukowski ile karşılıklı bir içki içip yazarlık kariyerinin geleceğini tartışma teklifinde bulunmuştu. Bukowski bu görüşmeden şöyle söz eder: "Henüz hazır olmadığımı söyledim ona. Hemen ardından da sefilhaneyi boyladım."(4)
C.Bukowski 1920 yılında Almanya’nın Andernach kasabasında doğduğunda 1.Dünya Savaşı bitmişti. Savaşın getirdikleri, Bukowski ailesi için başat bir sorundu. Almanya hem ekonomik hem sosyal yıkımı aynı anda yaşıyordu. Bolşevikler doğuda işçi iktidarını kurmalarına karşın Almanya’da bekledikleri devrime ulaşamamışlardı. Alman Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) 1.Dünya Savaşındaki milliyetçi tutumundan (1.Dünya Savaşında Alman egemen sınıfının yanında savaş kararı almasından) dolayı devrim boğulmuş, ünlü Bolşevik Alman önder R.Lüksemburg Alman askerleri tarafından bir sokak gösterisi sırasında öldürülmüştü. Alman işgalci ordusunun askeri olan baba Bukowski oğlu 2 yaşındayken ailesini Los Angeles’a taşıdı. Baba Bukowski oğlunun akranlarıyla kurduğu arkadaşlık ilişkisine sürekli müdahalede bulunurdu. “Kötü çocuklar onlar,” derdi babam, “fakir ailelerin çocukları.” “Evet,” diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı.”(5) Bukowski ailesi milliyetçi ideoloji ile donanmış ve yoksulluğu kabullenmemiş bir aile idi. Oysa ekonomik zorluk aile için geçici bir durumda da değildi. Uzun yıllar yoksulluktan kurtulamayacaklardı. C.Bukovski okula başladığında “…hepimiz yoksul semtlerden geliyorduk.”(6), dediğinde ailenin ekonomik durumunu anlatmaya çalışır.
Bukowski’nin babası sürekli annesini döverdi. Aile şiddetine sürekli tanık olan Bukowski ilkokulda aldığı düşük nottan dolayı babası tarafından dövülür:” Banyoya girdim ve arkadan kapıyı kapattı. Duvarlar, beyazdı. Bir banyo aynası ve çerçevesi kararmış bir pencere vardı banyoda. Babam uzanıp bir çengele asılı duran ustura kayışını aldı. İlerde birçok kez tekrarlanacak dayaklarımın ilkini yemek üzereydim. Ve her seferinde dayağı nedensiz yiyecektim.”(7) Babasının annesine yönelik şiddeti haftada iki kez olmak üzere Bukowski’ye yönelir. Yoksulluğun ve aile şiddetinin baskısı altında “sürekli yalnızlık”ı daha ilkokul yıllarında tercih eder:” Okulda hiç arkadaşım yoktu, arkadaş istemiyordum. Yalnız, daha iyi hissediyordum kendimi. Bir sıraya oturup diğerlerinin oyun oynayışlarını izlerdim, çok aptal buluyordum onları.”(8) bu durum, Bukowski’nin yaşadıklarını sorgulamasına neden olurken akranlarını da küçümsemesine yol açar. Ancak okul arkadaşı Lila Jane adlı kız Bukowski’nin diğer çocuklarından farklı olduğunu gözlemler ve ona yaklaşır. Aralarındaki ilişki arkadaşlıkla sınırlı değildir, cinselliği de içerir. Lila Jane çocuk jargonuyla “Külotumu görmek ister misin?”(9), diye sorduğunda Bukowski bu teklifi hemen kabul eder. Bu gösteri günlerce tekrarlanır ama sonunda başarısız bir cinsel deneyim olarak kalır.
Ergenlikte geçirdiği hastalık sonucu cildi bozulur ve uzun yıllar kadınlara yaklaşamaz Bukowski Kendisinin aktif olduğu ilişkilere giremez. İleriki yıllarda yaşayacağı duygusal ilişkilerde her zaman çekimser, tutuk kalmasında geçirdiği hastalığın yaratmış olduğu kompleks belirleyicidir. Yaşadığı bütün duygusal ilişkilerde kadınlar daha aktiftir. Onlar Bokowski’yi keşfetmiş olurlardı çoğunlukla ama kendisi bu ilişkilerde dezavantajlı olduğundan daha korunaksızdı. Bu durum kadınlara karşı kayıtsızlığı beraberinde getirmiştir. “ Buk, batının nazik aşk mitolojisine aldanmıyordu; modern kaos ve rasgelelik teorilerine daha yakındı. 1974’te London Magazin’e şöyle diyordu:” kadınlardan yana şanslı olmanız gerek, çünkü onlarla çoğunlukla tesadüfen tanışıyorsunuz. Bir köşeden sağa dönersiniz şu kadınla; sola dönersiniz bu kadınla karşılaşırsınız. Aşk bir rastlantı çeşididir.”(10) J.Duval, Bukowski’nin kadınlarla kurduğu duygusal ilişki üzerinden beat kuşağı ile farklılığını ortaya koymaya çalışır. Beat kuşağı Amerika orta sınıfıyla organik bağı olan isyankâr gençlerin feryadıydı. Carolyn, Neal ve Jack beat kuşağı içindeki yazarlardı. Aralarındaki duygusal ilişki hem entelektüel hem de liberaldir. Oysa Bukowski’nin yaşadığı duygusal ilişkilerde kadınlar, sistemin dışına itilmiş kaybeden kadınlardır; hayatın karşısında yenilmiş, tutunamayan kadınlardır.
Jane, Bukowski’nin yaşamında önemli bir yer tutar. 23 yaşında tanıştığı ve ilk kez cinsel deneyimini yaşadığı kadın Jane ile 10 yıl boyuca Bokowski duygusal beraberlik yaşar. Jane’nin 10 yaş büyük olması ilişkide sorun olmaz. Ancak bu ilişki Bukowski’ye hayata tutunmayı öğretir yalnızca. Ergenlikte geçirdiği cilt hastalığı onun insanlardan uzak durmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. “Çıbanların biri kaybolurken diğeri çıkıyordu. Sık sık aynanın karşısına gelerek bir insanın ne kadar çirkinleşebileceğine bakıyordum.”(11)Bukowski’de gelişen aşağılık kompleksi ileri yaşlarında da kadınlarla ilişkisini belirler. Jane ile Bukowski’nin duygusal ilişkisi hayal kırıklıkları üzerine kurulmasına karşın hem aşk, hem de annelik duygusunu içeren şefkat vardı. ‘Kasabanın en güzel kadını’ öyküsündeki kadın kahraman Cass üzerinden kurulan öyküde bunun ipuçları yakalanabilir. Bukowski’nin karşısına çıkan Jane, yıllardır yüreğinde taşıdığı duygusal boşlukları doldurmaya çalışır. “Jane başarılı bir avukatla evliliğini yeni bitirmiş...Bukowski’nin deyimiyle ‘bir kadının çekiciliğini hâlâ koruduğu ama kaybetmenin eşiğinde olduğu yaşta, bana en seksi göründükleri yaş”, “...kadın arada sırada geceyi başka erkeklerle geçirmesine rağman onunla kalmaya devam etmiş.”(12) Öyküdeki Cass farklı bir karakterde işlenmesine karşın o’nun üzerinden Jane ile yaşadığı ilişkiyi anlatmaya çalışır. “Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. Beni seçmişti.”(13) Cass öyküde yaşça çok küçüktür. İntiharını da trajik bir şekilde işler. Jane aşırı alkol kullanımından ölürken Cass boğazını keserek intihar etmiştir. Bukowski öyküsünün final kısmında bu trajik olayın sorumlusu olarak bir an kendisi olduğunu düşünerek şunları itiraf eder: ”Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü hak etmiştim. Köpeğin tekiydim.”(14)
Cass ve Jane’nin ortak özellikleri; alkole düşkün olmaları, parasız kaldıklarında sık olmasa da erkeklerle kurdukları cinsel ilişkinin rahatlığıdır. Gerçi Cass, para karşılığında erkekler ile beraber olmaktan çekinmeyen bir karakterdir. Biri boğazını keserek intihar etmesi, diğerinin de aşırı alkol alarak farklı yoldan intihar etmesi, iki kadının ortak kaderidir. Bukowski, Cass’ın yaşadığı trajedi karşısında daha çok içmeye verir kendini. Aynı kaderi yaşamak ister. Ta ki 35 yaşında, 1955 yılında mide kanamasından hastaneye kaldırıldığında ölü tanısı konup yeniden yaşama dönmesine kadar. Bukpwski bu süreçte bu denli içe kapanması Cass’a olan aşkında aramak gerekir. Onun intiharının ardından yazdığı şiirlerde bunu gözlemek olası:
“etekliği elime alıyorum,
siyah, parlamakta olan boncukları da,
bir zamanlar bu şey kanlı canlı
etrafta dolaşıyordu,
Tanrı’yı yalancılıkla suçluyorum,
bence hareket eden veya
benim adımı bilen biri asla ölümün böyle bir
gerçekliği içinde ölemezdi,
o güzelim elbisesini elime alıyorum,
tüm sevimliliği kayboluyor,
tüm tanrılarla, Hıristiyan tanrılar
göz kırpan şeylerden kıymıklar,
putlar, haplar, ekmek
kavramalar, riskler
bilinçli bir teslim olma,
hiçbir şansı olmadan çılgınlığa dönmüş
2’linin et suyundaki sıçanlar,
sinek kuşu bilinçliği, sinek kuşu şansı.
bunun üzerine eğiliyorum
tüm bunların üzerine eğiliyorum ve biliyorum ki:
onun elbisesi kolumda:
ama
onu asla bana
geri vermeyecekler.”(15)
Bukowski, yaşadığı bu trajedinin ardından yaklaşık on yıl sonra yazıya, yazarlık iddiasına döner. Bu dönüşü öykü ile olmamıştır. Çağı belirleyecek, çağın alışıla gelmiş şiir anlayışlarını yıkacak şiirlerdi: “Essays on Charles Bukowski’ adlı çalışmanın yazarı Russel Harrison, Buk’un şiirleri iç dünyasının günlük gerçeklerinden sözeden ve entelektüel olmayan sınıfa hitap eden tek Amerikan şairi olduğuna dikkat çekiyor ilgisinin işçi sınıfının geneline değil, bireylerine yönelik olduğu ayrıca belirtiyor.”(15)
Çocukluğundan ergenliğe ve lise yıllarına süren yaşamın dayatmaları onda köklü değişimler ortaya çıkarmıştı. Bukowski’nin değişiminde en etkili katkısı olan kişi Robert Becker’dır. Becker yazar olmak isteyen ve yazar olabilmek için her şeyi göze alan bir delikanlıdır. Bukowski o yıla kadar ideolojisiz, duygusal bir muhalefet barındırır. Ancak Becker ile arkadaşlığı derinleştikçe muhalifliği bilenir ve onu bir yaşam biçimi olarak algılar. ‘Ekmek Arası’ romanında söz ettiği kadarıyla Becker’in yüksek okul dışındaki arkadaş gurubunun ilerde beat kuşağına sempatiyle yaklaşacak nitelikler taşıdıklarını sezinlenir. İleriki yıllarda beat kuşağı ile arasındaki mesafe; muhalif olan Becker’in günün birinde -ki 1940 yılların başıdır- askere gönüllü gitmeye karar vererek sunduğu tutarsız davranışla açılmaya başlar. Bu tutarsızlık, beat kuşağı ile onun arasındaki mesafenin artmasında temel dayanağı oluşturur. Bukowski için Amerikan gençliği politik açıdan güvenilir değildir.
Bukowski, Becker’in etkisiyle daha çok öykü yazmaya başlar; ancak bu öyküler bir süre sonra banasının eline geçer ve babası öyküleri beğenmez. Tepkisi çok ağır olur ve ilk kez olarak babasına karşı gelir. Bukowski bu olaydan sonra evi terk eder ve Becker ile dostluğu daha da pekişir. Yaklaşık bir yıla yakın süren dostlukları Becker’in askere gitme kararıyla sarsılır:”Becker içeri girdi. Amerikanın yayımlanmamış en iyi yazarlarından biri, öldürmek ve ölmek üzere kıyafet kuşanmış.”(16) Becker’i bar sahnesinde acımasızca eleştirirken aynı zamanda 2.Dünya Savaşını, askerliği, Hitleri, Musoloni’yi imleyerek ve kurulu bütün dünyevi ilişkiler anlamsızlaştıran sözcükler bir çırpıda ağzından dökülür. Bu müthiş diyalog bir sistem ve ahlak eleştirisidir:
“Hadi, erkek ol. Deniz Kuvvetleri’ne katıl.”
“Erkek olmaya çalışmak beni heyecanlandırmıyor.”
“Sürekli birini marizlemekle meşgulsün geliyor bana.”
“O eğlenmek için.”
“Katıl. Yazacak bir şeyler hep var .”
“Peki, ne yapacaksın?”
Şişeyi işaret edip kaldırdım.
“Nasıl geçineceksin?”
“Yaşamım boyunca soruldu bu soru bana sanki.”
“Seni bilmiyorum ama ben her şeyi deneyeceğim!...”
“Washington bok Becker.”
“Ya kadınlar? Evlilik? Çocuk?”
“Bok.”
“Öyle mi? Peki, sen ne istiyorsun?”
“Gizlenmek.”(17)
Bukowski’nin sezgisel muhalefeti artık ideolojik muhalefete dönüşmüştür. Yaşamın bütün dayatmalarını bir kenara itmesine karşın Becker’i kendine düşman bellemeyecek ve onu anlamaya çalışacaktır. Romanın bu bölümünde sözü edilen savaş barda bulunan radyo yayınında dile getirilir: Japonlar Pearl Harbor’ı bombaladıkları, askeri personelin birliklerine acilen dönmeleri gerektiği duyurulur. Bukowski romancılığının ustalığını kendi dili ve içten duyumsamasıyla gözler önüne serer. Betimleme ve diyalog ustalığının doruk noktasıdır. Bukowski’nin kendi yaşam deneyiminden edindiği izleklerden biri de duygusal anlatıma verdiği önemdir. Abartısız, süssüz, metaforsuz sade ve sözcüklerin yaşamdaki ağırlığıyla işlenen duygusal izlek. Becker ile yapılan diyalogun final kısmında bu duygusallık yakıcı bir şekilde sunulur:
“Sana daha önce söylemedim,” dedi,”Öksüzüm ben.”
“Allah kahretsin,” dedim.
“Olur.”
…
Becker otobüsün kapısındaydı. Omzuna bir yumruk kondurdum.
“Tanıdıklarımın içinde en iyisi sensin,” dedim.(18)
Bukowski’ye, meslek yüksek okulunu bitirmesi için İngilizce öğretmeni çok ısrar eder ama o buna bir yıl daha dayanamaz ve kendi tabiriyle ‘gizlenmek’ için -veya kaçmak- sokağı tercih eder. Artık Bukowski için yazmak önemini yitirmiştir. Bu sancılı dönem bir aydınlanma tercihi gibidir. Bukowski, lise yıllarında gittiği kütüphanelerden alamadığı deneyimlere Sokratvari bir tarzda sokaklarda ulaşmaya çalışır. Yaşamın gerçek aktörlerini yerinde keşfetme isteğidir bu; ancak bedelini çok ağır öder. Barlarda saki, dövüşçü olarak çalışır ve hayatının ilk aşkını da alkolden dolayı buralarda kaybeder.
1955–57 yılları arasında da çeşitli işlerde çalışır. Ayakta kalabilmek için, geçimini sağlamak için, sık sık işlere girer ve çıkar. Bu arada şiir yazmayı da ihmal etmez. Bu şiirlerin bir kısmını Teksas’ın küçük bir kasabasında çıkan Harleguin şiir dergisine yollar. Dergi sahibi zengin bir kadındır. Barbara Frye’nın dikkatini çekmeyi başaran Bukowski bir süre onunla mektuplaşır. Bu süre içinde duygusal anlamda birbirlerine bağlanırlar. Bu duygusallık B.Frye için daha derin yaşanır. Bukowski âşık olmamasına karşın bu ilişkinin derinleşmesini ister. B. Frye’nin yazdığı bir mektupta boynunun yok denecek kadar kısa olmasından dolayı hiçbir erkeğin kendisiyle evlenmeyeceğini yazdığında, belki de Bukowski yıllardır yüzünde taşıdığı hastalığının izlerinden olsa gerek o’nunla evlenmeye karar verir. “Genç ve zengindi. Bir içim suydu ayrıca.”(19) Belki de Jane’i kaybetmesinin ardından bir yıl boyunca içip ölümden döndüğünde yalnızca yazmayı düşünmesi ve bir daktilo satın alıp şiirler yazması ve onları B.Frye’e yollamasında aşktan öncelikli başka bir gerçeğin olduğunu sezinletir bize. Frye’dan ayrıldıktan sonra ondan söz ederkenki rahat tavrı sanırım bunu gösterir:”Sevmiyordum kadını... Sanata düşkündü, sanatçı görünümlü tiplere karşı zaafı vardı. Sözcük dağarcığı çok genişti, garip kitapları okurdu sürekli. Zengin insanların farkında olmadıkları o şımarıklık vardı onda. Zenginlere has o hava... Onların parası var ve senin yoksa açıklanamaz bir durum çıkıyor ortaya.”(20) Bu iki insanın birlikteliğinde Bukowski’nin kendi açısından kaygıları dillendirilir. Buna karşın 1957 yılında da evlenirler ve Teksas’da yaşamaya başlarlar. Yaklaşık iki yıl sürer bu evlilik. Bu iki yılda yazar ve şair Frye’la olan birlikteliğinden oldukça entelektüel birikim elde eder. Amerikan Edebiyatı ve Avrupa Edebiyatı hakkında eleştirel bir bakış edinir. Gelecekte yazacağı eserlerin temelini bu dönemde atar.
Bukowski yaşama karşı bireysel bir tutum takınır. Bu konumlanış sanatının etik anlayışına damgasını vurur. ‘Pulp’ romanı onun bu etik anlayışının şölenidir. İlk kitabından son kitabına kadar işlediği ölüm, yalnızlık, cinsellik, alkol, at yarışları vb. konulardaki tutumu ortak ve tavizsizdir:“İnsan ölmek için dünyaya geliyordu. Bunun anlamı neydi? Hayatımızı oraya buraya takılarak ve bekleyerek geçiriyorduk. Bizi bir yerlere götürecek treni bekleyerek, sıcak bir ağustos gecesi bir otel odasında koco göğüslü bir kadını bekleyerek. Farelerin şarkı söylemesini bekleyerek. Yılanların kanatlanıp uçmasını bekleyerek. Oraya buraya takılarak.”(21), “Seks bir tuzaktı, insanları içine çeken bir kapandan başka bir şey değildi. İnsanlardan çok, hayvanlara özgüydü. Ama bu pis iş için çok sık istek duymuştum şimdiye kadar.”(22) Bukowski kendi izeleğinden ödün vermeden, kendinden hareketle genelin kaygılarını eserlerine yansıtmıştır. ‘Pulp’ romanındaki karakter dedektif Belane de eserdeki karakterler ile aynı kaderi paylaşır. Dedektifin peşine düştüğü ‘kırmızı kırlangıç’ı bulur ama kırlangıç onu yutar ve roman bu yok oluş, hiçlikle son bulur. Bu final sahnesi Bukowski’nin iddiasını ortaya koyar. Bireyin bu denli içinde öğütüldüğü sistem teşhir edilmek istenir. Ancak yapılmak istenen bu yabancılaşmanın aşılması için bireyin gösterdiği çabaların boşa olduğudur. Bu edilgen ve kaderci tutum Nietzscheci hiçlik ile ortak bir algıyı ortaya koyar.
Modern dünyanın bireyi kendi yeteneklerini, uğraşlarını ortaya koymadan kendilerini zerre kadar ilgilendirmeyen başka şeyler için yaşamlarını tüketirler. Bukowski bu işleyişe edebiyatın olanaklarıyla karşı çıkar. Yalnızlık bu anlamda tercih edilir. “Genellikle yaşamın en güzel bölümleri hemen hiçbir şey yapmadığınız anlardır. Vaktinizi tümüyle ense yaparak geçirirsiniz. Her şeyin anlamsız olduğunu fark ettiğiniz zaman, bunun ayırımına varmış olmanız yaşamınızı anlamsız olmaktan kurtarır aslında. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Benimkisi iyimser kötümserlik.”(23) Bukowski’nin ‘iyimser kötümserlik’ dediği şey aslında insanlığın geleceğine, modern dünyanın gelecek vaadine karşı getirdiği kuşku ve kaygısını barındırır. Bu yaklaşım yalnızca kurumsallaşmış, istiflenmiş modern hayatla sınırlı değildir. Beat kuşağına yaklaşımı, sosyalizme ve de hiyerarşik anarşizme yaklaşımında da bu vardır. Uzun süre Amerikan Edebiyatı dışı görülmesi sol ve sağdan hoyratça eleştirilmesi Bukowski’nin sübjektif yorumlanmasından kaynaklanır. Bir ölçüde de kendisi bu yorumlara zemin hazırlamıştır. Çünkü bütün eserlerinde açıktan bir ideolojik ve politik tutum takınmaması; daha çok iktidarı hedefleyen bir dil ve anlatımı tercih etmemesinden kaynaklanır. Oysa Bukowski, geniş anlamda yani toplumsal yaşamın yatay örgütlenmesi çerçevesinde düşünüldüğünde hem ideolojik hem de politik bir yazardır. Modern dünyanın devrimci silahşorudur.
Bokowski’nin, Avrupa’da öne çıkan avandgard edebi anlayışlar ilgisini çekmez; daha çok beat kuşağına karşı konumunu belirlemeye çalışır o; çünkü Avrupa’daki avandgard kuşak, orda ki modernist açılımın kötü sonuçlarıyla karşılaşmış, faşizmin ortalığı yakıp yıktığını görmüştür. Avandgardlar bu dönemde farklı ideolojilere kayıyor veya içe kapalı soyut konular üzerine kapalı ifadelerle kavramsal sanat içerisinde eserlerini veriyorlardı. Dolaysıyla Bukowski kendi yaşamı ve edebiyat anlayışıyla örtüşmeyen bu akımlara sırtını dönmüştü. Ancak etkilendiği yazarları anarak onlara duyduğu vefa borcunu belirtmeyi de ihmal etmez:”Fante bana duygu dolu cümleyi verdi; Hemingway yalvaran cümleyi; Thurber zihnin elinde olmadan yaptıklarına gülmeyi bilen cümleyi; Sorayan kendini seven cümleyi; Céline sayfayı bıçak gibi kesen cümleyi, Sherwood Anderson cümlenin ötesindeki cümleyi. Hepsinden bir şeyler ödünç aldığımı sanıyor ve bunu itiraf etmekten utanç duymuyorum.”(24) Beat kuşağının ise söyleyeceklerini açık bir dille ortaya koyması o’nun ilgisini çekmekteydi. Ama aşırı derece politize olmaları, kendi kişisel yaşamlarını terk edip farklı yaşam tarzlarını oluşturmalarına da tepkiliydi:”Tüm underground hareketin temeli olan bir guruba hiçbir şekilde dahil olmadan, benzer bir estetik ve haleti ruhiye yi nasıl koyabilirdi? Bir yanda beat yazarlarının takımyıldızı vardı… batı yakasını doğu yakasına bağlayan bir edebiyat hareketi. Diğer yandaysa kendi yoluna giden bir asi, karşı kültür içinde bile tam bir muhalif.”(25) Bukowski’nin beat kuşağı eleştirisinin en açık ifadesi ‘tecavüz’ şiirinde göze çarpar:
“konuşuyorlardı, alt sınıf, orta
sınıf,üst sınıf gibi terimler
kullandılar. kişisel iletişimden
söz ettiler. çevre kirliliğinden ve
Dylan Thomas’tan söz ettiler. komünleri
ve organik bahçeleri tartıştılar.
yoga bahsi açıldı. yapısal olmayan
okullardan ve morötesi ışınlarla
evde ot yetiştirmekten söz
ettiler. Tim Leary’den, Abbie Hoffman’dan, Jerry Rubin’den, Vietnam Savaşı’ndan ve
Robert Crumb gibi çizerlerden, Kızılderililere
uygulanan zulümden. ve ben deli
gibi içerken onlar içkilerinden küçük
küçük yudumlar alıyorlardı…”(26)
1959’da Barbara Frye’dan ayrılan Bukowski, postanedeki işine bu defa kadrolu olarak döner. Bu yıllar tüm dünyada ‘68’ gençlik hareketinin ipuçlarını verdiği uyanış yıllarıdır. Beat kuşağı dünyada gelişecek olan toplumsal muhalefetin bir parçası olarak çoktan kendini konumlandırmıştır. Beat kuşağı için edebiyat toplumsal mücadelenin bir parçası olarak kabul edilir. “Farklı bir dünyanın kurulmasının mümkün olduğu” mesajı, beat hareketi politik olarak okunduğunda yakalanabilir. Bukowski edebiyatı toplumsal bir nitelik taşır. Her ne kadar bireysel nitelikte görülse de eserleri; bireysel hayıflanma, eleştiri, isyan ve yıkıcılık toplumsal bir hal alır onda; çünkü ortaya koyduğu her soruşturma bütünsel bir bakış açısını taşır. Her mahrem ayrıntı o’nda genelin parçasıdır. Dolaysıyla Bukowski’nin, kendine ait bir sorun olarak öne çıkardığı itirazlar kendi hezeyanı, kendi bunalımı değildir. Gerçi o’ndaki lirik söylem kendi hedonik kişiliği ile ilgili olsa da hedonik patlamalar yalnızca yaratıcılığın duygusal yoğunluğuna işaret eder. Yaratılan eserin içeriğini belirlemez.
Bukowski 1963 yılı içinde ‘Elleriyle yakalar yüreğini’ ilk kitabını yayımlar. Frye’dan ayrıldıktan sonra hiçbir zaman evlenmeyeceği Fraces Smith birlikteliğinden kızı Marina dünyaya gelir. Yine aynı yılın içinde Chicago’da yayımlanan Literary Times dergisine röportaj verir. İki yıl sonra da ikinci kitabı ‘Ölü Eldeki Haç’ yine Loujon Pres yayıncılıktan çıkar. Jon Webb kitapların önsözünde Sartre ve Genet’nin o’nu Amerikanın en büyük şairi ilan ettiklerinden söz eder. Bu, Bukowski ile ilgili bir muamma olarak kalacakatır. Kentucky Üniversitesi son sınıf öğrencisi Jeff Weddle’e yazdığı mektupta bundan söz eder: “Kimse neyin ne olduğunu bilmiyor anlayacağın. Her şey koca bir yalandan ibaret bana kalırsa, o övgü yazıları kullanılmasaydı keşke. Onlara ihtiyacım yok, istemiyorum… Bu yüzden benim hakkımda bir tez hazırlayacaksan Sarte- Genet meselesini hiç karıştırmamak en iyisi çünkü doğruluğundan emin değilim. Hem doğru da olsa, ihtiyacım yok.(27)
Bukowski 60’lı yılların sonunda Frances Smith ve kızı Marina’ı terk eder. Kızının annesi Smith bir hippidir. ‘Postane’ romanında Marina’ın annesinden söz ederken ‘Fay’ ismini kullanır, kızı ise gerçek ismiyle anılır. Onlardan ayrıldıktan kısa bir süre sonra ziyaretlerine gittiğinde kızının annesinden söz eder:”Fay hala savaşı protesto etme gayesiyle siyah giyiyordu. Yerel barış toplantılarına, sevgi ayinlerine, yazı atölyesine gidiyor, hippi kahvelerine takılıyordu.’(28)
Bukowski 68 hareketi içinde, hareketin organik parçasıdır. Aynı zeminde olduğu su götürmez bir gerçektir. Yalnızca o, gelişen toplumsal-kültürel yüksek sesli muhalefetin içinde kendini ayrıştırarak farklı bir ses ve bakış açısıyla 68 hareketi içinde sesi kısık muhalefetin figürü oldu. Bunu görebilmek için Bukowski’nin yazarlık serüvenini, yaşadığı olumsuzlukları ve Amerika halkının savaş ve savaş sonrası yaşadığı trajediye tanıklığına bakmak gerekir. At yarışlarında sınıf atlamak isteyenlerin kaybettiklerinde yüzlerinde beliren ifadeler, sömürünün en dehşetle yapıldığı işyerleri ve bu iş yerlerinde siyasallaşmamış sınıf mücadelesi, barlarda öldürülen zamanlar, sahte mutlulukların tatmini olara görülen fahişeler, kaybeden sokak berduşları, ayyaşlar ve yalnızlığı bekleyen tek odalı pansiyonlar onun kaleminden abartısız ama duygusal ve ruhani olarak dökülürler. Bukowski cehennemden gelen sessiz ama milyonlara ulaşabilen bir çığlık olur. Beat kuşağı ve birçok politik gurubun ıskaladığı yerlerden beslenmeyi, o yerlerin organik parçası olarak konuşmayı ve öteki Amerikanın çığlığını kullanarak yeni bir dil yaratmasıyla da kendi farklılığını inşa eder. Bütün bunları yaparken de yüzyılların kültürel birikimine katkısı olan birçok yazarı, edebiyatçı ve besteciyi de şiirlerinde sık sık anmış, kişisel yaşamlarından ipuçlarını okuyucularına aktarmıştır. Yalnızca ‘Pansiyon Manzumelerine’ kitabına şöyle bir göz atıldığında bu görülebilir: Don Kişot, Picasso, Bach, Hemingway, Dylan Thomas, Van Gogh, Wagner, Beethoven, Rimbaud, Frost, Sener, Gavilan, Faulkner, Tolstoy, E. Pound öyle ustalıklı dizelere işlenmiştir ki çağın önde gelen şairlerinde bile bu meziyeti göremeyiz. Bukowski’nin bu ilgisi genel edebiyat okuyucusuna sunulabilecek önemli katkıların başında gelir.
Fransız yazar Philippe Djian, Bukowski’nin cinsellik ve kadınlar üzerine yazdıklarıyla ilgili şunları söyler:”Seks sahneleri, bir yazar için ateşten gömlektir. Birinin gerçek bir sanatçı olup olmadığı bu sahnelerde ortaya çıkar. Bir yazar kendini burada ele verir; eğer bir kusuru varsa hemen göze çarpacaktır. Bazıları aşırı kaçar, bazıları yetersiz kalır. Miller’da seksle ilgili her şey tamamen doğal, hayatın bir parçasıdır ve bu takdire değer. Bukowski’de durum daha farklı. Onu sevimli yapan inanılmaz bir mütevazılığı var. Vahşi görünüyor. En kaba kelimeleri kullandı ve açık sözlü oldu, ama seksi özellikle bir trajedi olarak ele aldı, çünkü bu türden bir sahne yazarken ilgilendiği seks değildi. Onun yerine, bir erkekle bir kadın arasındaki ilişkinin duygusal düzeyinde neler keşfedeceğiydi. Bukowski’yi kadınlara muazzam bir saygısı olan ve sıklıkla çizilen portresinin tam tersi biri olarak görüyorum.”(29)Djian tespitinde çok haklıdır. Bukowski üzerine geliştirilen ayyaş, cahil ve kadın düşmanı imajı haksız ve çirkin bir yakıştırmadır. Bokowski için alkol; insanı kuşatan ve virüs gibi kemirip acı veren adaletsizliğe, anlayışsızlığa, sevgisizliğe, tutsaklığa karşı yani bireyin potansiyelini açığa çıkarmadaki bütün engellerden kendini korumanın ve ayakta kalabilmenin bir aracıdır. Başka bir şey değil. Cahilliği üzerine koparılan yaygara ideolojik veya politik kaygılarla dile getirilmiştir. Akademik çevrelerin uydurdukları kompleksli yaklaşımlardır. Bukowski yüzyılların akademik dünyasının yapamadığını kendi yaşam sınırlarında gerçekleştirmiş bir dahidir. Yaratıcılık bayrağını yüksek sanat kurmaylarından ve sınıflardan alıp sanatın gerçek sahipleri olan ezilenlerin dünyasına sunmuş bir kişidir. ‘Sosyalist Sanat’, ‘Eleştirel-Gerçekçilik’ ve ‘Toplumcu-Gerçekçilik’ anlayışlarına eserleri ile yanıt vermiş bir yaratıcıdır. Bunu yaparken de popüler sanatın(30) olanaklarını kullanmış, bu olanakların üzerine eserlerini yazarak yüksek sanat eserlerinin estetik düzeyine ulaşmıştır. Yeryüzünde ilk kez popüler sanatla çağdaş sanat arasında köprü kurmayı başaran edebiyatçıdır. Diğer özelliklerinin yanında devrimci ve enternasyonal bir kişiliktir. Yok sayılmışların, ötekilerin dünyasından söz almakla yetinmeyerek bütün azınlıkların kaygı karşısında duyarlı olmuş ve bir bütünlük içinde toplumsal eleştiriyi edebi anlamda eserleriyle dile getirmeyi başarmıştır. Sovyet Rusya’nın Macaristan işgaline karşı çıktığını bu anlamda anmak gerekir. Bukowski’nin kadın düşmanlığı yakıştırması eserlerini bütün olarak ele alınmamasından kaynaklanır. Yazdığı ‘bir başlangıç’ şiiri kadınlara yaklaşımını ve kadın sorununu dile getirmeye çalışır:
“kadınlar her yere
yanlarında aynayla gitmekten vazgeçtiklerinden
bana kadın haklarından söz edebilirler
belki.”(31)
Şiir mısralar düzeyinde algılanmaya çalışıldığında seçilmiş sözcükler provokasyon niteliğindedir. Kadınların, kadın hakları temelindeki hak arayışlarının samimiyetsizliğine, güvensizliğine işaret etmeye çalışır. Sanırım burada ve diğer birçok şiir ve düzyazılarında bu tip provoke edici vurgulara yer vermesi yapılan tespiti güçlendirir. Bukowski’nin bu yaklaşımında gözden kaçırılmaması gereken şey; kadın hareketinin siyaseten uçlaştırılmasına ve feminizm hedef gösterilmesine ilişkindir. Pek tabi bu hedef gösterme düşmanca bir tutum değildir. Yalnızca aşırı öznel vurguya karşı (cinsler arası savaş) eleştirel bir bakışı içermektedir. Bunun yanında kadınlara karşı gizli bir öfke de beslediğini söyleyebiliriz. Bukowski, çirkinliğinden dolayı uzun yıllar kadınlardan uzak yaşamıştı. Dolaysıyla eserlerinde kadınlara gösterdiği yaklaşım pozitif ayrımcılık kaygısını taşımaz. Bu o’nun en zayıf noktasıdır. Eğer Bukowski yakışıklı biri olsa kadınlardan daha farklı söz edecekti. Bokowski’nin bütün hayatı ve otobiyografik nitelikteki bütün eserleri dikkatli okunduğunda nesnellik ve umursamazlık önde durur. Bir sanatçı olarak kapitalizm ve onun üst yapısal ilişkilerini birey temelinde çok güçlü olarak deşifre etmiştir. En nihayetinde Bukowski bir bireydir ve bireyin kolektiften bağımsız başkaldırışına da güvenmez. Sistemin beslendiği, soluk aldığı yerlerde yaklaşık 30 yılını geçirmiştir Bukowski. Dolaysıyla organik parçası olduğu işçi sınıfının gücünü bilir ve o gücün toplumsal muhalefete katılmasını ister. Yazdığı eserlerde işsizlerin, fahişelerin, ayyaşların veya bir pansiyonun, bir hipodromun, bir boks maçının anılması boşuna değildir. Bütün bu durumlar, bir sınıfın üyelerinin savrulduğu yerleri göstermektir. Beat kuşağına, ‘68’ hareketine beslediği güvensizliğinin altında da bu yatar. Beat kuşağı cehennemin içinde dertlerini yüksek sesle duyururken, o kendi cehenneminin çığlığını sessizce bağırır. Direk iktidar hedefi gözetmez. Kadınlara, kadın haklarına karşı eleştirel tutumunda da bu vardır. Şiiri bütün olarak incelendiğinde ve şiirin adının da ‘bir başlangıç’ olması tezimizi kanıtlar niteliktedir.
Bukowski’nin ‘Kadınlar’ romanı ilişki kurduğu kadınları konu almasının yanı sıra kendini tanıma izleğini yansıtır. Romanda konu edilen kadın karakterleri göz önünde bulundurulduğunda, bir insanın yaşamı boyunca kurduğu ilişki sınırını oldukça zorladığı görülür. İlişkilerin süresi ve yoğunluğu değişse de yirmi bir kadın karakter üzerinden, anlatıcı, kendi yazarlık serüveninden bir kesit sunmaya çalışır. Leydi, April, Linda, Lilly, Dede Dee, Nicole, Mindy, Laura, Valencia, Katherine, Tammie, Joanna, Mercedes, Valeni, Cecelia, Liza, Sara (Bukowski’nin son karısı Linda Lee Beighle), Casie, Debra , Tessie ve İris… ‘Kadınlar’ romanının kadınlarıdır bunlar.
Postaneye geri dönüp on yıl çalıştıktan sonra yayıncı John Martin’den ayda yüz dolar maaş teklifi aldığında işini bırakıp tüm zamanını yazarlığa ayırmaya karar verir. Yalnızca tek kızı Marina için sorumluluk hisseder. Çocuk yardımını hiç sektirmeden her ay yapar. İşten ayrılmasının ardından ‘Postane’ romanını çok kısa bir sürede yazar. 1969 yılında Knight Magazine verdiği röportaj onun işten ayrıldığı yıl az da olsa belli bir okuyucuya ve üne ulaştığını gösterir. ‘Kadınlar’ romanıysa 1970’li yılların ortasında, iyice ünlendiği döneme denk gelir. Romandaki Sara, 1976 yılında evlendiği Linda’dır. Kadın karakterlerinin ortak noktası psişik sorunlu yalnız kadınlar olmalarıdır. Aralarında ‘kültür orospusu’ diye nitelendirdiği Nicole ve Dover gibi ressam sevgilileri de vardır. April, postanede çalışırken tanıdığı bir kadın; Tammie, uyuşturucu bağımlısı sevgilisi; Joanna, bir sanat koleksiyoncusudur. Sara ise sağlık ve yemek salonu işleten, batıl inançları olan, bakir bir kadındır. Bukowski’yi şaşkına çeviren Sara, diğer kadın karakterlerden çok faklıdır. Tanıdığı kadınlar arasında çok saf ve kirlenmemiş nitelikler taşımasından dolayı ilgisini çekmiştir. Kadınlarla iletişim kurmakta hayatı boyunca sorun yaşayan Bukowski, romandaki kadınlarla önce hep mektup arkadaşlığı kurar. Tanınan bir yazar olmasından dolayı kadınlardan mektup alır ve onlarla çok sık tanışırdı.
C.Bukowski ayyaş, pis ve zen kayıtsızlığıyla anıldığı ölçüde de ahlaksız olarak bilinir. Bu ahlaksızlık hâkim veya yerleşik ahlâka karşı konumlanmasının ötesinde bir ahlâksızlıktır. Oysa tam aksi bir karakter sunar. Bukowski’nin ‘Kadınlar’ romanında kadınlarla olan ilişkisini betimlerken bunu anlayabiliriz. Romandaki kadınlarla kurduğu duygusal ve seksüel ilişki tek eşlilik düzeyinde gelişir. Bu ilişki biçimi kendi ahlâk anlayışının bir sonucudur. Sara’nın evinde deli gibi içip sarhoş olduğunda evine dönecek durumda değildir. Bunun üzerine Sara bir teklifte bulunur: “…Benimle aynı yatakta uyuyabilirsin. Ama seks yok.”(32)Bukowski nedenini sorunca;”Evlenmeden biriyle sevişmek olmaz .”, “Drayer Baba doğru bulmaz bunu.”(33) Romanın bu bölümündeki diyalog Bukowski’nin mizah yönünü, karşısındaki kişiye duyduğu saygıyı ve J.Duval’in belirttiği sevecen yönü(34) o kaba betimlemenin içinden sıyırıp önümüze serer.
Oyuncu ve şair Sean Penn, Bukowski’yi 1967 yılının Eylül ayında ziyaret eder ve Bukowski’nin görüşlerini aktarır:”Cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir… Başına gelenlerden öğrenebilirsin, tepkiden. Tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burada…“İyi” Nereden geldiğini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doğuştan bir iyilik damarı olduğunu düşünüyorum. O damarı beslemek mümkün. Tampon tampona trafikte biri sana yol verdiğinde sihirdir her seferinde… Umut verir insana.”(35) Görüldüğü üzere Bukowski dayatmacı ahlakın dışında tarafların ahlaki tahammül esnekliğinin gerekliliğini kendi üslubuyla anlatmaya çalışır.
Entelektüellerden ve aydınlardan uzak durarak, yıllarca sokaklarda, ait olduğu sınıfın içinde yaşayarak eserlerini yazmıştır. Ancak entelektüellerden uzak durmasının yanlışlığını olgunluk döneminde yazdığı günlükte mizahi bir dille itiraf eder: “Filozofları okuyorum son günlerde. Gerçekten tuhaf, deli matrak ve aşikâr gerçekliğin tek modelinin matematik olduğunu söylüyor. Mekanizm. Derken Hume nedensel bilginin gerçekliğini sorguluyor. Sonra Kierkegard, “Parmağımı varoluşa daldırıyorum kokusu yok. Neredeyim?” diye soruyor. Derken Sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. Seviyorum bu adamları. Dünyayı sallıyorlar… Böyle adamları sokakta karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor.”(36)
Bukowski’nin benzersiz bireyselliği ve sanatı onu anlatacak eleştirmenlerden çok daha iyi anlatır. Onun yaratıcılığının kaynağı bağlı olduğu sınıftan değil benzersiz ruhundan gelir. Bukowski’nin proleter kimliğini kaldırırsak ruhunu yetim bırakmış oluruz, o benzersiz ruhundan da geriye bir şey kalmadığını görürüz. Bukowski’nin kültür endüstrisinin yarattığı yazarlardan en temel farkı; kapitalizmin yok etmeye, öğütmeye kurban bellediği bireyin, yazar olarak, kendini edebi anlamda var etmesidir. Şunu unutmamalıyız ki; Bukowski’nin en sadık kaldığı şey hayatın gerçekliğidir. Gereksiz abartı ve ayrıntılardan uzak durarak toplumun en altındakilerin sözcüsü olmuştur. Gerçekliğin sözcüsü. Gündelik hayatın gerçekliğini varoluşsal düzlemde sorgulayıp sade bir dille ortaya koymuştur.
Zate Zatturi (17 Kasım 2007-Aliağa/İzmir)
(1) Bir tek ben miyim böyle yaşayan? C.Bukowski. Parantez Yayınları. Çev: A.Pardo. S.137(saldırı başlıklı şiir)
(2) Güneş, işte buradayım. C.Bukowski. Parantez Yayınları. Çev: A. Pavdo. S.13
(3) Pulp. C.Bukowski. Parantez Yayınları. Çev. A.Pardo. S.128
(4) Güneş, işte buradayım. C.Bukowski. Aktaran: William Childress. Parantez Yayınları. Çev: A.Pardo. S.78–79
(5) Ekmek Arası. C.Bukowski. Metis Yayınları. Çev: A.Pardo. S.18
(6) A.g.e. S.18
(7) A.g.e. S.27
(8) A.g.e. S.19
(9) A.g.e. S.30
(10) Charles Bukowski Ve Beat Kuşağı. Altıkırbeş Yayınları. Çev: Artemis Günebakanlı. S.87
(11) Ekmek Arası. C.Bukowski. Çev:A.Pardo. S104. Parantez Yayınları
(12) Güneş İşte Buradayım. C.Bukowski. Derleyen: David Stephen Calone. Çev: A.Pardo. S.156 Parantez Yayınları.
(13) Sevimli bir Aşk hikâyesi. C.Bukowski. Çev:A.Pardo. S.5–6 Parantez yayınları.
(14) A.g.e. S.11
(15) günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali. C.Bukpwski. Çev: A.Pardo. S.26 Parantez yayınları.
(16) Charles Bukowski Ve Beat Kuşağı. Altıkırbeş Yayınları. Orj. Met. Ed: Jean Duval Çev: Artemis Günebakanlı. S.87
(17) Ekmek Arası. C.Bukowski. Çev:A.Pardo. S.217. Parantez Yayınları
(18) A.g.e. S.220
(19) A.g.e. S.221
(20) Güneş, işte buradayım. C.Bukowski. Aktaran: William Childress. Parantez Yayınları. Çev: A.Pardo. S.92
(21) A.g.e. S.92
(22) Pulp. C.Bukowskıi. Parantez Yayınları. Çev. A.Pardo. S.13
(23) A.g.e. S.30–31
(24) A.g.e. S128–129
(25) Güneşe Uzan. C.Bukowski. Parantez Yayınları. Derleyen: Seamus Cooney. Çev: A.Pardo. S.71
(26) Charles Bukowski Ve Beat Kuşağı, Altıkırbeş Yayınları. Çev: Artemis Günebakanlı. S.10
(27) Kimse bilmez ne çektiğimi. C.Bukowski. Parantez yayınları. Çev:A.Pardo. S.7(tecavüz şiiri)
(28) Güneşe Uzan. Parantez Yayınları. C.Bukowski. Derleyen: Seamus Cooney. Çev: A.Pardo. S.77
(29) Postane. C.Bukowski. Parantez yayınları. Çev: A.Pardo. S.135
(30) Charles Bukowski Ve Beat Kuşağı, Altıkırbeş Yayınları. Çev: Artemis Günebakanlı. S.89–90
(31) *:Popüler sanat veya popüler edebiyat genel anlamda hâkim ideoloji ile bağımlılığını içselleştirse de geniş bir okuyucu kitlesi oluşturmuş durumdadır. Popüler edebiyatın en büyük zaafı toplumun ortalama bilincine seslenmesi, gündelik dile düşkünlüğü ve gündelik konulara eğilmesi olarak tespit edilebilinir. Ancak popüler edebiyat homojen bir yapı sunmaz. İçinde sisteme entegre olmamış alt kültür gurupların dilini ve sesini temel alan muhalif eserler de vardır. Öncesinde birkaç yazarla başlayan yeraltı edebiyatı Beat kuşağı ile birlikte popüler kültürün içinde mevzileşen bir edebiyat anlayışı ve akımıdır. Bnz: www.blogcu.com/zatturi (21.yüzyıl edebiyatında iki seçeneğin dışında bir üçüncüsünü aramak ahmaklıktır.)
(32) En Kısa Andır Mucize. C.Bukowski. Çev: A.Pardo. S.64. Parantez yayınları.
(33) Kadınlar, C.Bukowski.Çev:Mukaddes İlgün. S.250. Arion Yayınları.
(34) A.g.e. S.250.
(35) Charles Bukowski Ve Beat Kuşağı, Altıkırbeş Yayınları. Çev: Artemis Günebakanlı. S.88
(36) Güneşe Uzan. C.Bukowski. Parantez Yayınları. Derleyen: Seamus Cooney. Çev: A.Pardo. S.218
(37) Kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi. C.Bukowski. Çev: A.Pardo. S.9–10
KIYIDAN GELEN ÖPÜCÜK
Öykülerim | 24 Eylül 2008 Çarşamba
KIYIDAN GELEN ÖPÜCÜK
Orta yaşı devirmiş, emeklisi için gün sayan yalnız ve umutsuz müzmin bir bekâr olarak yaşıyordum. Mesleğimi sevdiğim kadar da nefret ediyordum. Dayanılmaz acı ve ıstıraplar yaşatıyordu bana. Mutluluğun sahteliğini ve ayartıcılığını mesleğe başladığımda öğrenmiştim. Lanet olası hayata son vermeyi düşündüysem de korkak biri olduğum için sürekli erteliyordum.
Sokağa yakın biriydim. Mesleğim gereği sürekli orada bulunuyordum. Günün her saatinde. Ailelerini terk etmiş çocukları bulup, konuşuyor, temizlenmelerine yardımcı oluyor, karınlarını doyuruyor varsa ailelerine veya çocuk yetiştirme yurtlarına teslim ediyordum. Bu çalışma kendime olan güvenimi zedeliyor ve çok geçmeden de nefrete dönüşüyordu. Arkadaş ilişkilerinde uyumsuz, huysuz bir tip olarak anılmaya başlamıştım. İşimden arta kalan zamanı yalnız ve yalnız kendime ayırıyordum. İçmek ve huzuru bulmak için.
Her ne kadar yardım kampanyalarının organizesine katılsam da, insanların köhnemiş vicdanlarının iflah olamayacağını kavramıştım. Bu çocuklar ve gençler ile uğraşmak beni yeterince yıpratmıştı. İlk yıllarımda mesleğimi bir kahraman olarak göğüslememe karşın zaman geçtikçe bu kahramanlık oyunu bozulmuş, yerini duyarsızlaşan, zavallılaşan ve çaresizliğe boyun eğen ayyaş bir adama bırakmıştı.
Hayatın kıyıya savurduklarıyla uğraşıyordum. Burası gerçek dünyaydı. Evlerde, işyerlerinde ve vicdanlarda bir köşeye savrulmuş oyuncakları hemen hemen her gün yüzüme okkalı bir şamar olarak iniyordu. Hayatımda hiç bir zaman başlangıçlar olmuyordu. Sürekli sonuçlar üzerinde debelenip duruyordum. Hayat önüme bırakılanlardan ibaretti. Benden istenen bu sonuçları gizlemek, allayıp pullayıp yeni sorunlar yaratmaktı. Başka bir seçeneğim de kalmamıştı. Bunun için içiyordum. Sürekli içiyordum. Ayyaş olduğum fark edilmemesi için gündüzler sakinleştirici alıyordum. Kokusuzlardı ve de sorun yaratmıyorlardı bana. Geçen yılların edindirdiği bu alışkanlık, meslektaşlarımdan ve amirlerimden gizlemeyi öğretmişti. Ve birçok şeyi. Mesai saatleri dışında gece kulüplerine gider, kendime bir dünya yaratmaya çalışırdım. Oysa buralarda buna ulaşmak olanaksız olduğunu biliyordum. Yine de buralara ısrarla gitmeyi sürdürüyordum. Belki de bu hayal kırıklığını yaşamak hayatın gerçekliği ile kontak kurmamı sağlıyordu.Tüm istediğim birazcık huzurdu.
O gün kafayı iyice çekmiştim. Anlam veremediğim bir umutla dışarı çıktım. Ansızın koluma genç bir kız girmişti. Bu oydu. O gözleri unutmam olanaksızdı. Evet, onu geçen yıl tanımıştım. İzbe bir sokakta yarı ayık kafayla bekâr odama dönerken karşıma çıkmıştı. Dağınık ve telaş içindeydi.
'Hey, moruk! Sen sosyal hizmet aynasızı değil misin?'
'Beni nereden tanıyorsun.'
'Bizim sokakta namın salmış, yürümüş.'
'Ya.'
'Bizim çocuklar, sokakta yaşayan çocuklar hep senden söz ederler.'
'Ya, demek onlarla sıkı fıkısın.'
'Pek sayılmaz. Bazen onlarla konuşurum.'
‘Vicdanını rahatlatmak için mi?’
'Hayır, ben de onlardan biri sayılırım.'
Bu küçük hanım efendiye henüz kadınlığını bile keşfetmesine izin vermedikleri her şeyi ile belli oluyordu. Aşırı makyajı ve dekoltesi ile yaşını gizlemeye çalışsa da henüz ergenliğe adım atmıştı.
'Pek belli olmuyor. Ne istiyorsun?'
'Bir onluk.'
'Derdin bu mu?'
'Şey... Aslın da seninle tanışmak ve konuşmak istiyordum.'
'Evet, dinliyorum seni.'
'İstersen o işi de yapabiliriz.'
'Hangi işi?'
'Anlarsın aşna fişne.'
'Güzel bir teklif. Ama şuan hazır hissetmiyorum kendimi.'
Ezikti, mutsuzdu ve gözleri nefret doluydu. Hırpalanmış bir hali vardı. Oysa benden intikam almayı düşünmeyecek kadar insancıl gözüküyordu. Her ne kadar da kendini pazarlamaya çalışır gibi gözükse de sığınacak, güvenecek birin aradığı besbelliydi.
'Peki, sana bir onluk veririm ama bu gece benim misafirim olacaksın.'
Gülümsedi ve;
'İyi bir konuk olmaya çalışırım.' , 'Çocuklar senden sıkı içici ve sevecen biri olarak söz ediyorlardı. Ha, bir de adam satmazmışsın.'
'İşim bu. İlişkilerim tamamen güvene dayanır.'
Pişkin bir edayla dalga geçmekten de vazgeçemiyordu:
'Yalnız yaşayan bir adamın evine gitmek beni ürkütmüştür. Bundan kurtulamadım. Evde çok şeyler istersen benden.'
'İstersen gelme. Ama bu saatte de hiç bir yer açık değildir. Başka bir günde konuşuruz.'
'Hayır, hayır şaka.'
'Şu büfeden birkaç bira ve çerez alalım.'
Kaygılarında haklıydı. Bunu gizlemeye çalışsa da bana konuk olmaktan vazgeçemeyecekti. Kendine bir dal arıyordu ve o dala tutunmaya çalışıyordu. Bir an önüme düştüğünde sırt yırtmacının kuyruksokumuna kadar indiğini gördüm. Benim gibi bir moruk için oldukça kışkırtıcı görünüyordu. Yüksek topuklu ayakkabısının üzerinde kıvırmayı ihmal etmeden yetişkin bir kadın gibi yürüyordu. Erken gelişmiş kızların kendine has şımarıklığı ve kendine olan güveni etrafa saçıyordu. Alış verişimizi yapıp ardından içi ruhen çökmüş kaleme doğru yürüdük.
İçeri girdiğimizde oda dağınıktı ve nem kokusu her köşeye sinmişti. Dört yıldır bu yerde yaşamama karşın perdeyi araladığım sayılıydı. Yalnız uyumak, elbiselerimi değiştirmek ve banyo için kullanıyordum. Bazen de birkaç hatunla paylaşırdım burayı. Kısa, çok kısa ilişkiler için. Çoğu da para karşılığı kurulurdu. Benim için bu ilişkiler yokluğun önüme koyduğu tercihlerdi. Sorunsuz rahat ilişkilerdi. İşi biten bir daha aramazdı. Gelirler ve giderlerdi. Ben de onlar için aynı şey idim. Odam gibiydiler nem ve sigara kokusunu bastırmak İstediğimde kullandığım parfümlere benziyorlardı. Oysa odam her zaman bok kokardı.
Kafası iyi idi ve dalga geçmeyi hala becerebiliyordu.
'Hadi moruk söyle, nasıl istersin. Bak, dudaktan öpücük isteme benden. Ama başka ne istersen her şey yapabilirim. Geçen sen emsal biri ile çıkmıştım. Adam sevecen görünüyordu. Senin gibi. İş yatağa gelince kabalaşmıştı ama yaratıcıydı. Domuz bağını bile göstermişti.'
'Bu gece böyle şeyler olmayacak. Rahatına bak. Kendine bir bira aç.'
Odanın içinde bulunan duş kabinini kullanabileceğini söyledim. Ben de 36 ekran televizyonumu açtım. Sesini iyice açtım. Rahat yıkanması için. Kesinlikle sosyal hizmet uzmanı olarak karşısında olmamalıydım. Yalnızdım ve gerçek bir arkadaşa, dosta ihtiyacım vardı. Onun da aynı şeyler ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyordum. Kıyıda yaşamayı içselleştirmiş bu genç kadın adayı birçok duygu karmaşasını bana yüklüyordu. Bunun farkındaydım. Bu büyünün nedeni neydi? Bilmiyorum. Belki de cesareti, yalnız bu olamazdı. Başka şeyleri de üzerinde taşıyordu ve ben onları keşfedecektim. Düş alıp karşına geçtiğimde çıktığımda muhteşem görünüyordu. Hem çocukluk, hem olgunluk ve yaşanmışlık vardı. Bornozun içinde karşıma geçti. Ona doğru uzattığım sandalye oturdu. Islak saçını arkaya doğru tarayıp ardından kremlenmeye başlamıştı. Sağ gözündeki morluk iyice belirginleşmişti.
'Bu morluk bir bunağın eseri.'
'Neden?'
'Adam sarhoştu. Ona hemen her şeyi vermiştim. Muamelede kusur bırakmamıştım. Ama ona yetmedi. Kıçıma gözünü dikmişti orospu çocuğu. Vermeyince de bu oldu.'
'Sıkık herif!'
'Senin böyle huyların var mı?'
'Kıçla mı ilgili.'
'Hayır.'
'Kesinlikle kadınlara el kalkmasına karşıyım.'
Yaşından büyük sohbeti ısrarla sürdürmekten yanaydı. Kıyıda yaşamanın kazandırdığı pişkinlik konuşmalarına yansımıştı.
'Kıç meselesine gelirsek.'
Dikkatini toplamıştı. Beni dinlemeye hazırdı artık. Tiye alır havası vardı. Bir şey gizliyordu. Bunu anlıyordum. Onu uyarmalıydım.
'İlişkinin getirdiği noktayı önceden kestirmek olanaksızdır. Karşılıklı haz, tutku ve şehvetin yoğun yaşandığı yerde kurallara ve utanca hayat tanınmaz.'
Kalan birasını da yudumladı. Ben de birkaç biranın canını çoktan okumuştum. Oturduğum yerde uyuklamaya başlamıştım. Bana dinginlik ve çözemediğim bir huzur aşılıyordu. Ona yatağımı verdim. Kendime de yer yatağı yaptım. Işıkları söndürdük ve uyumaya çalıştı. Oysa kafası karışıktı ve durmaksızın konuşuyordu. Uykuya karşı direnmeye çalışıyordum. Son enerjim de tükenmek üzereydi.
'O kazanın ardından çocuk esirgeme kurumuna verdiler. Annesiz, babasız ve akrabasız bir çocuk için en güvenilir yere. Orada büyüdüm. Henüz göğüslerim şişiyor, basenlerim belirginleşiyordu. Herifin biri bu değişimin farkında olacak ki bana askıntı oldu.
'Kim?'
'Ne önemi var, bir herif.'
'Haklısın, kötüler birbirine benzer.'
'Oradan kaçtım. On üç yaşındaydım. İki yıldır sokaktayım.'
'Sokakta yaşamak zor. Geri dönmek istemez misin?'
'Asla! Zaten artık kalacak bir yerim var.'
'Sen onlardan değilsin. Kötülerden.'
'Bu doğru.'
'Kötüler kovanlarından çıkan eşekarıları gibi çıkarlar evlerinden. Hepsi iğnesini sokup, zehirlerini akıtacak kurban ararlar. Biz de kurbanız. Kurban!'
Sokakta büyümesine karşın tespitleri beni büyülüyordu. Bunları anlaması yalnız sokakta yaşamasıyla kazandığı bir deneyim değildi. Benim müşfik bir herif olduğumu kavramakta da zorlanmıyordu... Zekiydi ve betimleme ustalarına taş çıkarırcasına konuşuyordu.
'Cesaretine hayranım.'
'Cesaretli olduğumu düşünme. Aksine korkak olduğum için cesaretliyim. Çok iyi biliyorsun, sokaklar okul gibidir. Sürekli bir şeyler verir insana.'
'Bedeli ağır oluyor.'
'Anlattıklarımdan daha korkunç hikâyeleri her gün dinliyorsundur.'
'Evet, çok şey.'
'Seninle tanışmayı uzun süredir istiyordum.'
'Benimle tanışmayı planlamışsın anlaşılan.'
'Evet, bir sakıncası var mı?'
'Hayır. kaç yıldır sokakla uğraşırım ama bu defa beni bulan biriyle karşılaşıyorum.'
'Nasıl yani.'
Bir süre daha sohbet edip uyuya kaldık. Sabah uyandığımda güneş insafsızca gözlerime çökmüştü. Gözlerimi ovuşturarak perdeyi üzerine çektim. Yatakta değildi. Çekip gitmişti, perdeyi de aralayarak. Sanki hayatımda bir parantez açılıyordu ve bu parantezi asla kapatmayı düşünmüyordum. Adını bile öğrenemediğim bu küçük hanımefendi için.
'Hay aksi!'
Ofise gitmek üzere yola koyuldum. Hınca hınç dolu metro da onu düşündüm: 'Bu su perisi ile bir daha karşılaşacak mıydım? 'Tuhaf bir burukluk içime düşmüştü. Sanki koca bir yarığın içine düşüyordum. Onu bulmalıydım. Çocuklara sığındım. Tek tek sordum, bu küçük hanımefendiden söz açtığımda sus pus kesiliyorlardı. Ağızlarını sıkı tutmaları için tembihlenmişlerdi.
O gece çok içmiştim. Ayakta duramayacak kadar sarhoştum. Bütün gücümü yitirmiştim. Oracıkta yığılıp kalacaktım. Toparlanıp hesabı ödedim ve hızla oradan çıktım. Çöp tenekesinden farksızlaşan odama çekilmiştim. İçeri girdiğimde televizyon açıktı. Dün dışarı çıkarken açık unutmuşum. Aklım sürekli meşguldü. Onu düşünerek sızıp kaldım. Sabaha karşı kapının hunharca dövülmesiyle uyandım. Azap vericiydi. Kapıyı düşündüm, bunu hak etmiyordu. Kalkıp kapıya doğru yöneldim. Birkaç adım atıp kapının tokmağına elimi koyup aşağı doğru bastırmam ile birlikte üzerime beş on sivil ellerinde silahlarıyla ayaklarının altına aldılar. Ödüm bokuma karışmıştı. Ölümü düşündüm, herkesin bir gün mutlaka yaşayacağı sahnenin sevimsizleşmesine öfkelenerek bağırdım:
'Bırakın! Bırakın beni hayvanlar!'
Birkaç sözcüğün ardından kafama inen bir kabza darbesinin ardından dışarıyla olan tüm bağlantım kesilmişti. Bana yalnız karanlık bir dünya bırakmışlardı. Gözlerimi açtığımda karakolda bir sandalyeye elimin kelepçelenmiş buldum. Çaresizdim ve başıma geleceklerden bihaberdim.
' Senin gibileri biz çok gördük. Puşt!'
'Ne diyorsunuz, ne ile suçlanıyorum, ne yapmışım?'
'Bak şerefsize! Bilmiyormuş havasına giriyor.'
'Lütfen anlatın. Suçum ne?'
'Biz soracağız, sen anlatacaksın ve kaşarlık vermeden.'
Başımda kurt sürüsü gibi toplanmış bu adamlar beni konuşturmak için önce gözdağı veriyorlardı. Korku ve merak içinde bu sahnenin sonucunu beklemekten başka seçeneğim kalmamıştı. Bir bokun içindeydim ve üzerime sıçıyorlardı. Kıllı kıçlarını görüyordum. Tanrım bir fırsat verse de bu kıçları tıkasaydım. Oysa tanrı fırsatı onlara vermişti ve beni boklarıyla boğmaya kararlıydılar.
'Seni sübyancılar koğuşuna kapatalım da aklın başına gelsin.'
'Neden?
'Sus ulan! Sus!' Birkaç tokat ve hayalara doğru topuk darbeleri. Ardından sandalye ile birlikte devriliyorum.
'Kaldırın köpeği.'
Sahne defalarca tekrarlanıyordu ve ben onlarla dalga geçmeye başlamıştım. Kolay kolay pes edecek biri değildim. Dünyanın en iyi savunmasını deniyordum. Delirmemek için.
'Bak …eye dalga da geçmesini biliyor.' diye biri bağırırken diğeri; 'Söyle bu kızdan ne istedin.' diye fotoğraf gösteriyordu. Her şey netleşiyordu. Gerçek bir yenilgi yaşıyordum. Bu yenilginin ardından bir savaşın kazanılması olanaksızdı. Elimi bile sürmediğim bu kızın ihbarıyla kurban ediliyordum. İçine itildiğim tünelin çıkışında kafesi görebiliyordum. Başka şeyleri de. Emekli ikramiyesiyle ömrümün geri kalan evresinde huzur içinde geçireceğim taşra kasabasında kurduğum hayalin yok oluşuna tanık oluyordum.
'Süreyya'yı düdükleyen kart …elerden biri de sensin.'
'Yalan!'
'İtiraf et, o gece sendeydi. Şahitler var.' diye suçlandığımda içimde bir serinlik esmeye başlamıştı.
'Yanlışınız var.'
'Ne yanlışı?'
'Onunla birlikte olmadım. Bende kaldığı doğrudur.'
'Körpe kızı bulmuşsun bir şey yapmadan bırakırmışsın. Öyle mi?'
'Evet.'
'Ulan, bir de sosyal hizmet uzmanısın. Yahu bunlar tam .rospu çocuğu.'
Hakaretler, aşağılanmalar ve sonu gelmeyen dayak...
'Kimlere çocukları emanet ediyoruz be. Vurun! Vurun!'
Çok geçmeden sorgu odasının kapısı açıldı ve içeri okumuş olduğu kibar hitabıyla belli olan polis şefi içeri girdi. Sorgulamayı kendi tarzıyla sürdürdü. Bütün gerçeği ayrıntılarıyla birlikte anlattım. İnanmayacağını bile bile. Yavşaktan başka ne beklenebilirdi. Oradan apar topar nöbetçi mahkemesine çıkarıldım ardından tutuklu yargılanmak üzere cezaevine kondum. Mesleğime dönemeyecektim. Hayallerim artık yok olmuştu. Her şey bitmişti. Süreyya'yı asla göremeyecektim.
Beni sübyancılar koğuşuna tıkmışlardı. Dediklerini yapmışlardı. Okumuş biri sevilmiyordu ve en pis işleri bana yaptırıyorlardı. Aramızda aynasızlar yoktu ama tuhaf tipler kendi kurallarıyla beni yönetiyorlardı. Yaşça da büyüktüm ama saygıları ellerinden alınmıştı. Birçok şey de. Tuvaleti temizliyor, çay yapıyor, yemek pişiriyor, bulaşık yıkıyor ve bunların karşılığında kafayı biraz iyi yapan birkaç hapı veriyorlardı mükâfat olarak. Altı ay süre ile burada tıkıldım. Altıncı ayın sonunda gardiyan benim adımı seslendi. Kafes müdürünün huzuruna çıkartıldım. İnsanların ikinci defa doğabileceklerine olan inancımı yeniden kazanıyordum müdürün anlattıklarıyla. Süreyya başıma gelenleri öğrenmişti. Genç kızın altı erkek ile birlikte verilen seks partisine katılmış olup bu partinin aynasızların baskını sonucunda bazı aktörlerin yakalanmasıyla ihbar edildiğimi öğreniyordum. Beni ihbar eden şahsiyet Süreyya ile birlikte alışveriş yaptığımız büfenin sahibiydi. Aynasızların soruşturmasının sonucunda beni ihbar eden adama ulaşmışlardı. Büfenin sahibi idi. Süreyya benim kafese konulduğumu öğrendiğinde mahkemeye gidip ifadesini yenilemiş ve böylelikle serbest bırakılacağımı öğreniyordum. İçimden taşan sevinçle eşyalarımı toplayıp cezaevinden çıktım. Süreyya'yı bulmalıydım.
Mesleğime dönebilirdim ama damgalı bir eşekten farksızdım. Beni sokağa bırakmıyorlar, kimseyle görüştürmüyorlardı. Karantinaya alınmış bir vebalı gibi kapatılmıştım ofise. Evrak işlerini yapıyordum, dayanılmaz bir şeydi benim için. Mesai bitimini iple çekiyordum. Bu işlerin adamı değildim ve buraya da ait değildim. Mesai sonunda sokağa çıkıp çocukları arıyordum ama buna da yasak getirmişlerdi. Her şeyimi elimden almaya devam ediyorlardı. Oysa onlara ait hiçbir şey bende değildi. Sokaklara salınmış sosyal hizmet uzmanları bir dedektif gibi beni izliyorlardı. Çocukların benimle konuşmaları engelleniyor ve azarlanıyorlardı. Tam bir kâbusun içindeydim. Onlara Süreyya'yı sorma fırsatını yakalasam da beni yanıtsız bırakıyorlardı.
Erkeklerin kaçamak yaptığı kulüplerden birine gitmeye karar verdim. Ne kadar da tiksinti duysam buralar benim için gerçeği avladığım yerlerdi. Garipsememe karşın bu gece kulüplerinde kendimi daha özgür hissediyordum. Artık kimse çakallık, puştluk derdinde değildiler ve birbirlerini rahatsız etmiyorlardı. Sanırım bu beni çekiyordu.Yalnızdım ve kafayı rahatça çekip huzuru yakalayabilirdim. Sert müzik çalınıyordu. Volümü yüksek olduğundan garson siparişi yazarak alıyordu. Salonda insanı kendi dünyasından sökecek, içindeki irini boşaltmayı sağlayacak aydınlatma sistemi vardı. Sahnede renkli tülbentlerle yüzünü örtmeye çalışarak dans etmek üzere gelen mini etekli bir çıtır belirdi. Kışkırtıcı hareketlerle şovuna başlamıştı. Gecenin kuşkusuz tek hâkimine teslim oluyorduk. Bunun farkındaydı ve erotik hareketleri yavaşça sergiliyordu. Çalınan müziğin gürültüden ibaret olduğunu kanıtlarcasına şovu sürdürüyordu. Başarılıydı. Dansına duygusunu katabilen ender dansçılardan biriydi. En azından bize kabul ettirmişti kendini. Dans bittiğinde mesaisi bitmiş bir işportacı gibi tezgâhına yaydığı eşyaları toplayıp sahneden çekildi. İçmeye devam ettim. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Hesabı ödeyip kulüpten ayrıldım. Dişi dansçı beni büyülemişti. Sürekli onu izlemeye gidiyordum. Garsonlar dansçının kimliğini bir sır gibi saklıyorlardı. Bu daha da gizem yaratıyordu.
Dışarı çıktığımda yavaş adımlarla ilerliyordum. Ansızın biri koluma girdi. İrkildim ve dönüp baktığımda; bu oydu, Süreyya.
'Moruk ne haber.'
'Süreyya! Sen!...'
'Başına gelenleri biliyorum.'
'Eminim biliyorsundur. Çok kötü günlerdi. Hala devam ediyor.'
'Kızma be moruk.'
'Yo... Kızmıyorum. Beni çok endişelendirdin.'
'Farkındayım.'
'Peki, neden aramadın.'
'İnsanların başına sürekli sorun açıyorum. Senin de başına yeterince sorun açtım.'
'Böyle düşünmemelisin.'
'Elimde değildi. Ama işimdi...'
'Hadi gel.'
'Yani beni konuk edeceksin.'
'Tabii ki. Sana her zaman kapım açık.'
'Sağ ol.'
'Şey, beni nasıl buldun?'
'Günlerdir izlediğin dansçı kız bendim.'
'Ya! İnanılmaz birisin. Beni sürekli şaşırtıyorsun.'
'Oysa hayranlarım beni şaşırtır.'
Gece sanki tekrarlanıyordu. Ruhu çökmüş kaleme dönmüştük. Önce banyoya girdi. Evindeymiş gibi davranıyordu. Bu beni sevindiriyordu. Onu beklerken birkaç kadeh viski yudumladım. Salona üzerinde beyaz bornozla çıktı.
'Seninle çok az bir süre geçirmeme karşın çok şeyler yaşattın bana.'
'Haklısın, bu yaşattıklarım olumlu mu olumsuz mu?'
'İkisi de var. İtiraf etmem gerekirse hayatımda geniş bir alanı doldurdun. Kendimi yeniden keşfetmemi sağladın.'
'Yine karizmatik konuşuyorsun.'
'Yaptığım iş beni gerçekten duyarsızlaştırdığını, duygularımı körelttiğini şimdi daha iyi anlıyorum.'
'Bunları ben mi sağlamışım.'
'Evet.'
'İnanmıyorum.'
'inan lütfen. Dediklerim gerçek.'
'çocuklarla sürekli ilgilenmek, onların sorununa çözüm aramak ve bunu yirmi yıl boyunca aralıksız tekrarlamak beni ne kadar törpülemiş meğer.'
'Çocuklar hiç de böyle birinden söz etmediler.'
'Haklı olabilirsin.'
'Kendine karşı çok acımazsızsın.'
'Evet, bu da olabilir. Gerçek olan içimi dışına çıkarman. Duygularımı bana yeniden bahşediyorsun.'
Bu konuşmalar uzadıkça aramızdaki yaş farkını ortadan kaldırıyordu. Gerçek bir samimiyet odaya hâkim olmuştu. Her taraf duygu kokuyordu. Ona yine yatağımı verdim. Ben de yeni aldığım çekyatı açıp, uzandım. Birkaç dakikanın ardından bana seslendi. Yanına vardığımda şilteyi üzerinden sıyırdı. Çırıl çıplaktı. Vücudu dünyanın en güçlü mıknatıslarından daha da etkiliydi. Üzerindeydim. Kısık gözleri isli lamba gibi derinlerde ışıldıyordu. Altını çoktan ıslatmıştı ve bir hamleyle içine kaydım. Dünyanın en mutlu ve huzurlu insanı olarak gidip geliyordum.
'Ihhh...' diye ıkınmamın ardından pamuk tarlasında yuvarlanan bir çocuk gibi yanına yuvarlandım.
Sık sık onu görmeye kulübe gidiyordum. Her zamanki haliyle dans ediyordu, ben de içiyordum. Kimselere ait değilmiş gibiydi. Beni oldukça düşündürüyordu. Kendine bir hayran kitlesi yaratmıştı. Kimsenin değildi. İzleyicileri görmezden gelen rahat şovu beni büyülemeye devam ediyordu. Her geçen gün ona daha çok bağlanıyordum. Gece yarılarını iple çekiyordum. Sabahlar ikimizindi.
Bu huzurlu günler ağır gelmeye başlamıştı bana. Beni endişelendirmeye başlamıştı. Yaşı küçük olduğundan kaçak çalıştığından er geç yakalanacaktı ve ıslah evine kapatılacaktı. Başka işler önerdiysem de soğuk karşılıyordu. Her gece iki saat dans etmesini yeterli olduğunu, uzun saatli işlerin ağır ve kaldıramayacağını söylüyordu. Eğer yakalanırsa patronu kurtaracağını biliyordu. Onu yönlendirmek istemiyordum. Asi ruhu buna izin vermeyeceğini biliyordum. Onu kaybedersem ruhumu kaybedecektim.
Gece sahne alacağı saatte kulüpte bulunuyordum. Ama sahnede bir dans grubu şovlarını sergiliyordu. Gece yarısına kadar beklediysem de sahneye çıkmadı. Garsona sorduğumda; 'buradan ayrıldı.' yanıtını aldım. O gece bitmiyordu. Karanlıkta odamda oturuyordum. Televizyonu açıyorum ölülerden söz ediyor. Kapatıyorum. Kendime bir bira açıyorum sudan farksızdı. Birkaç sakinleştirici alıyorum gevşemek için gevşeyemiyordum. Bende ölüyordum.
Ertesi gece yine kulüpteydim. Hüzünle demlenirken orta yaşlı göbeği oldukça aşağı sarkmış bir adamın masama doğru geldiğini fark ettim. Bana kilitlenmişti. Çatık gözlerini kırpmadan yaklaşıyordu.
'Ahbap oturabilir miyim?', der demez karşıma çöktü. Kabalaşıp beni tehdit edeceğini sezinlemiştim. Bu tip herifleri iyi tanıyordum. Kan emiciydiler. Beni iştahla yemeye hazırdı.
'Bak dostum. Burada işler bizim istediğimiz gibi yürütülür. Süreyya ile ilişkini biliyorum ve buna son vermen gerekiyor.'
'Siz belirleyemezsiniz.'
'Bak arkadaş seni tatlılıkla uyarı uyarıyorum.'
'Size ne zararımız var.'
'Bana zararın yok. Haklısın. Ancak Süreyya'nın zararı dokunuyor. Artık istediğimiz gibi verimli olamıyor.'
'Hayır. Yanılıyorsunuz ve ilişkimiz sürecek.'
'Öyle mi bayım. Bak burada her şeyi ben belirlerim. Buranın tanrısı benim. Hem seni de görmek istemiyor.'
Birazdan enkazın altında kalacakmış gibi hissediyordum. Gözlerimle Süreyya'yı aradım. Süreyya'nın bara doğru süzüldüğünü gördüm. Tehdit edildiğimin farkındaydı ve bizi izliyordu. Yanına gidip olanları açıklamasını isteyecek yollara barikatlar kurmuşum gibiydi.
'Peki dostum.'
Hesabı ödeyip oradan çıktım. Kafamda birçok sorular oluşmuştu. Bu sorulara yanıt bulamıyordum. Boyun eğdirecek umutlarımı çoktan yitirmiştim.
Karar verdim ve Süreyya'yı izlemeye koyuldum. Adam kulübün sahibiydi ve Süreyya'yı yanından ayırmıyordu. Aynasızlara ihbar etmeyi tek seçenek olarak görmeye başlamıştım. Bu adamlarla tek başıma başa çıkamazdım. Barbardılar ve beni gözlerini kırpmadan ortadan kaldırabilirlerdi. Çok geçmeden kulübü ihbar etmek zorunda kaldım. Çalışma yaşı uygun olmayan küçük yaşta kızlar çalıştırıldığı için kulüp süresiz kapatıldı. Süreyya da bir ıslah evine kondu. Onu uzun süre orada tutamazlardı. Süreyya kaçmadan görmeliydim.
Kentin dışında bulunan ıslah evine ertesi gün öğlene doğru ulaştım. Ziyaretçi bölümünde görevli memura kendimi tanıtıp Süreyya ile görüşmek istediğimi belirttim. Memur gerekli kayıtları yapıp ziyaretçi odasına beni aldı. Oda tel örgüyle ikiye bölünmüştü. Birazdan Süreyya belirdi. Hiç iyi görünmüyordu. Öfkeliydi ve beni azarlamaya başlamıştı.
'Sen ihbar ettin değil mi?'
'Hayır, ben ihbar etmedim .' dedim. Oysa onu geçici olarak daha güvende olması için ihbar etmiştim. İhbarda bulunduğumu öğrenirse benden tiksinecek ve benimle bir daha asla görüşmeyecekti. Beni seviyordu ve yalnız beni dost olarak görüyordu. Benim onu gördüğüm gibi. Tel örgüsünden birbirimize dokunduk. Yanımda getirdiğim gülü tel örgüsünün gözeneğinden ona uzattım. Ziyaretin bittiği duyurusunun ardından:
'Tekrar geleceğim. İstediğin bir şey var mı?'
'Oyuncak bir bebek.' dedi.
Aradan birkaç gün geçmişti. İstediği oyuncak bebeği alarak ıslahevine gittim. Görevli memurdan Süreyya ile görüşmek istediğimi rica ettim. Bu tip yerlerde rica etmek işlerin daha hızlı halledilmesini sağlıyordu.
'Süreyya burada değil.'
'Peki, nerede?'
'Dün ağır bir sinir krizi geçirdi ve hastaneye kaldırıldı.'
'ne, olamaz! Hangi hastane?'
Telaş ve panik içerisinde hastaneye gitmek üzere bir taksiye bindim. Bütün bu olaylara neden olan bendim. Suçluluk duyuyordum. Onu hiç yalnız bırakmamalıydım. Nöbetçi doktordan Süreyya hakkında bilgi vermesini istedim.
'Yakınınız mı?'
'Öyle sayılırım.'
'Ondan sorumlu biriyim.' dedim ve bana anlayış göstermesini istedim.
'Geçirdiği depresyonu atlatamadı.'
'Yani.'
'Geçici bir durum değil.'
'Neee...'
'Üzgünüm. Yaşı da çok genç. Bundan böyle uzun bir süre konuğumuz olacak.'
'Yani iyileşemeyeceğini söylüyorsunuz.'
'Çok az bir umudumuz var. Çok az.'
'Onu görmeliyim.'
'Peki, size onun odasına kadar eşlik edeyim. Ancak görüşmeyi çok kısa tutacağım.'
Pencerenin önünde ayakta, kımıldamadan dışarıyı izliyordu. Yanına yaklaştım. Korkmuş bir kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmişti. Elini kavradım. Bana döndü. Gözlerinin derinliğinde isli lamba sönmek üzereydi. Konuşmak istiyordum ancak sıkılmış mengeneden farsızdım. Nefes bile alamıyordum. Avucunu yavaş yavaş açtı. Ona verdiğim gülü saklı tutuğunu gördüm. Bende istediği bebeği ona uzattım. Hafif bir gülümseme belirdi yüzünde. Ardından bir öpücük, kıyıdan gelen öpücük.
Koridordan bir ses yankılanıyordu:
'Ziyaretçi kalmasın. ' uyarısı yenilendikçe sesin tonu gittikçe gaddarlaşıyordu. Gardiyan sesine dönüşüyordu. Ürkütücüydü. Oradan ayrıldım ve bir şişe votka alıp ruhen çökmüş odama doğru yola koyuldum.
O gece bir şişe votkayı bitirdim. Birkaç sakinleştirici de aldım. Önümde Süreyya'nın gözlerinde sönmek üzere olan isli lamba belirmişti. Birazdan sönecekti. Birçok şey ile birlikte. Bu bana acı veriyordu. Dayanılmaz bir acı. Telaşla sağa sola bakındım. Birşeyler yapmalıydım ama ne? Bilmiyordum. Yalnızca önümde duran neslere dokunmak, onları kavramak ve birşeyler yapmak. Bir kaç dakikanın ardından odada birikmiş boş şişelerden molotofkokteyli yapmıştım. Ceketimin içine koyup dışarı fırladım. Hızla gece kulübüne gittim. İçeri girdiğimde sahnede bir şov sergileniyordu. Molotofkokteyliden birini çıkardım ve tutuşturup sahneye doğru yöneldim. İnsanlar sağa sola kaçışıyordu. Kulübün sahibini çağırdım. Çok geçmeden önümde belirdi. Belinde 45 kalibrelik tabancaya gözlerim ilişti. Salonda yalnız ikimiz kalmıştık. Kurallarının artık işe yaramayacağını yüzüne haykırıyordum. O da kendine doğacak fırsatı bekliyordu. Yakınımdaydı ve her an beni haklayabilirdi. Başım dönüyordu. Gözlerim kararmak üzereydi. Bu işi bitirmeliydim. Molotofkokteylini üzerine atmamla alevlerin içinde kalmıştı. Sağa sola koşturuyordu. Çok geçmeden yere yığıldı ve tuhaf sesler çıkarıyordu. Etrafa pis kokular, yağ kokusu yayılıyordu. Az sonra sesi de kesildi. Bardan kendime bir şişe viski aldım ve onu rahat görebileceğim bir yere çömeldim.
Salonda sıcaklık artmıştı. Terliyordum. Salon pişmiş biftek gibi kokuyordu artık. İçmeyi sürdürdüm. Diğer molotofkokteylini de çıkardım ve tutuşturup salonun diğer köşesine fırlattım. Nihayet büyük ve sönüşünü izleyemeyeceğim bir ateş yakmıştım. Midemin kazındığını hissediyordum. İyi bir ziyafet için her şey hazırdı. Elimi uzattığımda dibimde alevler belirmişti. Birazdan ben de kavrulacaktım. Oysa beni yemek isteyen bekleyenim yoktu. Tadı harikuladeydi.
Yeraltı Edebiyatı Şiirinin Laz Şairi Wate WAÛURİ (Zate Zatturi) Üzerine...
Hakkımda yazılanlar | 19 Eylül 2008 Cuma
Türk edebiyatında LAZCA isim ile edebi yazıları yayımlananlardan biri, Ardeşen 1967 doğumlu şair ve yazar Wate Waûuri(Mehmet AKAY), ilk olarak 1994 yılında “EDEBİYAT ELEŞTİRİ” dergisinde görülür.
İlk Şiir kitabı “GECE METROSU” 1997 ‘de Doruk Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Wate Waûuri yazılarında daha çok marjinal hayatları konu alıyor. Kaybedenlerin dünyasından söz ediyor. Bugünün dünyasından kaygı duyan yazarın “toplumsal - eleştiriye” kapalı olmadığını deneme yazılarında görmek mümkündür.
Anadili LAZCA'nın çocukluğunda konuşulmaması nedeniyle şimdi anadilini kullanma konusunda güçlük çekiyor. Dolaysıyla yazılarını ve şiirlerini Türkçe yazmaktadır. Bu nedenden dolayı anadil konusundaki açlığını, yazdığı yazılarda Lazca Wate Waûuri isim ve imzasını kullanarak gidermeye çalışmaktadır.
Waûuri'nin yaşamında önemli bir dönüm noktası da severek yaptığı iş olan, “Deniz fenerlerinin teknik bakımı” ona Türkiye'deki tüm deniz fenerlerini görme fırsatı vermiştir. Bu mesleğin bir diğer katkısı da fenerlerde emek veren insanlarla yaşadığı diyaloglardır.
Beni çok etkileyen kitaplarından biri 2000 yılında T.D.İ SENDİKASI tarafından yayınlanan “FENER BEKÇİSİ GÜLİZAR'IN AYNASI”dır. Bu kitapta hem kendi hem de sokaktaki sıradan insanların gözüyle hayatı yorumlamıştır.
“UYKUSUZ GİRDAP”, “AKROSTİŞ ŞİİRLER”, “TERAS BİR MAHŞER GECESİ” şiir kitapları ve “EDEBİYAT YAZILARI” deneme kitabı üzerinde çalışmaları devam ediyor.
Waûuri, “Modern sanat tükenmiştir ve edebiyat zanaata dönüşmüştür” iddiasını yüsek sesle haykırıyor. Sürekli yayımlanan ”SINIRDA” dergisinde yazdığı yazılar, tezlerinin bilimsel bir disiplin içerisinde olduğunu göstermektedir.
Ayrıca, kendi kurduğu e-zine web sayfası olan www.cibiliyetsizler.com 'da, YERALTI EDEBİYATI üzerine mücadelesini sürdürüyor.Şair ve Yazar Altay ÖKTEM, “ŞİİR DEFTERİ” 2006 yılı sayısında Waûuri'nin sitesi için; “...cibiliyetsizler ise yeraltı edebiyatının, yeraltı şiirini savunan, bu uğurda – en azından kendi kendine – canhıraş bir mücadeleye girmiş tek kişilik bir ordunun web sayfası.”*1 diyor.
Aynı derginin yazarı Özcan ERDOĞAN, Cibiliyetsizler.com için “2005 TE İNTERNETTE EDEBİYAT” başlıklı yazısında; “Cibiliyetsizler.com Wate Waûuri tarafından 2005 yılı içinde kurulan bir e-zine. Yeraltı şiiri ile ilgili bir manifesto da yer alıyor. Bu manifestodan birkaç madde: “* Yeraltı şiiri kesinlikle öznenin nesnelleşmesine değil, nesnenin öznelleşmesini öncelikli korur. Bunu modernist şiir geleneği mirası olarak kabul etmesinden kaynaklanır. Modernist şiirle hesaplaşır, onu lanetler ve onun içinde modern sonrası söyleme sıkıca sarılır. Tarihe (şiir tarihine) eklektik olarak bakmayı reddeder. Şiirin gelişim tarihine, tarihsel olayların, kültürün gelişimini göz önünde bulundurarak değerlendirilir. *Kurumsallaşmış estetik kavramlara mesafeli durur. Her estetik kavrayış belirli bir katılığı, statikliği ve iktidarı beraberinde taşıdığından onu anti - demokratik bulur. Dolaysıyla sanatta özgürleşme edimin sınırlarının estetiğin belirlemesine yer altı şiirin doğası gereği karşı çıkar. Bu ihtiras tarihsel bir meşruluğa oturur. Sanat hareketlerin gelişimi tam da bu noktada yeraltı şiirini destekler konumdadır. * Yeraltı şiiri dar anlamda a politiktir. Eğer ideolojik kaygılar merkez alınarak düşünülürse bu görülür. Yeraltı şiiri, şiir ile devrim olmayacağını bilir ama devrimin yanında durur. Bir taraftır. Toplumsal ve bireysel bütün egemenlik ilişkisini besleyen herşeyi deşifre eder. Sesinin geniş kitlelere duyurulması kaygısını taşıdığından şiirinin anlaşılır olmasını ister. Bütün bunlardan dolayı yeraltı şiiri politiktir...”. Merak edenler diğer maddeleri de siteden okuyabilirler. Sitede ayrıca, deneme, şiir, manzume, öykü ve forum bölümleride yer alıyor.”.*2 Wate Waûuri bizden yaşça biraz büyük olsa da, aynı dönemde Hem Ardeşen'de hem de İstanbul'da birçok şeyi birlikte yaşadığımız bir dost. Lazcayı az biliyor olsa da, bence, kendi etnik kökenini yadsımayan her şair ve yazar LAZ halkının bir parçasıdır ve zenginliğidir. Wate Waûuri(Mehmet AKAY) bunlardan biridir. Laz kültürü ve dilinin korunması ve gelişimi için tüm aydın ve edebiyatçılara ihtiyacımız vardır. Onların yazı ve şiirlerini Lazcaya çevirip yayımlanmasını sağlamalıyız.
Waûuri'yi en iyi anlatacak yine kendi şiiridir. Şairin “BENİM ŞİİRLERİM” adını verdiği şiirini onu daha iyi anlamak adına sunuyorum:
“benim şiirlerim” den alıntı…
benim şiirlerim romantizimden beslendiği doğrudur
ama romantik değillerdir.
Benim şiirlerim şiddet içerir
Hem de her türünü.
Benim şiirlerim aşna-fişne den söz eder
Ama merkezinde koca bir erkek oturur.
Benim şiirlerim ahlak destanı değillerdir
Ve çağdaş şairlerin etik duyarlılığından uzaktır.
Çünkü, hiçbir ahlak zırvasına inanmaz.
...............
Benim şiirlerim insanı sevdirir
İyi ve kötü kategorileri eritir
Çünkü, bu şiirler bir insandan doğar.
Benim şiirlerim hayatı bütün olarak kavrar
Bir kaybedeni ve bir kazananı vardır.
Benim şiirlerim süslü değillerdir
Hayat gibi aldıklarını değil
Verdiklerini anlatır olduğu gibi.
Benim şiirlerim züppe burjuvalar,
Orta sınıf üyeleri ve yaşlılar için yazılmamışlardır.
Ama onlar kadar melankoliktirler.
Wate Waûuri - Ardeşen 1998 baharı
________________________________
GECE METROSU 1997 / DORUK YAYINLARI
SINIRDA DERGİSİ süreli yayın.
Kitaplar Kitapyurdu.Com dan alınabilir.
________________________________
[1] ŞİİR DEFTERİ 2006 / Altay ÖKTEM, sayfa 260
[2] ŞİİR DEFTERİ 2006 / Özcan ERDOĞAN, sayfa 266
Adem KUYUMCU / 2006 Temmuz / Lazuri.Com
TOPLU ŞİİRLER-2 (1992-2005)
utanmaz adam
evine davet ettiğinde
tereddütsüz kabul ettim
içkiyi ve sikişi seven biriydi
et yemeyi de seviyordu.
hava kararmadan
misafir oldum
hatunu güzel bir sofra hazırlamıştı
kendimi hariciye memuru gibi hissediyordum.
içkileri bu beyefendi dolduruyordu
ben de bildiğim konulardan söz açıyordum.
bu seremoni saatlerce sürdü
hatun dayanamayıp odasına çekildi
uyumak üzere.
biz devam ettik sohbete
sabaha karşı konuşulacak mevzu bırakmamıştık.
televizyonun şifreli kanallarını çözdüğünü
ve bu başarıyı benimle
paylaşmak istediğini belirterek
televizyonu açtı.
.orno kanalları tıklatıp durdu.
eh biraz hak veriyordum
konuşulacak bir şey kalmayınca
insan ne yaptığını bilemez
ben de bilemedim.
bununla yetinmedi
sanırım beni avlamıştı
bombayı patlattı verdi
onu istiyordu
çükümü
emmek istiyordu
ısrar etti
ciddiydi ve çıldırmış bir kedi gibiydi
çüküme atladı
kaçacak yer yoktu
hatunun yanına da gitmek istemiyordum
olan olmuştu
anımsamak istemediğim şeyler.
doğduğum kasabaya küçük bir ziyaret
başkentte uzak olmasından dolayı
unutulmuş bir hali vardı kasabanın
memleketin kuzeyinde kışın etkisi
uzun sürmesinden olsa gerek
kasaba serindi Ağustos ortası.
bakımsız, çift şeritli anayol
kasabanın tam ortasından geçiyordu.
hemen her şey
yaşanmıştı üzerinde
hizmette kusuru aksatmayan
yaşlı bir orospu kadar
cüretkar gözüküyordu.
yıllardır gitmekten itina ettiğim
bu taşra kasabasına
geri dönmüştüm.
hiçbir şeyi önemsemiyordum
küçük bir anlam kırıntısını
bulma umuduyla gelmiştim.
otobüsten inince
terminalin içinde bulunan
kuaför salonuna girdim
paklanmak için
kendimi bıraktım
birinci sınıf kuaför ustasının eline.
kuaför salonlarını sevmiyordum
teslimiyet ve özgürlük iç içe
geçer buralarda:
makas ve usturanın altına
kellenizi sunarsınız
artık itiraz etmek olanaksızlaşır
her an gırtlağınız kesilebilir
zaten bu endişe değil midir
teslimiyeti sağlayan,
bütün bunları zorla
yaptıramazlar size
istediğiniz için oradasınızdır
işte size alabildiğine bireysellik.
ailemden geriye bir ben kalmıştım
kasaba da akrabalarımın esamisi okunmuyordu
hepsi tarih olmuştu
oysa kasaba hatıralarımı
önüme sunuyordu.
fazla oyalanmadan
bir taksiye atlayıp
doğduğum eve gitmek üzere
yola koyuldum.
ev kasabanın çıkışında bulunuyordu
ve tanıdık birkaç yüzü anımsıyordum.
diğerlerini unutmuştum.
bu kasabada unutmak istemediğim
hatıralar gömülüydü
onları çıkarmak için geri dönmüştüm.
anayolun iki tarafında yükselen
kocaman palmiye ağaçların
gölgesi altında ilerliyorduk.
ilk ve orta öğrenimimi
tamamladığım okulun
önünden geçtik
o an deli Recep'i anımsadım:
babasının silahıyla okula gelip
derste öğretmeni tehdit etmişti
okul müdürü polis çağırıp
deli Recep'i ıslah evine tıktırmıştı.
Recep oradan kaçıp
okul bahçesinde
müdür ve yalaka iki öğretmeni yaralamıştı.
bir daha ondan haber alamadım.
kasaba eskiden olduğu gibi düzenliydi
anayola doğru dik inen ara sokakların
birkaç km varan derinliğini görmek
hala güzeldi.
birini aradığınızda
her hangi bir sokağın başında
beklemeniz yeterliydi.
ben düşmanlarımı
hep böyle avlamıştım.
cezaevinin önünden geçerken
koğuş arkadaşlarımı anımsadım
inanılmaz çalışkan insanlardı
uzun süre cezaevinde yatmalarından
olsa gerek durmaksızın çalışıyorlardı:
şafak sökerken başlıyorlardı
gece yarılarına kadar soluksuz.
beni çok sevmişlerdi.
aralarında en genci ve en kıdemsiziydim
birkaç edebi dergide
şiirlerim yayımlanıyordu
beni şair adayı olarak görüyorlardı
ama yeterli değildim onlar için
ve sürekli biri bana şiir okurdu
ezberden en tanınan en iyi şairden
şiirler iyi bir şair olmam için.
hiç unutmak istemedim dostlarımı
ancak onlarda gömülü bu kasabada
gerçekten gömüşler onları
mezarlarının yerini bilmiyorum.
evin önüne geldiğimde
taksiciyi durması için uyardım.
doğduğum evin önündeydim
camım indirdim
ev yıkılmış yerine kocaman bir bina konmuştu
mimari açıdan hiç fena değildi bina
ama ben oldukça sarsılmıştım
taksiden aşağı inecek gücü yitirmiştim.
geri döndük terminale
ilk otobüsle
öleceğim yeri seçmek üzere
bir bilet aldım.
kültür evleri
kitaplar, internete bağlı
bilgisayarla dolu olsa da
acayip şeyler döner içinde
canım sıkıldığında
kendime bir yer arardım
sıcak ilişkiler bulmayı dileyerek
küçük bir kasabada
kitapları, internete bağlı
bilgisayarla dolu
kültür evi bulmak
kolay oldu.
içeri girdiğimde
tütün ve parfüm kokusu
antenlerimi çok tan açmştı.
birkaç hatun
yuvarlak bir masanın çevresini sarmış
cafe içiyorlardı
işletmeci orta yaşlı
jetonu geç düşenlerden
zampara gibi davranıyordu
servis yaparken anlıyordum.
kadınlar şiir, demode
olmuş denemeler yazmışlardı
aralarında ressam kabiliyeti
olanı bile vardı.
şiirlerini okuttular
iyi ve güzel şeyler
dememi bekliyorlardı
oysa çok kötüydüler
ve dolaylı anlamışlardı dertlerini:
kocalarından, evlerinden
ve çocuklarından bıkmış olduklarını.
çekinmeden ne istediklerini yazmalarını önerdim.
birkaç günün ardından
kültür evini ziyarete geldiğimde
eski havadan eser yoktu
edebiyat otoritesi olarak
tanınır olmuştum.
ve bu meziyetimle
içeri girdiğim
kadınlar yalnız değillerdi
yanlarında genç delikanlılar vardı
birlikte sohbet ediyorlardı
geyik sohbeti denilebilirdi
ve mutluydular
ben de bu değişimi kutlamak üzere
sıcak şarabımı
keyifle içmeye koyuldum
yeni yazdıkları birkaç şiiri
önüme fırlatıp okumamı istediler
güzel hareketti
yeni şiirlerde
çok gerçeklerdi
doğrudan mevzuya girmişlerdi
eylem kokuyordu hepsi
eski halimi özlemiştim
oracıkta sahte şahsiyetimi
acımadan ezmişlerdi
ben de son kadehimi
zaferle dipledim
ve dışarı şiirin
gücüyle çıktım.
tatsızlaşan hayat
Demirkapı sokağından
ana caddeye çıkmıştım
adını anımsamıyorum
araçlara kapalı bir caddeydi
ve ulusal bayram için süsleniyordu.
resmi geçit provası başladığında;
önce aynasızlar,
ardından askerler
ve sivil vatandaşlar
yürüyeceklerdi.
bende kenardan
onları izleyecektim
değişik bir heyecan yaşarım,diye.
kalabalıklar hep beni çekmiştir
insanı kendi derinden uzaklaştırır.
törene uygun adımlarla
eşliğinde katıldım
onlardan biri olmuştum
birini geçtiğimde
diğeri yanıma yaklaşıyordu
böylece birlik ve beraberlik içinde
tatsızlaşıyorduk.
Komşu kızı
hızla büyüdüğüne tanık oldum
kendi de şaşırmıştı
basenleri çıkmış
göğüsleri şişmişti.
nedenini biliyordu
ama o'na yetmedi
keşfedilmek istedi
değerli bir madenin
keşfedilmesi gibi.
aynalardan öğreniyordu
kıllı ve sulu yarığıyla
ikinci kez konuşmayı.
sokağa çıktığında
bir kraliçeydi artık
babasının değil
genelin arzu ettiği.
annesine benzedi
uzakları düşlemeye başladığında
ve biliyordu
dünya savaşları çıkarabileceğini
(NSA’ da grevli bilim adamlarından
daha tehlikeli olmuştu.)
erkek nüfusunun kökünden kazıyabilirdi.
evet kraliçedir
ama bezle gezdiği günlerde
hala çocuktur
annesinin bulduğu koca gibi
bulmak ister bir benzerini
bundan dolayı bizlere
hoş bir edayla; yaratıklar, der
çekinmeden
ve yaşama şansı tanır
kendinden tiksinerek.
ben kum tanesiyim
kum tanesisin, dediydin.
evet, ben koca sahilde
kum tanesiyim
insanların ayaklarında çiğnenen
avuçların arasında okşanan
ve bedenlerinin mahrem yerlerinde
gezinen.
ben kum tanesiyim
bu sahte dünyanın içinde
gerçek olanıyım.
belki birkaç hırçın
dalga alır götürür beni
okyanusun içine ama
bırakanda olur
arada bir
aldıkları yere.
ben kum tanesiyim güzelim,
akvaryumun içine bile koyabilirdin
inan öyle endamım var ki
her yere rahatça yerleşebilirim
ama bana kimse elbise dikemez
bana kimse acı veremez
hüzünden başka.
inan öyle uzun yaşarım ki
gün olur kaya olurum
gün olur
toprak
mahsul veririm.
ya sen!
aşk varsa, varsın
aşk yoksa, yosun!
ömrün o kadar kısa ki
ah! bilsen
bir bilsen...
çatı
yağmur yağdı
ıslandı
kar yağdı
gömüldü
zavallı
bugün de
güneş tepesinde
pencereden gördüm
kaskatı
kaldı çatı.
gerilim
dörtlü bahis oynadım
yirmi at koşuyor
anadan doğma
benimkiler arkadan geliyorlardı
benim gibi yorgun
gerile
gerile
geldiler finişe.
uçan kızların defilesi
uzun bacaklarıyla geldiler
üzerime
dekolteler siyah simliydi
sesler duydum
ilginç kanatlardan yankılanıyordu
ardı ardına geliyorlardı
üzerime
kaçmayı düşünmek anlamsızdı
bütün deliklere girebilirlerdi
bekledim bana doğacak fırsatı
sonra
tek tek
mıhladım
tavana misketlerimle.
gezgin
yağ satarım
bal satarım
fistan giysem
ne satarım?
dilek ağacı
bir ağaç gördüm
çıplak tepenin üzerinde
dallarında küçük
renk renk
bezler asılı.
kuşlar
öncülerin hemen ardından
top olup ilerliyorlardı gökyüzünde
maviliğin tam ortasında
beyaz bir bulut
çıktığında önlerine
içlerine dalıyorlardı.
kuşları izliyordum
hayranlıkla
uçmayı öğrenmek için
tutundum kanatlarına
birlikte yükseldik gökyüzüne
bir boşluğa doğru süzülüyorduk
o kadar hafiflemiştim ki
bir daha ayak basmak
istemiyordum yeryüzüne.
dipsiz dünya
kuyular gördüm
içi su dolu
martılar, böcekler
yüzüyordu üzerinde.
kuyular gördüm
suyunu içmişler
diplerinde iskeletler
kurak geçen yaz'da
ölülerden arta kalan.
kuyuların diplerinde
dünyalar gördüm
dipsiz dünyada
kendimi gördüm.
harekete geç be adam
ziyaretime geldiğinde
konuşur sürekli
her şeyden söz açarak
aklına geldikçe.
nihayet sıra bacaklarına geldiğinde
onları öne doğru uzatır
kristal bir vazo misali
bacağını yerleştirir diğerinin üzerine
bu gösteri inanılmazdır
haftada iki kez
karşımda yinelenir.
dansa gelmedin benimle
çiçek getirdiğin günü anımsa
sevinmiştin o gün
belki de ilk kez gülümsüyordun.
rehin kaldığın günü anımsa
abazan bir aşçı tepende bekliyordu,
ben gelip ödemiştim hesabı.
ateşler içinde döşeğinde yatıyordun
yanında kaldım günlerce.
özel günler için de elbiseler almıştım
ama gelmedin benimle dansa
hiç hiç mi?
anlamı yoktu yaptıklarımın.
uzakta yağmurla beliren vosvos
anayolda dolmuş beklerken
uzakta yağmurla beliren vosvos
yavaşça süzüldü yanıma
henüz şemsiyemi açmıştım
emektar şemsiyemi
benim gibi yaşlanıyordu.
sol sinyal yakıp duruverdi
birkaç adım önümde
emektarı katlayıp kapıyı açtım
kırmızılar içinde bir hatun
şemsiyem gibi duruyordu karşımda
lazım olduğunda kullanılacak
sonra, bir köşede
sırası gelmesini bekleyebilecek kadar
sabırlı gözüküyordu
inanılmaz bir şeydi
uzakta yağmurla beliren vosvos.
günün birinde
eğer bir hisse senedi
geniş kitlelere ulaşmışsa
onu hemen elden çıkarmak gerekir
tanıdığım bir borsacının öğüdüydü
işini çok iyi biliyordu
bunun için yetiştirilmişti.
bu öğüdü
aklımdan hiç çıkarmadım
hatta hayatımın kılavuzu oldu
kimin üzerine oynayacağımı
artık çok iyi biliyordum
ve kendime oynadım
kaybettim
üzülmedim
ısrarla kendime oynamaya devam ettim
günün birinde
birileri yanlış yere oynayacaktı
ve kazanacaktım geçte olsa
bundan emindim.
bağışla beni güzelim
önce Sunay'ı tanıştırdın
bir solukta gitti
Affe'i getirdiğinde
kaşla göz arası uçurdu
Sevinç'ten söz edersem
dayanılmazdı
her şeyini verdi bana
Zehra bir kuduruktu
zorla aldı ağzına
kötü niyeti olmadığını söyleyerek
Vahide domuz gibiydi
doymak bilmedi
Selim **** çıktı
olanları anlattığımda
pişmanım
bağışla güzelim
be sana aşığım
ve öncekilerin
hiç bir anlamı yok.
gerçekten de.
sevmiyorum bu hayatı
eğer taşaklı doğmuşsanız
Tanrı yardımcınız olsun
ha babam çalışacaksınız demektir,
rantiyecilere sözüm yok
zaten onlar için
hiç düşünmedim.
sevmiyorum bu hayatı
tiksinti duyarak yaşıyorum
kendime kıyamadığımdan
kaymayı çok seviyorum
kayıyorum
bu hayatı unutmak için
siz de kayın
siz de unutun
herkese yetecek kadar
dişileştirdim melekleri.
mucit
yeni bir bira keşfettiğini söyleyerek
yanıma geldi
merak etmeme teamül edemeyecek
kadar beni seviyordu
arjantinleri doldurup
önüme koydu
bol köpüklüydü
su'da erimiş aspirine benziyordu
ilginç görünüyordu
diğer biralardan farklıydı
bir solukta içtim
öyle istemişti
kafam iyi oldu
hiç böylesini denememiştim
harikaydı
bir bardak içimi bitirmişti.
TOPLU ŞİİRLER-1 (AKROSTİŞ) - (1995-2000)
Şen
Şeytanın
Ereni
Nadirdir.
Bulut
Beyazı
Umduğunda
Limanı
Unutur
Tembelleşirsin.
Fakir
Farklı
Akıl
Korkmaz
İlk
Rüyadan.
Göt
Gangaster
Ödleğini
Tanır.
Karanlık
Kimin
Adaleti
Rehberse
Adalet
Nane
Limon
Kaynatır.
Deli
Darılırsan
Elini
Lazımlığa
İt.
Girdap
Gerdanına
İnip
Rengini
Damıtma
Anası
Pataklar.
Ölüm
Ölürsen
Levazımcın
Ürkmez
Muhammed.
Beyin
Balta
Elimde
Yalvarırım
İneceğim
Nuh!
Bok
Bir
Oburdan
Kalandır.
Çıplak
Çılgın
Irmak
Parolam
Lütfen
Arkanı
Kapat.
Yaşlılık
Artık
Şiştin
Lütfen
Ikın
Lütfen
Ikın
Koyver.
Alkol
Anlasana
Lavuk
Koleksiyon
Olacağım
Lütfen
İçki
Koyma.
Gafil
Gavur
Açığa
Fırlarsa
İni
Lazımdır.
Ayaklanma
Açlar
Yıkanır
Açlar
Koklaşırsa
Leylalaşır
Niyetleri
Malumdur
Ayaklanma.
Kadın Erkek
Komşu Evet
Adın Rezil
Dinin Kin
Irkın Enkaz
Niyetin Kabalık
Susmak
Susarsan
Unutursun
Sonra
Manyaklaşır
Aptallaşır
Kibarlaşırsın.
Yapmak
Yapacağın
Abideyi
Parala
Mahvet
Ancak
Kurgulama.
Öfke
Ölüm
Fani
Kavgamız
Ebedidir.
Kin
Kandırılırsam
İnan
Nallarım.
Acı
Anlamsız
Cesaret
Isırır.
Sabır
Sadakat
Avuçta
Bilinir
Istırap
Ruhta.
Eşkal
Eğer
Şamarı
Kaldıramayacaksan
Aletini
Lanetle.
Esrar
En
Salak
Rivayet
Anlatılmayan
Rivayettir.
Meme
Mendireğini
Em
Manevrasız
Ez.
Devrim
Devrime
Emirle
Varılmaz
Resmiyette
İstemeyin.
Deniz
Derisi
Esner
Nazı
İncitmez
Zararsızdır.
Savaş
Sakın
Anüsünden
Vurulma
Amma
Şaşarsın.
Devlet
Düzenbazın
Erdemi
Varlığıdır
Listesine
Eklersen
Tırs.
Afrika
Ah
Fani
Ruh
İstesen
Kayamasın
Afrika’ya.
Beyaz Adam
Beyzade
Elini
Yıkamak
Zahmetse
Artık
Dünyada
Acı
Merhametsizdir.
Fistan
Fikriyatın
İtibarı
Sakattır
Tatbikatın
Alası
Namerttir.
İdam
İhtimal
Devrim
Aynasızı
Mukavemetsizleştirir.
Kaos
Kargaşa
Arıyorsan
Osuruğunu
Sakınma.
Yas
Yakında
Anlarsın
Sikileceğini.
Asa
Asam
Sana
Amadeyim.
As
Astarıma
Sıçmayın.
At
Ansızın
Tekmelenme.
Ay
Aydınlığım
Yankısızdır.
Az
Ar
Ziyandır.
Şuh
Şikâyetim
Umumi
Helâdadır.
Sır
Saklarsan
Istırabını
Renksizleşirsin.
Baş
Bela
Arayanı
Şişler.
Siyaset
Saldırırsan
İktidara
Yalakalaşırsın
Ahaliyi
Sıkıştırırsan
Enseni
Tokatlar.
Vay
Vaatsız
Aydın
Yankısızdır.
Tut
Tutma
Uçkurunu
Tutma.
T.C
Türkiye
.okta
Cumhuriyet
.okta.
Anayasa
Ananın
Nizamla
Alakası
Yoktur
Anayasadan
Sahiden
Ayrıdır.
Nal
Nişan
Alma
Lokmaya.
Cezaevi
Cız
Eder
Zalimin
Adaleti
Ender
Vukuat
İşlersen.
Ulu
Ulu
Lider
Ulu
Yatak
Yalama
Adaletin
Tokmağı
Aşınınca
Kırılır.
Dans
Dar
Alanda
Niyetini
Sakınma.
Dur
Direnç
Usanmaz
Reddiyedir.
Zat
Zindan
Adamını
Tanır.
Bel
Benim
Etiketim
Lisanımdır.
Şeytan
Şımarık
Entarili
Yar
Tuz
Atma
Narına.
Öp
Ödün
Patlamaz.
Aksak
Aldatılan
Kadın
Seviyorsa
Af
Kaçınılmazdır.
Konak
Kadın
Aldatırsa
Namertleşir
Aldatılan
Koca.
Leyla
Lolo
Eğer
Yaparsan
Lolomu
Aşkeylerim.
Pis
Puştluk
İnimizde
Saklıdır.
Aşk
Amın
Şakasından
Kork.
Taşak
Tamirciye
Amirine
Şiara
Az
Kanar.
Am
Alası
Minyatür.
Aspirin
Aşkı
Sakın
Puştluğa
İtme
Rıza
İste
Nazikçe.
Bizler Kaybedenleriz!
Hey çocuk! Yanlış zamanda ve yanlış yerde doğdun. Senden öncekiler gibi. Kayıp kuşağın bir üyesi olmak için büyüyeceksin, yaşlanacaksın ve günün birinde geberip gideceksin! Eğer kendi kaderin izin verirse. Ağlayanın olmayacak. Senin ardından kimse anmayacak . Sen koca bir hiçsin! Koca bir hiç!
Bütün bunları yaşadıkça öğreneceksin. Gözünü açtığında hayat üzerine, üzerine gelecek. Kahrolası acımasız hayat. Direneceksin. Çünkü başka çaren kalmayacak. Belki küçük hikâyeler yaşayacaksın. Kendin kurguladığın. Belki bir aşk. Karşılığı olmayan ve ona kutsallık payesi biçeceksin. Onu ibadete dönüştürüp teselli arayacaksın. Oysa sen kaybedensin. Ait olduğun yerde aşkın sana külfet gelecektir. Taşıyamayacaksın ve kaçacaksın ondan.
Cehennemi öğretmeyecekler, onun içinde doğmuş olacaksın. Öfke, nefret ve tutku silahın olacak. Onları kuşanıp sokaklarda gezeceksin. Sevgiyi hiç tanımayacaksın. Çünkü kimse seni sevmemiş olacak. Her şeye saldıracaksın gözü dönmüş bir katil gibi. Oysa sen kendinin katili olacaksın. Seni ancak sen öldürebileceğini öğretecek hayat!
Soluk aldığın bu cehennemden kurtarabilecek fırsatların çıktığını sanacaksın. Onlara sıkıca sarılacaksın. Bunun seni tatmin etmeyeceğini er geç anlayacaksın. Geri dönüp olup bitenlere bakınca bu ödüllerin anlamsızlığını kavrayacaksın. Çünkü sen, yalanlarla avunacak kadar sahte değilsin!
Sen kaybedensin çocuk! Kaybedeceksin! Çırpınacaksın kafesin içinde canhıraş. Ama uçup gidemeyeceksin. Kanatların kırılmış olacak. Sen kafeste doğdun çocuk. Orası senin yuvan. Herkesin imdadına yetişen zaman sana öğretecek!
Ahlak bekçileri kusacaktır üzerine. Yeni kıyafetler dikmek isteyeceklerdir. İnan hepsi sana dar gelecek. Nefret edeceksin doğduğuna değil hayata karşı. Kompleksler geliştireceksin. Kimsenin düşünemeyeceği. Aşağılanmış, hor görülmüş hissedeceksin. 'Beni göm!' diye yalvaracaksın kendine. Oysa sen bir hiçsin. Hiç!
Bir ölüsün! Senden öncekiler gibi. Hiçbir teselli seni rahatlatmayacak. Ölülerin buna ihtiyacı yoktur. Eğer bir gün öfkenden sıyrılırsan huzura ereceksin. Ve diğerlerine benzeyeceksin. İmrendiğin karşı mahalledeki sürüngenlere. O zaman geldiğinde senin kaosun ve kışkırtıcılığın kalmayacak. Mutlu olduğunu sanıp elin cebinde ıslık çalarak volta atacaksın. Bir züppeden farkın kalmayacak!
Hiç unutma çocuk! Her yol bir gün çakışır. Ve sen çakışacaksın doğduğun mahalleyle. İşte o zaman özgürlüğün ne kadar yalan bir şey olduğunu anlayacaksın. Yalnız ve yalnız tek bir gerçekliğin olduğunu kavrayacaksın. Kaybedenlerin gerçekliğini! Ölülerin gerçekliğini. Ölüleri güçlü kılan sessizlikleridir. Seni de kimse duymayacak ama yine de yapabileceğin bir şey var çocuk. Haykır avazın çıktığı kadar: Bizler kaybedenleriz!
Şüu Gondineri Vorert!
Öe bere! Leûasuzi orasuzi dirini! Süani ogindepe sûeri. Si gondineri sûeri şuri şvanare, ibadare a ora moxûasen leûa dologoxvanen! Na ibgarasen va giyonurûasen Si mutu var ore. Si beûi méudi re.
Şuri şvaneri şvaneri digurare. Toli gonwasi şurepe goyogobğasen. Anderi dosüuday şuri oşvanu. Nusiyare. Mutu va gaxenasen. Şuri oşvanu şeni zade iduşunare. Gayropasen mskva bozo eüiktay va megowedasen. Xolo ti si ixvamare. Si xolo gondunare mutu va gaxenasen. Mcora va cegomcorasen. Va egazdasen hekole kowimûare.
Cehennemi ti va ganöasen süani dulya muyasen. Zade guri mogabşen godeleri goxûare. Dudisüani si nişüomare dogogurasen şurisüani.
Daçxurişa gamafûare dogawonasen. Xolo si hey üoşüaxedare, ordo leba digurare. Eüiwedasi mutu na var ore oxvowonare. Méudepe şüala var izğare gişüurûay! Si üoçi beûi üoçi ore.
Gondineri ore öe bere! Gogindunasen! Patxalare çeranisüani şuri öirdare. E do va gaputxinasen va galasen xepe goûaxeri giğurûasen. Öe bere leûasuzi dirini, heko süani oxorin. Leûasuzi oxori. İri wiyamûaşa ora dogogurasen.
Nam öeşu nampe goyogonxoranen. Mskva dolokunape giöanen. Onxorare va mokwondrasen. İkraği gaasen na dirini şeni. Cegozmonasen iri ora. Miti na var axenen si are. Guri zade oüogazdasen. "Ma leûa kodomoxfit!", iüalaôarare. E do si var ore. Var ore. Ğureri re! Süani ogindepe sûeri. Mutu va gaxenasen.
Ğurerepe mutu va dvaöinan. Andğa guri na dologibğunşa doçitana him ora üayoba zirare mancurape nungvapare. Na gaûamaxen melen üalenurepe. Si na goyixarare na goyibriware mutu va dogisüudasen. Zade vorsi vorer dogawonasen . Xe valeri valeri goxûare. Si ti, hini nungvapare gondunare.
Öe bere mo gogoöondurûay. İri gza okvantxasen. Na dirini gza gamalare. Him ora ndğaxeleri méudi na on oxvowonare! Digurare vorsi na on. Ğurerepe mexondinupe. Ğurerepe beûi na onan nena na var uğunan şeni. Öe bere nenasüani miti var ognuüo xolo na orer kore.
Üriyi üriyi xurûuli eşüegiöordaşa: Şüu gondineri vorert!
NOT: Bu yazı W. Waûuri'nin 'Bizler kaybedenleriz!' düz yazı şiirinin Lazca çevirisidir.
Hayriye Beşli
Bu zor metni Lazca'ya çevirdiğinden doalyı Hayriye Beşli'ye çok teşekkür ediyorum. O'nun sayesinde bu şiirimi Lazca okuma ve dinleme olanağını buldum.Lazca dilinde sözcüklerin anlam katmanlarının bu denli zengin olduğunu yeni farkına vardım. Lazca'nın diğer dillerden hiç aşağı kalır yanı olmadığına tanık olmak gerçekten de beni çok mutlu kıldı. Hayriye Beşli'ye bir kez daha teşekkür ederim.
Şiir: Zate Zatturi (Wate Waûuri)
Çeviri: Hayriye Beşli /06.03.2007
DÂHİLER VE AŞKLARI KİTABI VE BASINDA YAZILANLAR (ZATTURİ'NİN DE BU KİTABA KATKISI VAR)
Bukowski, Kitaplarım | 18 Eylül 2008 Perşembe
DÂHİLER VE AŞKLARI
Leylâ ile Mecnûn, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre ya da Romeo ile Juliet gibi aşkların belleklere kazınarak büyümesi, daha çok bu aşkların barındırdığı o bilindik trajik yanlarındandır. Gerek Batı, gerekse Doğu medeniyet ve yazınında olsun; aşkın yaşamsal sürecinde o sancılı yanlar ne kadar yer etmişse, o aşkın gerçek kıymeti de ancak öyle bilinmiş ve öne çıkmıştır.
"Şiirin tarihi kadar eskidir aşkın tarihi"
Asuman Susam/Cumhuriyet Kitap Eki/21 Ağustos Perşembe
"Aşk, bize güç veren tek özgürlük yitimidir." Aragon
Tarih boyunca felsefenin temel sorunlarından biri de aşk kavramı olmuştur. Ölüme karşı en büyük başkaldırı olmasından, ötekinde kendini yok etmeye dek her sanatçı ve filozof daha çok kendi deneyimlerinden yola koyularak aşkı tanımlamaya çalışmıştır. Metafizik, varoluşçu yaklaşımlardan Marksist yaklaşımlara dek her özne kendi öznel deneylerinden ve gözlemlerinden yola çıkarak aşkı tanımlayarak büyüsünü bozmayı denemiştir.
Çok başka yerlerden söylenilen sözlerin belki de tümünün ortak paydası aşkın içinde barındırdığı –içkin ya da aşkın- şiddet olmuştur. Aşk Üzerine Marazi Bir Deneme Daha metninde Enis Batur aşkı şöyle tanımlıyor: Sağlık sınırını aşmış, o çerçeveden taşmış sevgi türüne Aşk diyorum ben. Karşılıklı duygular dengesi bozulmuş, zihnin ve gövdenin elektrik yükü iyiden iyiye artmış, izan çerçevesi dağılmış, şiddet tırmanmaya koyulmuştur. Aşk, kişiye varoluşunun uçlarını anımsatır ve ölüm güdüsünü devreye sokar: Çift'in tek'i kendisini (Pavese), eşini (Carmen), kendisini ve eşini (Kleist) yok etme eşiğine dayanmıştır. Eşik her zaman aşılmaz belki; eşiğe her zaman dayanılır. Aslında: Kansız aşk yoktur. Akması gerekmez kanın, kaynama noktasına ulaşması gerekir bir tek: Orada, o anda gövdenin kimyasal dengesi hepten değişir ve Zihin sürçmeye başlar: Yoğunlaşmalar, takınaklar, mantığı tersyüz eden bir karar politikası egemendir artık. Aşkın (âşığın) gözünün görmediği doğru değildir: Doğru olan, onun başka bir şey görmediği, başka bir noktaya bakmadığıdır.
İnsan soyu devam ettiği müddetçe de başkalaşan görünümleriyle aşk, söylencelerine; filozoflar ve sanatçılar da aşk üzerine söylemlerine devam edeceklerdir. Bu, aşkı sıradan bireylerden daha olağanüstü yaşadıkları için değildir. Şiddetli karşılaşmalar ya da yaşamasızlıklar arasında yaratma cesaretlerini körükleyen temel duygu olmasından böyledir. Octavio Paz Çifte Alev'inde aşk ve erotizm üzerine denemelerinde bir yerde 'Şiirin tarihi kadar eskidir aşkın tarihi. ' der.
Yaratarak kendi varoluş serüvenini anlamlandırmaya çalışan bireyin macerası ancak ötekiyle karşılaşmasıyla anlamlanacaktır. Çatışmanın olmadığı yerden yaşamın fışkırması beklenemez. Ötekiyle karşılaşma aslında temelde kendine bakma, kendi uçurumunu seyretme halidir. Kendini kaybedenin ötekini bulması hayaldir. Bu nedenle aşkın gelgitleri, yakıcılığı, kıyıcılığı çoğu zaman bütünüyle öznenin kendine yönelik bir serencamdır. Ötekinden çıkıp kendine varma hali… Bu aşkın ve içkin hal, bu 'çifte alev'; dayatılan, verili düzenden bir kopuş, ona bir başkaldırıdır.
Aşk, varoluşsal özelliği nedeniyle sanat yapıtlarında çoğu zaman çıkışsız, umutsuz, mutsuz ve trajik haliyle yer almıştır. Çoğu sanat izleyicisi de yaşamlarında ıskaladıkları, cesaret edemedikleri bu trajik kopuş pratiğini ya da kendi yaşamlarıyla benzerlik kurdukları bu talihsizliği yaşamlarına bir kez daha sanat yapıtları aracılığıyla taşırlar. Yapıtın gücü ve içerdiği aşkın büyüklüğü ile ikincil hazlar yaşarlar.
İyi bir sanat alımlayıcısı yapıtın içindekiyle yetinmez çoğu zaman. O sanatçının da peşine düşen bir yaşam avcısıdır. Aşkı yapıtlarında söyleyenlerin söylencelerini de merak eder. Bizim ruhlarımızda tutku yangınları çıkaran bu insanların nasıl aşklar yaşadıklarını öğrenmek ister. Bu, sanatçısına daha sıkı bağlanmak, onla özdeşim ya da empati kurmak, belki de ona daha içten inanmak içindir.
Bu gereksinimi gidermeye çalışan biyografi çalışmaları bizim edebiyatımızda yeni yeni palazlanıyor. Edebiyatın içinde; ama edebiyat kurmacasının dışında metinlerin heveslileri edebiyatımızda yeni yeni yerini alıyor. Geç de olsa buna sevinmek gerek; çünkü artık sanat alılmayıcıları sanatçılarına daha yakın olmayı istiyor demektir bu.
Bu gereksinimi gidermeye yönelik çalışmalardan biri Mayıs 2008'de edebiyat dünyasına kazandırılan Dâhiler ve Aşkları. Özcan Erdoğan tarafından hazırlanan bu çalışma İkaros Yayınları'nca basıldı. Kitabın önsözünde Erdoğan "Dahiler ve Aşkları; sanat, edebiyat, bilim ve düşün tarihinin önde gelen dâhilerinin yaşadığı aşkları, eserleri paralelinde ortaya koyan, ansiklopedik ölçekte bir biyografi kitabı. Gerek ülkemizde, gerekse dünyada –toplam olarak- bu kapsamda oluşturulmuş nadir eserlerden biri olma özelliği de taşıyan bu önemli kitap; içinde yer alan dâhilere, yaptıkları çalışmalar ve ilgi alanları açısından oldukça yakın değerli yazar ve şairlerimizin yoğun çabalarıyla ortaya çıktı." diyor.
Kitapta Aragon'dan Yahya Kemal'e, Mevlana'dan Dante'ye, Chaplin'den Dali'ye, Kafka'dan Che'ye, Marks'tan Furuğ'a, Hugo'dan Rosa Lüxemburg'a, Einstein'dan Shakespeare'e, Da Vinci'den Van Gogh'a, Mozart'tan Puşkin'e, Beethoven'den Dostoyevski'ye… belleklere eserleriyle kazınmış 44 dâhinin yaşam-aşkları ve aşka bakışları yer almakta.
Katkılarıyla dâhilerin aşklarına can katan kalemlerse: A. Galip, Asuman Susam, Ayberk Erkay, Aydın Büke, Aziz Kemal Hızıroğlu, Bahadır Gülmez, Baki Ayhan T., Barış Behramoğlu, Betül Dünder, Burcu Aktaş, Cengiz T. Asiltürk, Çiğdem Sezer, Derya Önder, Efe Duyan, Emel İrtem, Enis Akın, Eren Aysan, Funda Aksüt, Gonca Özmen, Halim Şafak, Haşim Hüsrevşahi, Korkmaz Uluçay, küçük İskender, Neval Eyüboğlu, Nihat Ateş, Onur Behramoğlu, Özcan Erdoğan, Salih Aydemir, Şeref Bilsel, T. Ülkü Tekten, Tozan Alkan, Yüksel Pazarkaya, Zate Zatturi.
Erdoğan'ın dediği gibi az sayıda çalışmanın yanına yerleşmiş bir çaba olması kitabı baştan önemli kılıyor. Kitabın ışıldamasını sağlayan yalnızca bu değil ama. Daha önemlisi bu kitap klasik biyografinin sınırlarını aşıp ya da boşlayıp, denemenin kışkırtıcı özgür sularında yüzmeyi de göze alarak türler-arası melez bir yapıyla karşımıza çıkıyor. Bunda önsözde de belirtildiği gibi bu çalışmayı gerçekleştiren kalemlerin de edebiyatı kendi yaşamlarında dert edinmiş olmalarının rolü büyük. Bunun için hemen Adorno'nun deneme türü ile ilgili tanımlamasını anımsayabiliriz: "kültürel olarak önceden biçimlendirilmiş belli nesneler hakkında spekülasyon." Hal böyle olunca biyografilerin olmazsa olmaz ölçütü sayılan nesnellik ile denemenin tadını veren öznel bakış açısı, birikim, derinlik ve seçicilik özelliklerinin harmanlandığı yerden lezzetli edebi metinler ortaya çıkmış. Derin ve dikkatli yapılan okumalar, yazan ve yazılan arasındaki heyecan verici etkileşimi de ortaya koyacaktır.
Bu metinleri klasik monografi örneklerinden ayıran bir başka özellik ise metinlerin aksını aşk'ın oluşturuyor olmasıdır. Sanatçıların yaşamlarına bakarken onları aşkın merkezinden okumak aslında en mahrem okumayı yapmak oluyor. En yakından, en marazi, en güçsüz, en insan hallerinden onları okumak ve anlamak oluyor. Bu da okurun büyük trajedilerle karşılaşması anlamına geliyor.
Metinlerin çok anlamlılığı ve katmanlılığı bu sayılanların yanında başka önemli bir noktayla daha perçinlenmiş. Her bir yazar bir dahiyi anlatırken öznesinden uzaklaşıp bir dönem panoraması yansıtmayı da başarmış. Böylelikle metinler arasında dolaşırken Batıdan Doğuya uygarlıkların ruh halleriyle, dünyanın ahvaliyle de okurunu karşılaştırmayı bilmiş.
Evet, devam edersek bu önemli çalışmayı okumak için kendimize özel ya da genel; edebiyat ya da yaşam içinden pek çok neden yaratabiliriz. Ama biz yine bu çalışmayı bize armağan etmek için yola çıkan Özcan Erdoğan'ın önsözünden bir alıntıyla bitirelim: "Bugün bizim için önemli olan; dünyayı kasıp kavuran her türlü savaşın nesnesi durumuna düşürülen ve üzeri kapanan insanın aşktan umudunu kesmemesini ona hatırlatmaktır. Hâlâ yaşanması mümkün olabilecek aşklara öyle çok da uzak olunmadığını göstererek, bir dâhi'den tutun da kapı komşumuza varıncaya dek her insanın yaşadığı/yaşayabileceği aşkla/aşklarla olan akrabalığımızın altını çizmek, insanın insana olan o insanca yolunu açmaktır. Çünkü o henüz atılmamış adımlara olan inançtır aşk."Bir trajediler ya da sayrılıklar kitabı (Burcu Aktaş/Radikal Kitap 18 Temmuz Cuma 2008)
Yukarıda sayılan klasik aşklara günlük hayattan birilerini eklemek pekâlâ mümkündür. Hatta kendi yaşamış olduğunuz bir aşkı bunlardan daha etkileyici de bulabilirsiniz. O aşk sizden kaleme alınmayı bekler. Buna hakkı da vardır.
İşte bugüne kadar böyle kaleme alınmayı beklemiş bir kitap Dâhiler ve Aşkları. Hepimizin en az kendi aşkı kadar merak edeceği, belki de kıyaslayacağı; sanat, edebiyat, bilim ve düşün tarihinin önde gelen dâhilerinin yaşadığı aşkları, bunların yapıtlarına yansıyan yanlarıyla, toplu fotoğrafını önümüze koyan önemli bir kitap. Üstelik böyle bir toplama sahip -kırk dört isimden oluşan- bir çalışma ülkemizde olmadığı gibi yurtdışında da yok gibi. Bunu kitabı hazırlayan Özcan Erdoğan'ın Önsöz'e yazdıklarından okuyoruz. Tabii bu kolektif kitabın oluşturulmasında yaşanan onca güçlüğü de…
Kitapta yer alan dâhilerse şunlar: Aragon, Baudelaire, Beethoven, Yahya Kemal, Brecht, Bukowski, Charlie Chaplin, Chopin, Dali, Dante, Dostoyevski, Einstein, Furuğ, Che Guevara, Goethe, Van Gogh, Nâzım Hikmet, Hugo, Kafka, Frida Kahlo, Rosa Lüxemburg, Marx, Mozart, Nietzsche, Picasso, Sylvia Plath, Poe, Elvis Presley, Puşkin, Rilke, Rimbaud-Verlaine, Rodin-Camille Claudel, Mevlâna, Sappho, Sartre-Simone de Beauvoir, Shakespeare, Oscar Wilde, Virginia Woolf, Leonardo da Vinci, Yesenin-İsadora Duncan.
Kitabın diğer önemli bir tarafı da dâhilerin aşklarını kaleme alan isimlerin çoğunun günümüz edebiyat/şiir ortamının önde gelen şair ve yazarlarından oluşması: Bahadır Gülmez, Bâki Ayhan T., Halim Şafak, Şeref Bilsel, Eren Aysan, Zate Zatturi, Cengiz T. Asiltürk, Neval Eyüboğlu, Özcan Erdoğan, Salih Aydemir, Aziz Kemal Hızıroğlu, Haşim Hüsrevşahi, Nihat Ateş, Emel İrtem, Çiğdem Sezer, Efe Duyan, Barış Behramoğlu, Asuman Susam, Burcu Aktaş, A. Galip, Aydın Büke, Derya Önder, Enis Akın, Tozan Alkan, Korkmaz Uluçay, Funda Aksüt, Onur Behramoğlu, Yüksel Pazarkaya, Ayberk Erkay, T. Ülkü Tekten, Betül Dünder, küçük İskender ve Gonca Özmen.
Kitabın girişinde Özcan Erdoğan; "Bu kitapta aşka dair belki de en anlamlı söz ve yapıtların altında imzası bulunan çoğu dâhinin, aşkın öznesi olduğunda yaptıkları/yapmaya çalıştıkları o aşk tanımlarının neresinde durduklarını, aşk denen o sayrılığı ne kadar sağalttıklarını da görmüş olacağız." diyor. Enis Batur da şöyle diyordu; "Sağlık sınırını aşmış, o çerçeveden taşmış sevgi türüne Aşk diyorum ben." Evet, bu kitabın sonuna geldiğimizde; Baudelaire'den Poe'ya, Beethoven'den Chopin'e, Nietzsche'den Marx'a, Van Gogh'dan Camille Claudel'e, Kafka'dan Hugo'ya, Virginia Woolf'tan Frida'ya, Puşkin'den Yesenin'e ortaya tam bir trajediler ya da sayrılıklar kitabının çıkmış olduğunu görüyoruz.
Beethoven Sen Daha Çocuksun
Örneğin, Beethoven'in hayatında müziğin kendisi başlı başına bir aşktır. Gerçi beşeri olan aşkın ona yaşattırdığı acılar karşısında müzik bir tesellidir, belki de bir tedavi yoludur aslında. Müzikle olan serüveni, yaşadığı aşkların da serüvenidir aynı zamanda. İlk evlilik teklifinde bulunduğu çocukluk aşkı Magdelana'nın ona karşı sarfettiği sözler ise onda tam bir yıkıma yol açmıştır: "Benim sevdiğimi nereden çıkardın? Bir kere sen çocuksun daha… yaşın bakımından değil, kafan bakımından.. Aptalın birisin… Sonra, çirkinsin de!"…
İkinci büyük aşk acısını, piyano dersleri verdiği Guilietta'nın bale bestecisi Kont Wenceslas Gallenberg'le evlenmesi sonucu yaşar. Beethoven'in ölümünden sonra ortaya çıkan aşk mektupları duyduğu bu aşkın karşılıklı olduğunu da göstermiştir. Güzel Guilietta'nın ailesinin zoruyla Kont'la evlendiğini öğrenmesi de Beethoven için bir başka acıdır. Yine de kaybettiği bu aşkı yirmi yıla yakın bir süre içinde yaşatmıştır. Hayatına giren çoğu kadının düşüncesi ve Beethoven'e bakışı da aşağı yukarı aynıdır. Öyle ki bu kadınlar daha sonra başka birileriyle evlenmişler, Beethoven'i acı ve yalnızlıkla baş başa bırakmışlardır hep.
Nietzsche Âşık Olduğunda
Ve Nietzsche…Onun kadınlarla arasındaki ilişkide başarısızlık bir yazgı gibi durur. Hayatı boyunca elle tutulur bir birliktelik yaşayamamıştır. Nietzsche ve aşk dendiğinde hemen akla Cosima Wagner ve Lou Salomé gelir.
Nietzsche'nin ilk platonik aşkı Cosima, Wagner'le birliktelik yaşamaktadır ve nikâhsızdır. Nietzsche, Cosima'yla gerçek hayattaki o arkadaşça yakınlıklarını kendi düş aleminde bir sevgili pozisyonuna dönüştürmüştür. Cosima ise Wagner'e taparcasına bağlıdır. Sonuç Nietzsche'nin akıl sağlığını bozacak boyuta kadar varacaktır. İkinci büyük aşkı Salome tarafından da terk edilmesi bardağı taşıran son damla olacaktır.
Marx'ın Trajik Aile Hayatı
Marx'ın aşk hayatından daha çok evlilik ve aile hayatı trajik bir öyküdür. Öğrencilik yıllarından beri Jenny'le birbirlerine âşıktırlar. Jenny'ye ithaf ettiği üç defter dolusu sone, şarkı, ballad, romans ve epigram vardır. İlk başta ailelerin evliliklerine onay vermemesi Jenny'yi yataklara düşürür. Büyük bir direnişin ardından evlilikleri onaylanır. Marx'ın devrimci faaliyetleridir aslında çektiği tüm yoksulluk, acı ve sürgünlerin sebebi. En büyük destekçisi eşi Jenny'dir.
Marx'ın muhalif yazıları,.. gazeteler,..dergiler,.. kapatmalar,.. ardından gelen sürgün hayatı.. Paris… Brüksel… zor şartlarda devam eden bir siyasi ve aile yaşamı.. Birer yıl arayla doğan Laura ve Edgar isimli çocukları… Almanya'dan sınır dışı edilmesi…Londra yılları...
Hastalanan çocukları için ilaç parası dahi bulamazlar. Alacaklılarsa sürekli icraya vermekle tehdit eder. Elbiselerini rehin verdiği için dışarıya dahi çıkamayan Marx. Kimi zaman patates ve ekmekle geçen öğünler. Marx ve Jenny yataklara düşer. Daha da fecisi doğan yedi çocuklarından sadece üçü hayatta kalır. 1852'de ölen Fransizka'nın kefen parası ve cenaze masraflarını bir dostları ödemiştir. 1855'te de sekiz yaşına kadar büyütebildikleri oğulları Edgar'ı kaybederler. Ölümler Marx'ın peşini bırakmaz 1881'de Jenny'yi, bundan iki yıl sonra da 38 yaşındaki büyük kızını kaybedecektir. Marx'a "Aynı işe yeniden başlayacak olsam gene aynı şekilde davranırdım. Fakat evlenmezdim." sözünü söyleten de aşkının ve çocuklarının katlanılmaz acılar çekmiş olmalarının sorumlusu olarak kendisini görmüş olmasıdır.
Aşkları Yüzünden
Aşkı Rodin'in ünü nedeniyle onun gölgesinde kalmış, kadri bilinmemiş bir heykeltıraş: Camille Claudel. Otuz yıl… yaşamının belki de en verimli yıllarını akıl hastanesinde geçirdi ve orada öldü.
….
Kuzeni Kee'ye âşık olan "Onu o kadar uzun süre seveceğim ki, sonunda o da beni sevecek." diye umutla bekleyen ve tüm yaşamını bir aile sıcaklığını özlemekle geçiren:Van Gogh.
….
Karısı Natalya'nın aşığı olan d'Anthes'le aşkı uğruna ölümü göze alıp düelloya girişen ve vurulan o büyük âşık: Puşkin.
….
Annesinden başlayarak hayatındaki hemen her kadının erken ve zamansız ölümünün, ruh yapısında olduğu gibi şiirlerinde de büyük sarsıntılar meydana getirdiği:Poe. Yaşadığı bu durumun bedensel aşktan uzaklaşmasına ve hatta bazı eleştirmenlerce "ölüsevici" olarak suçlanılmasına sebep olan o kasvetli romantik…
Kitapta yer alan benzer trajik yaşamların ve aşkların tamamına değinmemiz burada pek mümkün değil…
Ancak, Edgar Morin'e ait şu sözlerin Dâhiler ve Aşkları için söyleneceklere eklenmesi önemli:"İnsanın çılgınlığı nefret, zulüm, barbarlık ve körleşme kaynağıdır. Ama duygusallığın intizamsızlığı ve düşgücünün taşkınlıkları olmasaydı, imkânsız olanı istemenin çılgınlığı olmasaydı; atılım, yaratıcılık, icat, aşk ve şiir de olmazdı."TARAF GAZETESİ 24/06/08 (DAHİLER VE AŞKLARI)
Soğuk ülkelerin donuk bakışlarıyla süslenmiş bir yüz, boyundan aşağıya dökülen siyah bir elbise ve elbisenin yırtmacından sızan davetkâr bacaklarıyla adım adım Rusya’dan Almanya’ya ve sonra da dünyanın tüm entelektüel başkentlerine uzanan bir aşk yolculuğu onunki. Sadece bir kadın değil, tüm erkekleri baştan çıkaracak bir Rus güzelliği, tüm kadınları kıskandıracak bir eda; Lou Salome... Yüzyılın başında özellikle Paul Ree, Rilke ve Nietzsche’nin âşık olduğu, ama kimsenin olmayan bir kadın o... Bir deha olmasına karşın adı hep âşıklarıyla anıldı. Nietzsche “Kadınlara mı gidiyorsun kırbacını unutma” derken Salome’ye kızgındı. Rilke en önemli şiirlerini ondan aldığı esinle yazdı... Ama o kimsenin olmadığı gibi kimse tarafından da yeteri kadar tanınamadı ve bir dönem Avrupa’da dolaşmış bir kadın hayaleti olarak kaldı. Özcan Erdoğan’ın hazırladığı Dahiler ve Aşkları adlı kitapta kendisi için yine bir başlık açılmasa da, Yüksel Pazarkaya’nın yazdığı Rilke yazısında geniş bir yer kaplıyor. Tıpkı birçok insanın hayatında kapladığı gibi...İkaros Yayınları’ndan çıkan Dahiler ve Aşkları, adından anlaşılacağı gibi dahiler ve onlara âşık olanları biraraya getiriyor. Yaşamlarından kesitlerle aşkları anlatırken, dönem ve aşkların edebiyata nasıl yansıdığının çetelesini tutuyor.Daha önce çeşitli yayınevleri ve yazarlar tarafından benzeri kitaplar yapılsa da Dahiler ve Aşkları için farklı bir çalışma diyebiliriz. Kitapta sanat, edebiyat, bilim ve düşünce tarihinin önde gelen 40 ismini Türk edebiyatının genç kuşak yazarları anlatıyor. Aragon’la başlayan kitap Beethoven, Kafka gibi isimleri aşkları ekseninde anlatırken, benzeri kitaplarda pek olmayan bir şeyi de yapıyor ve Nâzım Hikmet, Yakup Kadri gibi Türk edebiyatının önde gelen isimlerinin yanında Mevlana’yı da anlatıyor... Picasso’nun tüm kadınları baştan çıkarmak için aynı sözcüğü kullandığını ve her gördüğü güzel kadına, “Sizi tanımadan önce resminizi yapmıştım” dediğini, Dali ve Gala arasındaki aşkın boyutunu, Camille Claudel ve Rodin arasında hiç eskimeyen, yok olmayan tutkuyu ve Nâzım’ın kadınlarını Türkiye’nin genç kalemlerinden okuyacaksınız.
Hiç dahilerin aşklarını merak ettiniz mi?(MİLLİYET 21/06/08)
Türk şair ve yazarların kaleminden dünya çapında bir kitap: DÂHİLER VE AŞKLARI. Dünyaca ünlü 44 dâhinin yaşadığı, daha çok da trajik olan aşkları, eserleri paralelinde ortaya koyan bir eser.
Özcan Erdoğan'ın kaleme aldığı Dahiler ve Aşkları, İkaros Yayınlarından okurseverlerle buluştuDâhiler ve Aşkları; sanat, edebiyat, bilim ve düşün tarihinin önde gelen dâhilerinin yaşadığı aşkları, eserleri paralelinde ortaya koyan, ansiklopedik ölçekte bir biyografi kitabı. Gerek ülkemizde, gerekse dünyada -toplam olarak- bu kapsamda oluşturulmuş nadir eserlerden biri olma özelliği de taşıyan bu kitap; içinde yer alan dâhilere, yaptıkları çalışmalar ve ilgi alanları açısından, oldukça yakın değerli yazar ve şairlerimizin yoğun çabalarıyla ortaya çıktı. Kitapta yer alan yazarlar ve kaleme aldıkları dâhiler: Louis Aragon / Bahadır Gülmez, Charles Pierre Baudelaire / Bâki Ayhan T., Ludwig van Beethoven / Halim Şafak, Yahya Kemal Beyatlı / Şeref Bilsel, Bertolt Brecht / Eren Aysan, Charles Bukowski / Zate Zatturi, Charlie Chaplin / Cengis T. Asiltürk, Frédéric François Chopin / Neval Eyüboğlu, Salvador Dali / Özcan Erdoğan, Dante Alighieri / Salih Aydemir, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski / Halim Şafak, Albert Einstein / Aziz Kemal Hızıroğlu, Furuğ Ferruhzad / Haşim Hüsrevşahi, Che Guevara / Nihat Ateş, Johann Wolfgang von Goethe / Emel İrtem, Vincent van Gogh / Çiğdem Sezer, Nâzım Hikmet / Efe Duyan, Victor Hugo / Barış Behramoğlu, Franz Kafka / Asuman Susam, Frida Kahlo / Burcu Aktaş, Rosa Lüxemburg / Halim Şafak, Karl Marx / A.Galip, Wolfgang Amadeus Mozart / Aydın Büke, Friedrich Wilhelm Nietzsche / Bâki Ayhan T. , Pablo Picasso / Derya Önder, Sylvia Plath / Enis Akın, Edgar Allan Poe / Tozan Alkan, Elvis Presley / Korkmaz Uluçay, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin / Onur Behramoğlu, Rainer Maria Rilke / Yüksel Pazarkaya, Arthur Rimbaud&Paul Verlaine / Ayberk Erkay, Auguste Rodin&Camille Claudel / Derya Önder, Mevlânâ Celâleddin-i Rumi / A.Galip, Sappho / T.Ülkü Tekten, Jean Paul Sartre&Simone de Beauvoir / Özcan Erdoğan, William Shakespeare / Betül Dünder, Oscar Wilde / küçük İskender, Virginia Woolf / Gonca Özmen, Leonardo da Vinci / Funda Aksüt, Sergei Yesenin&İsadora Duncan / Halim Şafak
Dâhiler için mutlu aşk yoktur! / ZAMAN GAZETESİ
'Hayatta her şey yalan, buna aşk da dâhil' diyen Aragon için 'mutlu aşk yok'ken Mevlânâ, 'Aşksız olma ki ölü olmayasın, aşkla öl ki diri kalasın' der. Dante, âşık olmanın acılarını katmerleştirmesinden yakınırken Beethoven'in çektiği acıları yumuşatabilecek tek şey, aşktır. Çok sayıda yazar ve şairin emeğiyle ortaya çıkan 'Dâhiler ve Aşkları' adlı kitap, tarihte iz bırakan isimlerin aşka bakışını anlatıyor.
Aşk, insanlığın ilk zamanlarından felsefenin ve teknolojinin zirveye çıktığı çağlara kadar çözülememiş bir 'sır' olarak yanı başımızda durur hep. Fânilere bahşedilmiş bir lütuf mudur, yoksa şu dünyada oyalanması için insanın 'maruz' kaldığı bir sarhoşluk hâli midir bilinmez. Ne olduğu sorusuna kitaplar dolusu cevap verilmiştir verilmesine de, insanoğlu için bir muamma oluşu bugün bile değişmemiştir aşkın. Eserlerine hayran olduğumuz dâhiler için bile böyledir bu. Doğu-Batı kültüründeki farklı algısından öte, aynı medeniyetteki insanlar arasında bile ne kadar farklı yansımaları olduğunu görmek, aşkı daha da bilinmez kılıyor şüphesiz.
Ş. Gâlib'in sözünü biraz değiştirerek söyleyelim: Bir kitap gördüm Mecnun isminde dâhiler, onda trajedinin adı hep aşk! Özcan Erdoğan da böyle düşünmüş olmalı ki, "Dâhiler ve Aşkları" (İkaros Yayınları) adlı yaklaşık 700 sayfalık bir kitap hazırlayarak, eserleriyle belleklerimizde yer etmiş 'dâhi'lerin aşka bakışını ortaya koymuş. Louis Aragon'la başlayan kitapta, Beethoven'dan Oscar Wilde'a, Van Gogh'dan Rilke'ye, Leonardo da Vinci'den Mevlânâ'ya, Virginia Woolf'tan Karl Marx'a uzanan geniş yelpazede bir liste çıkıyor karşımıza. Ancak, Erdoğan'ın da belirttiği gibi farklı dünyalarda kriterleri değişkenlik arz eden bir kavram dâhilik. Kitap hazırlanırken genel kabuller üzerinden gidilmeye özen gösterilmiş. Elbette ki dışarıda kalan isimler olmuş. Bu isimler, dâhi olmadıkları için değil, gönül ilişkilerine dair bilgi bulunamadığı için listede yok.
Dünyanın belleğinde yer tutmuş bu sıra dışı insanları, aşkları ekseninde bir araya getirme gayreti başlı başına takdiri hak ediyor. Öte yandan kitabı, bu alanda ilk olması dolayısıyla bir yol açma gayreti olarak değerlendirmek daha isabetli olsa gerek. Kitapta heyecan uyandırıcı en önemli özellik, 'içindekiler' bölümüne bakınca karşınıza çıkıyor. Özcan Erdoğan, böylesine kapsamlı bir çalışmayı tek başına hazırlayıp kendi dünyasına hapsetmemiş. Her dâhiyi onu tanıyan, onunla gönül ve fikir bağı olan yazar ve şairlere yazdırmış ve okuyucuya da şimdiye kadar gördüğünden farklı bir pencereden dâhilere bakma imkânı sağlamış. Dâhileri yazan
kalemlerin, onların hayatını ve eserlerini ne kadar iyi tanıdığı sayfalar ilerledikçe ortaya çıkıyor. Aragon'un hayatını ve sanatını 'Elsa'dan önce', Elsa'dan sonra' diye ayırmanın ne kadar doğru bir tespit olduğu bunlardan biri mesela. 'Das Capital' yazarı Karl Marx'ın insanı şaşırtan duygusallığının yanında, dönemin tabuları yüzünden nişanlısı Jenny ile evlenebilmek için 7 yıl beklemesi ise bir başka ayrıntı. Bununla beraber; "Cinsellik aşkın çirkin yüzüdür" diyen Virginia Woolf'un acılarını anlamak; "Kendimden başka hiçbir eksiğim yok" diyen Kafka'nın, sevgilisi Milena ile buluşmak için telgrafa yazdığı 'Else hasta' şifresini çözmek; Goethe'ye 'Genç Werther'in Acıları'nı yazdıran kadının kim olduğunu öğrenmek, bir okur olarak bize 'dâhi'lerin dünyasına yaklaşma imkânı veriyor.
Kitapta sanat, edebiyat, bilim ve düşünce dünyasını bir şekilde etkilemiş 44 isme yer veriliyor. Bu isimlerin aşkla olan macerasını, 33 yazar/şair anlatıyor. Louis Aragon'u Bahadır Gülmez, Baudelaire'i Baki Ayhan T., Beethoven'ı Halim Şafak, Yahya Kemal'i Şeref Bilsel, Brecht'i Eren Aysan, Bukowski'yi Zate Zatturi, Chopin'i Neval Eyüboğlu, Salvador Dali'yi Özcan Erdoğan, Furuğ'u Haşim Hüsrevşahi, Goethe'yi Emel İrtem, Van Gogh'u Çiğdem Sezer, Nazım Hikmet'i Efe Duyan, Kafka'yı Asuman Susam, Frida Kahlo'yu Burcu Aktaş, Marx'ı A. Galip, Picasso'yu Derya Önder, Sylvia Plath'i Enis Akın, Rilke'yi Yüksel Pazarkaya, Shakespeare'i Betül Dünder, Oscar Wilde'ı Küçük İskender, Virginia Woolf'u Gonca Özmen ve Leonardo da Vinci'yi Funda Aksüt'ün kaleminden okuyoruz. Dâhilikle delilik arasındaki incecik çizgide gidip gelmiş bu isimlerin ortak yanı, aşkın peşinde bir trajediye sürüklenmiş olmaları. Görüyoruz ki, sırrı hâlâ çözülemeyen aşk, başı bulutlara değen 'dâhi'lere bile diz çöktürüyor. Ve onların yenilgisi hayli trajik oluyor.
Aşkın dâhicesi..
Salvador Dali: 'Büyük bir sanat eseri yaratmaya karar veren her iyi ressam, önce benim karımla evlenmelidir. Her erkek bir kadınla evlenebilir, fakat sadece Galya onun ruhunu iyileştirebilir.'
Baudelaire: 'Benim gibi bir oğlu olan kadın bir daha evlenmemeliydi' (Annesinin başka bir adamla evlenmesi üzerine).
Karl Marx: '... büyük kentler düşündüğümden daha da hareketli, ekonomi istatistikleri karabasandan daha ağır ve karışık. Sanat ise, Jenny kadar güzel değil.' (Babasına yazdığı bir mektupta)
Franz Kafka: 'Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla.' (Milena'ya...)
Charles Bukowski: 'Kadınlar her yere yanlarında aynayla gitmekten vazgeçtiklerinde, bana kadın haklarından bahsedilebilir belki.' ALİ KOCA 29 Temmuz 2008, Salı
Tuğla Kırma Üzerine Geliştirilen Diyaloglar (KISA DİYALOR ÖYKÜSÜ)
Tuğla Kırma Üzerine Geliştirilen Diyaloglar Sokrates:
Bak şimdi edebiyat yapacaksan yap.
Protarkhos: Zırvalama.
Sokrates: Meydan senin işte Protarkhos.
Protarkhos: Yok, be kafamız nereye gidiyor, farkında mısın?
Sokrates: Neden bizim istediğimiz yöne doğru gitmiyor.
Protarkhos: Evet, neden onun tarafına gidiyor.
Sokrates: Bilmiyorum, delirdin mi ne?
Protarkhos: Kimse bir şey bilmiyor ki Sokrat.
Sokrates: Boş ver evlat gel böyle. Derin bir nefes çek. Rahatlarsın, gevşersin. Protarkhos: Nereye doğru çekeyim Sokrat ağabey.
Sokrat: Diyaframa doğru. Amına koyum, şimdi onu da bilmezsin, bilmesin sen. Protarkhos: Ağabey sen bilgiyi savunan adamsın. Öyle tarihe geçmişsin. Çok eskiden yaptığımız diyaloglarda beni ikna ediyordun.
Sokrates: Sen tam bir götsün! Benimle kafamı buluyorsun. Anladım sarıyorsun beni. Protarkhos: Olur mu be, sen hazın kaynağının bilgiden geldiğini söylüyordun ya.
Sokrates: Oğlum neyin bilgisi, bak bilgi ile bir alakası var mı ekşin yapmanın. Protarkhos: Ağabey ben hazın öncelikli olduğunu savunuyordum ve bu tezi Phılebos öne sürüyordu.
Sokrates: Bunlara beni inandıracağını mı sanıyorsun?
Protarkhos: Böyle olmayacak biz neden bu sahile uzanmıyoruz?
Sokrates: Oğlum bir kalka bilsem, ineceğiz elbet sahile.
Protarkhos: Bu defa dizginleri ben ele geçiriyorum.
Sokrates: Oğlum atın üzerinde miyiz? Protarkhos: Bak be, bir dünya olduk çar çabuk. Sokrates: Laf lafı açıyor. Ben bir daha bundan çekeyim, uzatsana.
Protarkhos: Sana saygımız sonsuz ama açık etme bizi. İçine çekerken avuçla laneti. Sokrates: Haklısın evlat, aynasızlar zımbalamasın.
Protarkhos: Yok be baba, eş dost görür ondan. Aynasızlardan sorun çıkmaz. Geçen onlardan biri yanımıza uzanmıştı. Ne yapıyorsunuz? diye sorduğunda, ağbey içiyoruz, demiştim. O'da bize katıldı. Güzel olduk be ağabey.
Sokrates: Ya Platon'un polisi mi? Protarkhos: Olur mu canım, bizim aynasızlar. Sokrates: Karıştırıyorum bazı şeyleri anlaşılan. Protarkhos: Sen yaşlanmışsın be. Sokrates: Sana öyle geliyor. Protarkhos: Nerede kalmıştım, tamam, haz meselsiydi. Sokrates: Sen resim falan yaptın mı? Protarkhos: Bak şimdi sıçmaya başladın. Sokrates: Oğlum sen yurt dışında çalışmıyor muydun?
Protarkhos: Evet, ama sen bunu nerden biliyorsun?
Sokrates: Beni ne kadar erken unutmuşsun. Ben ne demiştim fi tarihinde.
Protarkhos: Ne demiştin? Sokrates: Soru sormak bilmenin yarısıdır. Protarkhos: Doğruya o lafı sen sıçmıştın.
Sokrates: Bak genç adam beni triplere sokma.
Protarkhos: Kızma ağabey, tamam, olmaz bir daha. Zıvanaya yaklaşıyoruz bir daha çek, gevşersin.
Soktares: Eyvallah koçum, inan bilgi ve haz meselesi çok salakça bir tartışmaydı.
Protarkhos: Ben o zaman anlamıştım da, açık etmedim. Boş ver, nasılsın ağabey, kafan güzel oldu değil mi?
Sokrates: Biz çölde miyiz? Protarkhos: Neden ağabey öyle düşündün?
Sokrates: Baksana hiç haz alıcı bir nesne bile yok.
Protarkhos: Ağabey ya, saat kaç? Bakabilecek misin?
Sokrates: Sanırım becereceğim evlat. Protarkhos:
Sokrates, hazın kaynağını bir daha söyler misin?
Sokrates: Eylem önce gelir. Ardından da dedikodu.
Protarkhos: Ağabey son bir uçuş daha yapsak.
Sokrates: Nasıl ayni?
Protarkhos: Uzat bi piponu... Bak içine küçük bir jilatini serpeceksin. Ardından üzerinde parmağını gezdirip piponun içini saracak. Bu toplu iğneyle de pipo deliğinin devamına bir kaç darbe sallayacaksın. Az bir sakalı içine koyacaksın ve tutşturmak üzere de üzerine çok az tütün koyup ateşleyeceksin. Tek çekişle defineyi içine çekeceksin. Buna bongta derler.
Sokrates: Sen büyük adamsın Protarkhos. Peki.
Protarkhos: Amına koyum senin, yaşlı bunak! Piç ettin! Tütün çekilir gibi çekilir mi bu zıkkım.
Sokrates: Hım hım hım hım mmm...
Protarkhos: Şekeri düşmüş acile götürmeliyim. Yoksa ölecek kucağımda göt.
DÖNÜŞ (ÖYKÜ)
DÖNÜŞ
Büyük kentlerin cazibesi şehvet dolu bir kadına benzer. Hem uzak hem de yanı başınızdadır. Hiçbir zaman size ait değildir, siz o’na aitsinizdir. İsterse sizi içene alır, köleleştirir veya özgürlüğün anlamını tattırır gibi yapar. Büyük kentler sizin ırzınıza da geçebilir. Şanslı olanlar bir fahişeyi satın alır gibi kenti satın alabileceğini sanırlar. Oysa ne satılan ne’de alınan vardır. Yalnızca ruhu köleleşmiş birinin avuntuları ve ıstırapları vardır. Her insan o büyük günü beklemek için yaşar. O gün geldiğindeyse çok geç kalınmıştır. Geriye dönüp bakıldığında kentin avuntusu veya oyuncağı olduğumuzu anlarız. Çünkü biz hiçbir zaman avunan olmadık. Bunların farkına vararak kentten uzak bir kasabaya yerleşmeye en azından bir süre bu kasabada yaşamaya karar vermiştim. Aldığım dökük karavan benim için bir kaleden farksızdı. Henüz kendime bir kasaba seçmemiştim. Yalnızca karavanı çeken 1964 model yeşil vosvosuma güveniyordum. İhtiyarı baştan aşağı bakımdan geçirmiştim. Öyle güzel yol alıyordu ki genç bir kızdan farksız görünüyordu. Mutluydum. Sevdiğim müzik parçalarını yüklediğim CD’mi dinliyordum. Sanırım kentten yanımda taşıdığım tek ganimetti. Evet, evet tek ganimet birkaç CD ve benden ödünç alınan bunca yılın ıstırabını beraberimde getiriyordum.
Yaklaşık 350 km yol kat etmiştim. Bana mısın dememişti ihtiyar ama ben tükenmiştim. Hidroliksiz bir direksiyonu zapt etmek deli bir kısrağı mahmuzlamaya benzer. İnat eder kendi istediği yöne savrulmayı birde arkasına alırsa rüzgârı mahmuzlarda fayda etmez. İyi ki benzini icat etmişler depo dibine kadar kazındığında ihtiyar teklemeye başlamıştı. Bende yaklaşık bir mil ötedeki benzin istasyona doğru direksiyonu kırdım. İhtiyarı fullayıp yağını değiştirmesi için anahtarı pompacıya teslim edip tuvalete yöneldim. İşimi hızla bitirip karnımı doyurmak ve birkaç bira için markete girdim. Doğrusunu söylemek gerekirse yumurta göbeğimi biraz hizaya sokmak istiyordum. Birkaç paket arpa gevreği, süt ve bir kasa birayla çıktım marketten. İstasyona olan borcumu kredi kartına çektirip oradan ayrıldım. Yiyecek, bira ve benzinden başka hiçbir cazibesi olmayan yerden uzaklaşmak insana hiç hüzün vermiyordu. Buna bir kez daha şahit olmak bana ve ihtiyara ayrı bir keyif verdiğini söyleyebilirim. Sürekli gülümseyen bir pompacı, bir kasiyer ve asıl paraları toplayan herif akşamki hâsılattan başka hiçbir şey düşünmediklerini hissedebiliyordum. Bir gün onların da defterini düzecek biri veya birkaç kişi çıkar ve bütün hâsılatı zoka yapıp götüreceğinden emindim. Bu ıssız yerde ve üç kişinin sürekli gülümsemesine kıl olacak o kadar kulağı kesik herif vardırdı ki bir an düşündüğümde en az on kişi aklıma gelmişti. Neyse onları düşünmekten erken sıyrıldım ve sakin ama denizi olan bir kasabayı düşleyerek gazı körükledim. Otobana çıktığımda kendimi daha güvenli hissediyordum. Biraları otobanda devirmek hem heyecanlı hem de güvenliydi. Altımdaki ihtiyar bunlara belikli çok alışıktı. Ben onun sekizinci patronuydum. Birayı sanki o içiyordu. Öylesine süzülüyorduk ki asfaltın üzerinde dans eden çiften farksızdık.
Denizin kokusunu önce ihtiyar aldı ardından da ben. Otoyoldan çıkıp tek şeritli yola önümüzdeki tabeladan girdik. Yaklaşık üç mil pek sık olmasa da kasislerin üzerinde hoplayarak gittik. Vadinin bitiminde deniz ve gökyüzünün buluştuğunu göründük. Masmavi bir deniz göründüğünde vadi bitmişti. Önümüzde sahille buluşturacak yokuş vardı. İhtiyarı dinlendirmek için vitesi boşa aldım. Birkaç traktörü solladım ve sahile düşlediğim kasabaya ulaştım. Belediye binasının parkına girdim. Ardından da belediye binasına yürüdüm. Karavan için uygun bir yer aradığımı söyledim. Koca binada birçok oda vardı ve her odanın içinde en az dört kişi bulunuyordu. Oturuyorlardı. Evet, yalnızca oturuyorlardı. Sanki oturmak için para alıyorlardı. İşleri oturmaktı sanki. İrikıyım biri bana seslenip yanına çağırdı.
— Emekli zengin yerli turistlerden siniz. Sanırım size yardımcı olmaktan büyük zevk alacağım, dedi ve masasına çağırdı. Gülümsedim ve:
— O kadar yaşlı mı gözüküyorum, diye yanıtladım. Oysa kendimi yolunacak kaz gibi hissetmiştim.
— Kaç gün kalmayı düşünüyordunuz?
— Henüz karar vermedim ama uzun bir süre kalmayı düşünüyorum.
— Sizden önce gelenlerde aynı söylediler ama bir hafta ancak dayandılar. Hemen canları sıkılıp geri dönmek isterdiler. Çoğu yatırdıkları parayı geri alamadan geri döndüler. Oysa onları sürekli uyarmışımdır. Sizde ona göre kalacağınız süreye hemen karar vermeyiniz.
Adamın bu yaklaşımını iyi niyet gösterisi olarak algıladım.
— Kasabayı yeterince tanıdım. Burada uzun süre kalacakmışım gibi geldi bana. Yine de uyarılarınızı dikkate alıp bir aylık kirayı ödemek isterim.
— Hay hay efendim. Yer parası, elektrik, su, çöp ve tuvalet giderleri.
— Daire kiralıyor gibi. Neyse siz lütfen gerekli işlemlerinizi yapın.
— Peki, peki efendim. Göreceksiniz karavan parkımız birinci sınıftır. Yakında kasaba da geleneksel düzenlenen müzik festivali var. Hem de canınızda sıkılmaz. Bir hafta sürecek.
— Bak bu hoşuma gitti.
— Ama gençler katılıyor. Siz kendinizi yabancı hissedebilirsiniz.
— Yine de birkaç ebeveyn gelir sanırım.
— Ha ha ha!
Odadaki diğer görevlilerde katıldılar kahkaha tufanına. Odanın havası değişmişti. Evet, bu herifler gülmek içinde para alıyorlardı. Buna hiç kuşku yok. Bir üniversite profesörünün yaklaşık bir aylık maaşına yakın parayı heriflere teslim ederken içim sızlamadı değil. Ödememi yapıp ihtiyarın yanına vardım ve tarif edilen karavan parkına doğru yola koyulduk. Kasabanın bir mil uzağında bile değildi. Sahilin hemen yanındaydı. Benim karavanımdan başka bir karavan yoktu. Kendimi yalnız hissetim ama güvendeydim. Bu bana yetiyordu. Her yere hâkimdim. Önümde uzayıp giden denize bile.
İlk gün karavanımı uygun bir alana bıraktım. Karavanın giriş kapısı park alanına dönüktü. Bir hafta sonra düzenlenecek olan festivale doğru ve uzaklığı da yaklaşık 150mt idi. Karavanın pencere kısmı denizi görüyordu. Sürekli denizi görmek istiyordum. Tente ve masayı da bu tarafa açmıştım. İki şezlong denize doğru bakıyordu. Diğeri sürekli boş olacaktı. Biliyordum ama yalnızlığımı ve enkazımı oraya oturtmuştum. O’na bakıp benden alınanları gözden geçirme fırsatı buluyordum. Kahvaltımı yaparken, akşam yemeğimi yerken ve pek tabi elimde sulu viskimle onu yeniden süzmek bana iyi gelecekti. Rachmaniniof’dan minör bir bölüm dinlemek gerçektende mekâna, yaşadıklarıma hâkim olmamı sağlıyordu.
Burada ikinci günümdü. Sabah erken uyanır uyanmaz az ilerdeki falezin kıyısına gider oradan denizin durgunluğuna tanık olurdum. Karavana döndüğümde ihtiyar sessizliğini koruyordu hala. Artık harekete geçmek gerekiyordu yoksa ihtiyar iyice tembelleşecekti. O gün kasabadaki kitapevine gittim. İhtiyarla birlikte. Kitapevinde aradığım kitaplar çok azdı. Onları da birkaç öğretmenin okuduğunu öğrenmiştim. Kitaplarımı alıp dışarı çıktım. Yaya olarak kasabada dolaşmaya karar verdim. Yo önce alışveriş yapmalıydım. Benim ihtiyara yalnız olmadığını hissettirmeliydim. Önce markete girdim ve gerekli ihtiyaçları alıp ihtiyarın yanına geri döndüm. Kapıyı açıp ön koltuğu öne doğru eğdim ve aldıklarımı arka koltuğa bıraktım. Kapıyı kilitleyip yürümeye başladım. İhtiyar konusunda içim rahattı artık. Benden birkaç şey onda duruyordu. İkimiz de döneceğimden emindik. Bırakılan her şey geri dönmenin mazereti olduğunu ikimizde çok iyi kavramıştık. En azından geri dönülmezse de bırakılanlar er veya geç anılarımızı süsleyeceğini biliyorduk.
Küçük bir bara girdim. Tavanı basık üçüncü sınıf barlardandı. Büyük kentlerin ara sokaklarının zemin katında bulunan barlara benziyordu. Jimi Hendrix, Led Zeppelin gibi ikinci kuşak rock sanatçıları çalınıyordu. İçerde birkaç yabancı ve yerli turist kafayı demliyorlardı. Barmenden bir bira istedim yanında da kuru fıstık. Turistlerin çulsuz olduklarını anlamak hiç de zor değildi. Yabancı turistler hippi tarzı giyiniklerdi. Onların masasına dönüp selam verdim. Yanlarındaki kumral hatun pek hoş edayla karşılık verdi ve beni masasına davet etti. Bu teklifi kaçıramazdım. Dört adım ötemdeki masada bir anda belirdim. Sohbet derinleştikçe bir süre işsiz olduklarını ve işsizlik maaşı ile geçindiklerini söylediler. Tahminimde haklı çıkmıştım. Hepsinin bir mesleği vardı. Gençtiler. Biri grafikçi Süryani’ydi, İngiliz olan bilgisayar mühendisi ve İsveçli kadın keman virtüözüydü. İnternet üzerinden tanışmışlardı. Ortak kararlarıymış, ucuz, sakin ve deniz kenarı yerlere gidip bir süre yaşamak.
Karavanıma davet ettim turist gençleri. İhtiyarın içine sıkıştık. Bagaja koyduğumuz uyku tulumları ve çadırla birlikte bayağı bir yük çekmek zorunda kaldı. İhtiyar dönüşte zorlanmadı değil. Karavanı çekmekten daha zahmetli geliyordu o’na. Arada bir çıkardığı hırıltılardan anlıyordum. Karavanın önüne geldiğimizde arabadan inip ortalığa serpildik. Hepimizin de kafası güzel olmuştu. Gerçi birbirimizi seçebiliyorduk ama yinede çift görüyorduk. İngilizce kurduğumuz diyalogların öylesine ırzına geçiyorduk ki her söylenen söz ve kelime dakikalarca kıkırdamamıza neden oluyordu. Karavandan çıkardığım biralar sert içkilerin üzerine şerbet gibi gidiyordu. Küçük bir ateş yakıp etrafında oturduk. Ayakta kalacak gücümüz kalmamıştı artık. Virjina, Alman aksanıyla bana seslenerek;
— Kâffe yapmak istiyorum Zate. Bana ev sahibi olarak kılavuzluk yapar mısın?
— Büyük bir zevkle, dedim ve kısa bir kahkahayla peşinden gittim. Arkadan Sorani, Arap aksanıyla;
— Bizim hatunu becerme sakın ihtiyar, diye seslendiğinde dönüp ‘Henüz o kadar yaşlanmadım pis Arap!’, karşılığını verdiğimde kahkahalar peşimde yükseliyordu. Doğruca Virjina’nın geniş kalçalarını sıkıştıracağım dar alanları karavanın içinde düşünüp yanına gittim. Keyfim yerindeydi.
— Vie! Seni çapkın seni.
— Virjina yanlış anlama ama gerçektende çok çekici kalçaların var.
— Çok beğendiysen sıkmaya devam et, dedi gülümseyerek. Bende kalçalarını daha nazikçe sıkmaya, ovuşturmaya devam ettim. Kâffeleri yapıncaya dek ellerimi kalçasının üzerinden ayırmadım. Uyluklarına, basenlerine ve o sıcak iki inine parmaklarımı bir yılan kıvraklığında gezdirdim. Henüz kuruydu. Bana dönüp;
— Ne kadar çok yalnız kalmışsın Zate, dediğinde kadınların gerçek dünyayı ne kadar derin anladıklarına bir kez daha tanıklık ediyordum.
— Bu kadar erken anlayacağını inan tahmin etmiyordum.
— Kadınlar, erkeğin saklanan yüzüdür.
— Büyüleyicisin Virjina, bir kadından yıllarca duymak istediğim bir cümle.
— Artık bizimkilerin yanına dönelim.
Döndüğümüzde Sorani ve Richard sızmışlardı. Virjina uyku tulumlarını çıkarıp yere serdi. Bende onları oldukları yerde yavaşça döndürdüm uyku tulumlarının üzerine doğru. Ağustos ortası ülkenin güneyi oldukça sıcak olurdu. O gece de hiç esinti yoktu ve nem oranı da yüksekti. Onları öylece bırakıp karavana çekildik. Karavanın içi fırın gibi sıcaktı. Vantilatörü açıp serinlemeye çalıştık. Kâffemizi yudumlarken birbirimizi tanımaya çalışıyorduk.
— Zate, burada bulunman sanki bir kaçış gibi, dediğinde cep telefonum çaldı.
‘Alo alo buyurun Zate’
‘Ne zaman döneceksiniz.’, arayan yazı yazdığım derginin editörü Cansu’ydu.
‘Hayır, dönmeyeceğim bir süre daha.’
‘Derginin Eylül sayısı için iyi bir öykü istiyoruz.’
‘Merek etmeyin öyküyü bitirmek üzereyim. Kaldığım karavan parkında elektrik ve internet bağlantısı var. Öyküyü bitirdiğimde size e-postayla gönderirim.’
‘Buna çok sevindim. Peki, tatil nasıl gidiyor.’
‘Cansu bunu daha sonra konuşsak saat bayağı geç oldu.’
‘Haklısın, iyi geceler.’
— Benim editörüm Cansu. Derginin yeni sayı için benden bir öykü istiyor, diye bir açıklamada bulundum Virjina’ya.
— Öykü yazarısın. Buna sevindim.
— Sevinecek bir durum yok.
— Neden?
— Yaptığım işi pek sevmiyorum.
— İş olarak gördüğünden olabilir mi?
— Hayır. Öykü yazmayı sevmiyorum.
— Bu nasıl olur?
— Pornografik dergilere seks öyküleri yazıyorum.
— Çok komiksin.
— Neden?
— Pornografi de gerekli bir şey. Bir ihtiyaç. Bunu yadırgamanı doğru bulmuyorum.
— Bakış açısıyla ilgili. Ben yalnızca bu tarz öykü yazmayı sevmiyorum.
— İyi para kazanıyorsun sanırım.
— Evet, iyi para kazanıyorum ama hiçbir lüks tüketimim yok. Bak bu karavan ve ihtiyar vosvosun haline. Sadeliği severim. Bankada yüklüce bir hesabım bile var. Yazmadan beş altı yıl geçinebilecek kadar.
— Seni anlamaya çalışıyorum ancak başka işleri yapmanda bu öyküleri yazman engel değil sanırım.
— Evet, engel değil. Bir marangozun gündüzleri masa yapıp geceleri roman yazması gibi bir şey nasıl olanaksızsa benim de seks öykülerinin yanında gerçekten de yazmak istediğim öyküyü yazmam olanaksız.
— Bildiğim birçok yazar var. Marangoz veya işçi olup da öykü, şiir ve roman yazan.
— Haklısın, geçimlerini sağladıkları işle yazdıkları arasında çok fark var. Oysa ben geçimimi sağladığım işle yazmak istediklerimin arasında bir paralellik kuruyorum. Bu da bana rahatsızlık veriyor. Yazar olmuş bir marangoz veya tesisatçı kendi mesleğini yaparken kendinden iğrenmez. Bir yandan yazar diğer yandan da marangozluğu yapabilir.
— Erotik edebiyat var Zate. Buna ne diyeceksin?
— Biliyorum. Ama benim dergide yazdıklarım erotik değil pornografik. Hiçbir anlamla, hiçbir gerçeklikle bir bağlantısı yok. Yalnızca anı bütün çıplaklığıyla deşifre eder yazarsın. Gizem ve büyü yoktur orada. Yazdıklarımın hepsi ısmarlama. Bana yalnızca mekânı ve gerçeklikten koparılmış şehvetleri yazmam istendi. Oldukça da cömert davrandım. Dok işçisinin çilesiyle tuşlara dokundum.
— Söylediklerine hak veriyorum şüphesiz. Yine de ikisini birlikte yapabilirdin.
— O zaman sen ve arkadaşların bulunduğunuz ülkede çalışıp kazandığınız parayla da tatilinizi yapabilirdiniz. Oysa buradasınız, çalışmıyorsunuz ve birbirimizle karşılaşıp tanıştık.
— Sanırım bizi, hepimizin ortak kaygısı bir araya getirdi.
— Evet, Virjina.
Karavanın ortasında bulunan masayı zemine yerleştirip ardından koltukları yatırdım. Üzerine temiz bir çarşaf serdim. Vangonk’un sarı renginin kışkırtıcı özgürlüğünü düşünerek üzerimdekiler ile birlikte uzandım. Şortum ve bermuda tişörtüme sinmiş şehvetim Virjina’ya
ulaştığından emindim. Sırtım dönük o’nu bekliyordum. Böyle sahneleri çok yazmıştım. Büyük ödülün üzerine gidilmeyeceğini biliyordum. Sabırlı olmak ödül kazanmanın en önemli koşuluydu. Oynadığım poker masalarında sabırsız adamların yıkımların